Yıldız, Nükleer 'eninde sonunda' olacak!

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, kurulması planlanan nükleer santrallerle ilgili olarak "Japonya'daki Fukuşima santralindeki sıkıntıdan dolayı, bizden kaynaklanmayan sebepler yüzünden her ne kadar gecikiyor olsa da eninde sonunda biz bunu gerçekleştirmeyi düşünüyoruz" diye konuştu.

Kahramanmaraş Adıyaman Elektrik Dağıtım A.Ş. (AKEDAŞ) koordinasyon kurulu toplantısına katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, nükleer güç santrali çalışmaları ile ilgili soru üzerine, 2 hafta önce proje şirketinin Mersin Akkuyu'daki nükleer güç santraliyle alakalı 700 milyon dolar ödenmiş sermaye aktarımı yaptığını anımsattı. Yıldız, 2 yıl içerisinde bu paranın 2,4 milyar dolar olacağını ifade etti.

Nükleer güç santrali çalışmalarına başladıklarını ve bununla ilgili dünyada çok fazla değişiklik olmadığını dile getiren Yıldız, şunları kaydetti:
''Dünyada bir kısım ülkelerde iç politikaların yönetilmesi adına zaman zaman gerçeklerden ayrıldığı durumlar olabiliyor. Ama bizim kararlılığımızda, fikrimizde herhangi bir değişme yok. Nükleer güç santralleri hem sanayileşme açısından hem teknoloji açısından hem de enerji sektörü için bir ihtiyaçtır. İşte bu ihtiyacın karşılanması için biz bunu Türkiye'ye 40 yıldan beri kazandırılamayan nükleer güç santralini kazandırmaya kararlıyız. Japonya'daki Fukuşima santralindeki sıkıntıdan dolayı, bizden kaynaklanmayan sebepler yüzünden her ne kadar gecikiyor olsa da eninde sonunda biz bunu gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.''

AA
Devamı..…

2012 yılında yeni bir hamle başlatmak istiyoruz

Pazar, Ocak 08, 2012 |

"2012 kader yılımız olacak"

PKK yanlısı haberler yapan Fırat Haber Ajansı'nda yer alan haberde Murat Karayılan, 2012 yılına vurgu yaptı.

Terör örgütünün elebaşılarından Murat Karayılan Uludere'de TSK'nin bombardımanı sonucu 35 sivili hayatını kaybettigi operasyon da dahil olmak üzere merkezinde PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bulunduğu topyekün bir teslim alma savaş başlattıldığını iddia etti.

Murat Karayılan 2012 yılının kendileri açısından stratejik, önemli ve kader yılı olduğunu söyledi. Karayılan, “2012 yılı bizler açısından stratejik, önemli ve bir kader yılıdır. 2012 yılında yeni bir hamle başlatmak istiyoruz. 2012 yılını ulusal birlik yılı, Önderliğimizin, halkımızın ve tüm tutukluların özgürlük yılı yaparak, bunun için elimizden ne geliyorsa onu yapacağız.” dedi.

Cumhuriyet
Devamı..…

Karşımızdaki sorun bir yargı sorunudur

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Eski CHP Genel Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ'un tutuklanması ile ilgili, ''Yaşanmakta olan sorun Türkiye'de teröre ya da darbeye karşı tedbir alma ihtiyacından kaynaklanan sorun olmanın ötesindedir. Karşımızdaki sorun bir yargı sorunudur'' dedi.

Baykal, çeşitli toplantı ve etkinliklere katılmak üzere geldiği Adana Havalimanı'nda partililer tarafından karşılandı. Partililer, Baykal'ı ''Adana seni çok özledi'', ''Partinin ve ülkenin sana ihtiyacı var'', ''Sayın Baykal Adana'ya hoş geldin'' yazılı pankartlarla karşıladı.

Daha sonra Hilton Otel'e geçen Baykal, burada gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye'nin çok sıkıntılı bir dönemden geçtiğini söyledi. Türkiye'nin çok büyük ve derin tartışmaların içerisinden geçtiğini vurgulayan Baykal, şunları kaydetti:

''Türkiye'nin siyaseti, ekonomisi ve hukuku derin bir krizin etkisi altında. Böyle bir tablo içinde hepimiz ülkemize karşı görevimizin, sorumluluğumuzun gereğini nasıl en etkili şekilde yapabiliriz, bunun peşindeyiz. Bu çok doğal, böyle bir arayışa ihtiyaç olduğu da açık. CHP, Türkiye'de çok özel, önemi ağırlığı olan bir siyasi parti. Türkiye'de bugün yaşanan sorunların karşısında doğal olarak gözler CHP'ye yöneliyor. Herkes CHP'den bir çıkış yolu, bir çözüm yolu bekliyor. Bunun farkındayız.''
Baykal, Türkiye'de geride kalan dönemde çok köklü değişimler ortaya çıktığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

''Yani Türkiye'de anayasal düzen, yargının konumu çok farklı bir şekilde değişime tabi tutuldu. İçinde bulunduğumuz yeni ortamda alışılmış siyasi reflekslerle, siyasi davranışlarla sonuç alma imkanı ne ölçüde vardır, tartışılması gereken bir konudur. Oyununun kuralları, siyasetin şablonu köklü bir değişim geçirmiştir ve bu değişim sonucunda maalesef bugün demokratik bir toplumda, bir anayasal rejimde olması gereken pek çok konunun kaybolduğunu görüyoruz.

Yani hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı çok ciddi şekilde tartışılır haldedir. Yani Türkiye, özel yetkili mahkemeler eliyle, adalet, hukuk konusunda giderek genişleyen bir uygulamanın içerisine çekilmiştir. Masumiyet bir evrensel ilke, ama Türkiye gerçeğine bakıldığında ne görüyoruz? İnsanlar mahkum olmadan yıllarca tutuklu kalabiliyorlar. Demek ki bir insanın masumiyeti bozulmadan tutukluluğu yıllarca sürebiliyor Türkiye'nin uygulamasında. Bizim hukuk sistemimiz insanları masum olarak kabul ediyor, ama masum olarak kabul ettiğini, 3 gün, bin gün tutuklu tutabiliyor. Artık bu tablo, Türkiye'deki siyasetin, demokratik çalışmanın temellerini çok ciddi şekilde sarsmıştır. Yani bu tablo içerisinde siyasetçileri yargılarken, yöneticileri yargılarken, artık hukukun, kuralların, demokrasinin, basın özgürlüğünün, bağımsız bir yargının, düşünce ve ifade özgürlüğünün çok ciddi şekilde kısıtlanmış olduğunu, böyle bir ortamda siyaset yapmanın şartlarının özel olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum.''

Baykal, partililere ise ''Ağır şartlar içerisindeyiz, o nedenle birbirimizi kolayca suçlayıp, harcamayalım. Ben tam tersine ihtiyaç olduğu kanısındayım. Özellikle CHP çok önemli. CHP'nin hiç kimseyi gözden çıkarmaya, hiç kimseyi yok saymaya, etkisizleştirmeye hakkı olmadığını düşünüyorum. Bizim kendi parti yöneticilerimizi şikayet etmenin ötesinde, kendisini bu partinin bir parçası sayan herkesi kucaklamaya, sahiplenmeye ve hakkını vermeye ihtiyacımız var. Kimsenin kimseyi dışlamaya, karalamaya hakkı yoktur. Bizim tüm partililere ihtiyacımız vardır. Hiçbir CHP'li kimseye tehdit değildir. Ben de bu partide eski bir yöneticiyim. Herkesin kucaklaşması lazım. Artık zaman alışılmış siyaset oyunları zamanı değildir. Geçmişte zaman zaman ortaya çıkan siyasi alışkanlıkların, iktidar kavgalarının, bu iktidar kavgaları dolayısıyla kırıp, küsülmelerin, çözüp dağıtmaların zamanı değildir'' diye konuştu.

Emekli Orgeneral Başbuğ'un tutuklanması

Baykal, bir gazetecinin eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ'un tutuklanması ile ilgili sorusu üzerine şunları kaydetti:

''Yaşanmakta olan sorun Türkiye'de teröre ya da darbeye karşı tedbir alma ihtiyacından kaynaklanan sorun olmanın ötesindedir. Türkiye'de teröre, darbeye karşı tedbir alma ihtiyacı elbette önemli bir konudur. Ama yaşamakta olduğumuz sorunun bu anlayıştan kaynaklandığını kabul etmek mümkün değildir. Karşımızdaki sorun bir yargı sorunudur. Bu kadar ağırlıklı iddiaların, bu kadar tartışmalı dayanaklarla, özel yetkili mahkemelerle, böyle bir zamanlama içerisinde ortaya çıkmasını makul göstermek artık mümkün olmaktan çıkıyor. Kimsenin yaşadığı acı olaylardan mutluluk duymak, bunu bir devlet politikası haline dönüştürmek hiçbir medeni toplumda kabul edilebilir değildir. Türkiye'de insanlar çok acı olayları, büyük ızdırapları yaşamak zorunda bırakılıyor. Bunların ne toplumsal vicdanda, ne ciddi bir hukuk düzeninde makul görülmesi mümkün değildir. Yani Türkiye'de çok ciddi bir hukuk, yargı sorunu var. Bu açıkça ortadadır. Tartışma götürmez bir gerçektir.''

Baykal, içerisinde bulunulan durumu ''acı bir manzara'' olarak nitelendirerek, ''Son referandumda HSYK'nın ve Anayasa Mahkemesi'nin yapısı değiştirilmemiş olsaydı, bu olaylar yaşanır mıydı? O değişiklikler yaşanmamış olsaydı, özel yetkili mahkemeler diye bir hukuk ötesi mekanizma, yargılama mekanizması, bir sıkı yönetim tedbiri Türkiye'nin ileri demokrasiye geçtiği söylenen bu döneminde uygulanıyor olmasaydı, bu olaylar yaşanır mıydı? Eğer HSYK ve Anayasa Mahkemesi'nin yapısı değişmemiş olsaydı, elinizi vicdanınıza koyun söyleyin, Deniz Feneri tahliyeleri olur muydu?'' dedi.
''Türkiye'de yaşanan bu süreç bir hukuk süreci, bir yargı süreci değildir'' diyen Baykal, şöyle devam etti:

''Öyle görünebilir. İş mahkeme salonundadır, iş savcılıktadır, adliye koridorundadır, ama bu demek değildir ki yaşanan olay bir yargı sürecidir. Siyasi süreçtir. Maalesef siyasi süreç adliye koridorlarına girmiştir. Çok acı bir gerçek, bunu söylemekten gerçekten ızdırap duyuyorum. Bir hukukçu olarak ızdırap duyuyorum. Bize hukuk, yargı saygısı öğretildi, bizim kişiliğimizin temelinde bu anlayış vardır. Yargı kararına saygı göstermek, anlamak. İşimize gelse de gelmese de yargının gereğidir diye bunu günlük siyasi tartışmanın dışında tutmak. Temel bu, kural bu. Elbette böyle olması lazım. Üzüldüğümüz olaylara da 'şeriatın kestiği parmak acımaz kardeşim, taşıyacağız' demek istiyorum. Ama bunu söylemenin mümkün olduğunu maalesef düşünmüyorum. Çok acı bir olay.''

Baykal, adalete olan güvenin Türkiye'de çok ciddi şekilde tartışıldığını belirterek, ''Demokrasi bir oyun haline geldi. Türkiye böyle bir noktaya doğru hızla gidiyor. Bu böyle gitmez. Türkiye'nin müthiş birikimi var. Yaşanan acı olaylar ızdıraplara yol açabilir. Pek çok insan, aile, büyük mağduriyet yaşamış, mahkum olmuş olabilir. Bu aylar, yıllar sürer, ama bu böyle gitmez, bir yerde bu aşılır. Böyle olaylar geçmişte de yaşandı. O dönemde yaşananların şimdi tekrar etmesini kabul etmem mümkün değil. Hukuk siyasi intikam aracı değildir'' diye konuştu.

Baykal, davanın nerede görüleceği konusunda ise şunları kaydetti:

''Çok temel bir konu. Anayasa bir düzenleme yapmış, bir usulu düzenleme yapmış, Genelkurmay Başkanlarının, eski ya da yeni, görevleri ile ilgili suçlardan dolayı Anayasa Mahkemesi'nde Yüce Divan olarak yargılanması gerektiğini Anayasa hükme bağlamıştır. Bazıları diyor ki 'kardeşim darbe yapmak görev suçu mu? Darbe yapmak Genelkurmay Başkanının görevi değildir, o nedenle darbe yapıyor iddiasıyla onu yargılayacaksak, özel yetkili mahkemede yargılayalım' diyor. Tamam da bir bakanın yolsuzluk yapmak görevi midir? Bakan yolsuzluk yaparken görevinden dolayı suç işledi diye Yüce Divan'da yargılanıyor.''

Baykal'a, Çukurova Belediyesi Başkanı Yıldıray Arıkan ve CHP İl Başkanı Zeydan Karalar ile partililer de eşlik etti.

Baykal'ın daha sonra parti delegeleri ile basına kapalı olarak toplantı yapacağı bildirildi.

AA
Devamı..…

Türkiye'deki hibrit demokrasi

Pazar, Ocak 08, 2012 |

"Bir ülkede işadamları rahat konuşamıyorsa, bir ülkede sendikalar rahatlıkla eylem yapamıyorsa, bir ülkede insanlar hak aramak için özgürce konuşamıyorsa o ülkede demokrasi yok demektir" diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye'deki demokrasinin "hibrit demokrasi" olarak nitelendirildiğini belirtti.

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Sarıyer Belediyesi'nin yeni hizmet binası temel atma törenine ve Bahçeköy Kız Konuk Evi açılışına katıldı. Kılıçdaroğlu temel atma töreninde yaptığı konuşmada, "Bir ülkede işadamları rahat konuşamıyorsa, bir ülkede sendikalar rahatlıkla eylem yapamıyorsa, bir ülkede insanlar hak aramak için özgürce konuşamıyorsa, o ülkede demokrasi yok demektir" dedi.


"Türkiye'dekine hibrit demokrasi deniyor"

Bunu ana muhalefet partisi olarak sadece kendilerinin söylemediğini, gelişmiş demokrasilerindeki sivil toplum örgütlerinin de söylediğini anlatan Kılıçdaroğlu, "Türkiye'deki demokrasiyi hibrit demokrasi olarak adlandırıyorlar" dedi. Bunun 21'inci yüzyılın Türkiye'sine yakışmadığını söyleyen Kılıçdaroğlu, "21'ini yüzyılın Türkiye'sinde herkes düşüncelerini özgürce söylemeli. Herkes rahatlıkla istediği toplantıyı, istediği eylemi de gerçekleştirebilmeli. Türkiye'ye yakışan budur. Özgür bir Türkiye, bağımsız bir Türkiye, geleceğe umutla bakan bir Türkiye, saygın, tutarlı bir adaletle ancak olabilir. İsteğimiz adalettir. İstediğimiz hukukun üstünlüğüdür" dedi.

Soğuk havada konuşmasını kısa kesen Kılıçdaroğlu güzel bir temel atacaklarını belirterek, "Başkana söyledim. Temeli atmak kolay, bunun devamını sağlamak da bizim görevimiz. En kısa sürede binaların inşaatını tamamlayacağız, Allah nasip ederse, geleceğim ve seçimlerden önce bu binanın açılışını hep beraber yapacağız" dedi.

CHP'li belediyelerin çalışmadığı, hizmet üretmediği yönündeki kafalara seslendiğini söyleyen Kılıçdaroğlu, "Çalışıyoruz, üretiyoruz, çalışacağız ve üreteceğiz. Bütün baskılara rağmen yolumuzdan dönmeyeceğiz" dedi.

Kılıçdaroğlu, Kilyos Sosyal Tesislerinde Vanlı depremzedeleri de ziyaret etti.

ANKA
Devamı..…

Klıçdaroğlu'ndan Haberal mesajı

Pazar, Ocak 08, 2012 |

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Zonguldak milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın tutukluluğunun bininci günü nedeniyle mesaj yayımladı.

CHP basın biriminden yapılan yazılı açıklamaya göre, Kılıçdaroğlu mesajında, İzmir milletvekili gazeteci-yazar Mustafa Balbay'dan sonra, Zonguldak milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın da ''Silivri Toplama Kampı''nda bininci gününü doldurduğunu belirterek, ''Bugün milletvekillerimiz Haberal ve Balbay ile birlikte, analarının sütü kadar temiz ve kutsal oylarla seçilen 8 milletvekili tutuklu olarak ceza ve eza evlerinde yatıyor. Bu nedenle, adalet duygusu körelmiş, hukuk adına vicdanları paslanmış, milli irade, milli irade deyip, milli iradenin gasbına ses çıkarmamış, bu gasba boyun eğmiş olanların ayıbına dikkat çekmek istiyorum'' ifadesine yer verdi.

Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan Yardımcıları, Bakanların, en etkili ve yetkili makamda bulunanların açıklamalar yaparak, uzun tutukluluk sürelerine karşı olduklarını söylediklerini, 'rahatsızız' dediklerini belirten Kılıçdaroğlu, mesajında şunları kaydetti:

''Sormak istiyorum. Gerçekten rahatsız mısınız? Milli iradenin gasbı sizi rahatsız ediyor mu? Yine sormak istiyorum, samimi misiniz? Eğer samimiyseniz, sizden olanların sorunlarını çözmek için yasa çıkarmak dahil her yola başvuran sizler, özel yetkili mahkemelerin toplama kampına doldurduğu saygın ve seçkin insanlar için neden kılınızı kıpırdatmıyorsunuz? Öyle anlaşılıyor ki sizlerin samimiyeti de makamlarınızdan kaynaklanan güçleriniz de sadece sizden olanlar için geçerli.
Sizler, sizin gibi düşünmeyenlere karşı samimiyetinizi değil, hukuk devleti adına size emanet edilen gücünüzü değil, AKP'nin yarattığı sivil diktanın gücünü kullanıyorsunuz. Sizlerin bu samimiyetsiz tavrınız nedeniyle de milletvekilimiz Haberal bin günden beri Silivri Toplama Kampı'nda tutuluyor.
Ama şunu açık açık belirtmek istiyorum ki Haberal da Balbay da özgürdür. Tutuklu olan sizlerin hukuku ayaklar altına almış vicdanlarınızdır. Tutuklu olan, CHP-AKP mutabakat metnine imza attıktan sonra, attığı imzanın namus olduğunu unutanların devlet ve siyaset adamlığıdır. CHP milletvekilleri Mustafa Balbay'ın bin günden fazla, Mehmet Haberal'ın bin gündür cezaevinde bulunduğu, toplam 8 milletvekilinin tutuklu olduğu günümüzde, yaşamları boyunca özgürlüklerinden ödün vermemiş milletvekili arkadaşlarımızın bundan sonra da nerede olurlarsa olsunlar özgürlüklerinden, kimlik ve kişiliklerinden zerre kadar ödün vermeden, demokrasi mücadelesini sürdüreceklerini biliyor, kendilerini sevgi ve saygıyla selamlıyorum.''

AA
Devamı..…

Türkiye'de bütün kurumlar fethedildi, içi boşaltıldı

Pazar, Ocak 08, 2012 |

"Cumhuriyet'in rövanşını alıyorlar"

CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, "Başbakan 'benim bakanım', 'benim müsteşarım' diyordu. Şimdi 'benim Genelkurmay Başkanım' da diyor. Türkiye'de bütün kurumlar fethedildi, içi boşaltıldı. Cumhuriyet'in rövanşını alıyorlar ve büyük ölçüde aldılar" dedi.

Muhalifgazete.com'a konuşan İnce, Uludere'de tazminat ödemenin yetmeyeceğini, devletin oradaki yurttaşların acılarını paylaşması gerektiğini söyledi.

Terörle mücadelede insansız hava araçlarına umudun bağlandığını belirten İnce, "Uludere olayından hemen sonra parti sözcüsünün konuşması doğru değildir. Hükümet sözcülerinin konuşması gerekirdi. İnsansız hava araçlarına büyük umutlar bağlayıp kendi vatandaşlarımızı vurduk. Sınır kaydırmayı, dayanıklı karakolları konuştuk. Anlık istihbarat paylaşımını konuştuk ama hepsinden bir beceriksizlik çıktı. Ben Uludere'de yaşasaydım benim çocuğum da yapacaktı o işi. Devletin yapacağı iş hemen tazminat verip köşeye çekilmek değildir. Devlet o insanların acılarını paylaşmalıdır" dedi.

"Cumhuriyet'in rövanşını alıyorlar"

Devletin tüm kurumlarına diz çöktürüldüğünü iddia eden İnce şöyle konuştu; "Başbakan 'benim bakanım', 'benim müsteşarım' diyordu. Şimdi 'benim Genelkurmay Başkanım' da diyor. Türkiye'de bütün kurumlar fethedildi, içi boşaltıldı. Cumhuriyet'in rövanşını alıyorlar ve büyük ölçüde aldılar. Diz çöktürdüler kurumlara. Başkalaştırdılar, dönüştürdüler. İntikam alıyorlar. Türkiye'de diz çökmeyen, işbirliği içinde olmayan tek bir kurum varsa o da Cumhuriyet Halk Partisi'dir. Konuşamayan bir üniversite, yazamayan bir medya, sivil toplum yok, Türkiye'de Genelkurmay yok, Anayasa Mahkemesi yok, Yüksek Yargı yok."

"Hüseyin Çelik Erdoğan'ı bir kalemde satar"

Uludere tartışmalarında AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'in Kılıçdaroğlu'yla ilgili sözlerine de yanıt veren İnce, "Hüseyin Çelik DYP'den milletvekiliydi. O, havayı iyi koklar. Kimin iktidar olacağını, kimin durumunun iyi olacağını görüp hemen yön değiştirebilir. AKP de sallanmaya başladığında sayın Erdoğan'ı bir kalemde satacağından kendisine yeni bir lider bulacağından hiç kuşkum yok. Bu Hüseyin Çelik'in yapısına uygundur. Bizim Genel Başkanımızı değerlendirmek Hüseyin Çelik'in haddi de hakkı da değildir" dedi.

CHP'deki iç tartışmalar ile ilgili bir soruya ise İnce "CHP'nin kaynadığını söylemek şık değil kaynamıyor ama tartışmalarımızı kamuoyu önünde yapıyoruz. Bir diğer özelliğimiz bazıları devleti yer bazıları da birbirini yer. Biz birbirini yiyenlerdeniz" yanıtını verdi.

Yeni CHP Atatürkçü çizgiden kaydı mı?

Yeni CHP ile ilgili tartışmalara da deyinen Muharrem İnce, CHP'yi köklerinden koparmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini belirterek, "Yenileşmeye evet, değişime evet, gelişmeye evet, başkalaşmaya hayır. CHP'yi köklerinden koparmaya kimsenin gücü yetmez. Kimsenin böyle bir kuşkusu kaygısı olmasın. Böyle bir çaba olsa bile başarıya ulaşamaz. Ben böyle bir korku içinde değilim.Bazen amacını aşan konuşmalar da olabilir ama kimsenin gücü CHP'yi başkalaştırmaya yetmez." dedi.

Kürsü işgalinden başka bir yol bırakmıyorlar

Meclis iç tüzüğünde yapılacak değişikliği de eleştiren İnce şunları söyledi; "Muhalefetin sesini kısmışlardı şimdi iyice kısıyorlar. Muhalefetin sesini bu kadar kısarsanız muhalefete kürsüyü işgal etmekten başka yol bırakmazsınız. Biz direnişin partisiyiz. Bunlarla mücadele ederiz. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın"



Cumhuriyet
Devamı..…

Arınç Fırsatını Bulmuşken Gürlüyor

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ''Milletin duasıyla iktidara geldik, başkasının topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi götüremiyorlar hamdolsun'' dedi.

AKP Manisa Merkez İlçe 4. Olağan Kongresi'ne katılan Arınç, burada yaptığı konuşmada, AKP olarak bir ve beraber olarak doğru adım attıklarını, hiçbir eksikleri olmadığını söyledi.

Son 9-10 seneden bu yana AKP'yi birbirinden koparmak için şeytani pek çok iş yapıldığını, buna karşın yollarına devam ettiklerini kaydeden Arınç, bu şeytani planları yapanların, tezgah kuranların nerede olduklarının ibretle görüldüğünü belirtti.
Haktan ve hukuktan yana olduklarını ifade eden Arınç, şöyle konuştu:

''Siyasetin mutlaka kendi kulvarında olmasını istiyoruz. Sandıkla, seçimle iktidarlar gelir ve değişir. Buna hiç kimse müdahale etmemelidir. Bu yüzden demokrasinin de siyasetin de siyasetin gayesinin de AK Parti döneminde gerçek manasını bulduğunu söyleyebiliriz. Siz hepiniz çok güçlüsünüz. Bu gücün farkında olun. 'Ben AK Partiliyim' demek bütün bu ölçüleri içine alır. 'AK Partiliyim' diyorsanız halka hizmet edeceksiniz, herkesi kucaklayacaksınız, ayrımcılık yapmayacaksınız, dürüst olacaksınız, hiçbir yolsuzluğun içinde isminiz geçmeyecek ve her zaman başınız dik olacak. İnşallah daha nice yıllar bu millete hizmet edeceğiz. Başka partiler 2011 seçimlerine göre konuşmalarını yaptılar.Birisi dişimizi sökecekti, hesap soracaktı. Birisi 'Ağacı silkelersen elma düşmez Recep düşer'' falan gibi saçma sapan garip benzetmeler yapıyordu. Yüzde 25 oy aldı. Son oylarını biliyor musunuz? Yüzde 19. Şu anda 6-7 puan birden düştüler. Birisi zorla barajın üstüne çıkabildi ödünç oylarla. CHP'li bir Manisa milletvekili 'Bu defa ödünç oy yok' demeye başladığına göre artık o ödünç oyları kendi ceplerine koyacaklarını söylüyor. Maşallah ne güzel alışveriş olmuş öyle. Birbirlerine ödünç oy vermişler. Biz anamızın ak sütü gibi helal oylarımızla AK Parti'yi yüzde 47'ye çıkardık. Diğerinin oyu yüzde 11 nispetinde. Ya AK Parti, yüzde 55.6 puan arttı şu anda.''

AKP kurulduğu zaman siyasetin yolsuzluklarla anıldığı, siyasetçilerin menfaat için her şey yaptığı insan olarak algılandığını, her şeyin tükendiği bir yerde namuslu, ahlaklı, çalışkan insanların bir araya gelerek AKP'yi kurduğunu iddia eden Arınç, ''Çok şükür o günden sonra millet 40 yıllık partiyi parlamento dışına itti, 15 aylık partiye 'Başımın üstünde yerin var, hoşgeldin' dedi. Milletin duasıyla iktidara geldik, başkasının topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi götüremiyorlar hamdolsun'' diye konuştu.

''Vardılar, yok oldular''

1950'den bu yana geçen 62 yılda CHP'nin tek başına iktidara gelemediğine, diğer partilerin bir kısmının tabelasının bile kalmadığına dikkati çeken Arınç, şöyle devam etti:

''Şu anda Anavatan Partisi var mı Türkiye'de, Doğru Yol Partisi, Genç Parti var mı şu anda? Vardılar, yok oldular. Neden, çünkü güçlü değildiler, yolları yol değildi, milletimize hizmet edemediler, milletimize küstüler, milletimizin dostluğu, arkadaşlığı yerine başkalarıyla dost olmaya kalktılar. Hedefleri ülkede sadece iktidar olmaktı, millete rağmen iktidar olunamayacağını gördüler. En son seçimde 21,5 milyon oy aldık. Sandığa giden her iki seçmenden birisi AK Parti'ye oy verdi. Eh, buna destanlar yazılır, kitaplar yazılır, karikatürler çizilir. 12 Haziran seçiminden sora çok güzel bir karikatür vardı. Tayyip Bey, Kasımpaşalı edasıyla aslan gibi duruyor. Karşısında boynu bükük iki kişi var. Tayyip bey soruyor iki kişiye: 'Samimi olun, hanginiz bana oy verdiniz' diyor. Karşısındaki iki kişi çok önemli. Biri sayın Kılıçdaroğlu, biri sayın Bahçeli. Sandığa giden iki kişiden birinin oyunu almışsa AK Parti, umulur ki onlardan birisinin de oyunu alabilecektir. Bütün muhalefet partilerini toplayın, ikiyle çarpın, 3'e bölün, karakökünü alın bizim yarımız kadar etmiyor.''

AA
Devamı..…

İlker Başbuğ'un oğlu. 'Babam, 1993-1995 yılları arasında Güneydoğu’da teröristlere karşı aslanlar gibi çarpıştı'

Pazar, Ocak 08, 2012 |

İlker Başbuğ'un oğlu konuştu

Terör örgütü lideri dedikleri babam, 1993-1995 yılları arasında Güneydoğu'da teröristlere karşı aslanlar gibi çarpıştı. Bir çatışmada şehit düşmesini son anda emir astsubayı önledi. Osman Pamukoğlu hayatta, sorsunlar ona.

İnternet andıcından tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne konulan eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un oğlu Murat Başbuğ, Hürriyet’e konuştu. Önceki gün ablası Feride Başbuğ ile cezaevindeki babasını ziyaret ederek yanında yarım saat kalan Murat Başbuğ, “Önce duygusal bir konuşma oldu aramızda, ama daha sonra realiteleri konuştuk” dedi. Babası hakkındaki suçlamaları “trajikomik” olarak nitelemesinin hafif kaldığını belirten Murat Başbuğ, “Bana göre ise tam bir iğrençlik” dedi. Murat Başbuğ’un açıklamaları özetle şöyle:

Duygusallaştık

“Ablamla babamın yanına gittik. Yaklaşık yarım saat kaldık. İlk başlarda karşılıklı duygusallık vardı, ama kısa sürdü. Kolay değil, 40 yılını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne vermiş, onur ve gururla vazifesini yapmış bir insan. Duygusallıktan kurtulup realiteleri konuştuk. Kendi isteği ile tek kişilik bir odada kalıyor. Televizyon var, ama olayla ilgili dünyada ne olup bittiğini öğrenmek istedi. Biz de anlattık kendisine.

Tam bir iğrençlik

Aslında 2008 yılından beri bekliyorduk bir şey olacağını. Babam ifadesinde de çok açık şekilde söyledi. Devletin zirvesinde Cumhurbaşkanı, Başbakan’la oturup konuşmuş, durum değerlendirmesi yapmış, nasıl terör örgütünün başı olabilir? Terör örgütü lideri dedikleri babam, 1993-1995 yılları arasında Güneydoğu’da teröristlere karşı aslanlar gibi çarpıştı. Bir çatışmada şehit düşmesini son anda emir astsubayı önledi. Osman Pamukoğlu hayatta, sorsunlar ona. Babam hakkındaki suçlamalara ‘trajikomik’ diyor ya, bence çok hafif bir tanımlama. Bana göre bu suçlamalar tam bir iğrençlik.

Uydurmuşlar

Babamın da, bizim de moralimiz çok iyi. Tüm gerçekler ortaya çıkacaktır. Kimseden bir şey istemiyoruz. Tek isteğimiz en kısa sürede mahkemenin yapılması, babamın söylediklerinin hiç saptırılmadan kamuoyuna iletilmesidir. Yok askere moral olsun diye, ‘Kağıt parçası’ falan demiş. Yok böyle bir şey, uydurma.”

İlker’e yapılanları anlamak imkânsız

Balyoz Darbe Planı davasından tutuklu eski 1’inci Ordu Komutanı Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgül Doğan, dün sabah Başbuğ’un eşi Sevil Başbuğ’u telefonla arayarak geçmiş olsun dileklerini iletti. Nilgül Doğan, Sevil Başbuğ’un kendisine neler söylediğini şöyle anlattı:

“Sizlerin eşleri tutuklandığından beri benim içim zaten kan ağlıyordu, o da eklendi. Ne diyeyim? Böyle bir şey olabilir mi? İlker’e yapılanları anlamak mümkün değil. Dirayetliyiz, onun da bizlerin de morali çok iyi.”

Cumhuriyet
Devamı..…

"Terörist değil gazeteciyiz" 10 Ocak'ta bayilerde

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Cezaevindeki gazetecilerin çıkardığı, 'Tutuklu Gazete'nin ikinci sayısı, "Terörist değil gazeteciyiz" manşetiyle Çalışan Gazeteciler Günü olan 10 Ocak'ta bayilerdeki yerini alıyor.

Türkiye Gazeteciler Sendikası(TGS) tarafından yapılan açıklamaya göre, Tutuklu Gazete'nin ikinci sayısı "Terörist değil gazeteciyiz" manşetiyle çıkıyor.

Tutuklu Gazete, Aydınlık, BirGün ve Evrensel gazetelerinin eki olarak 10 Ocak Salı Günü tüm bayilerde yerini alacak. Atılım gazetesi de 14 Ocak'ta yayımlanacak sayısında Tutuklu Gazete'yi ek olarak dağıtacak.

Tutuklu Gazete'nin ikinci sayısı, cezaevindeki 43 gazeteci ile yeni tahliye olan 2 gazeteci ve 2 konuk yazarın gönderdiği yazılarla 16 sayfa olarak hazırlandı. Siyah beyaz yayımlanan gazetenin ikinci sayısında cezaevlerinden gönderilen karikatürler de yer alıyor.

Tutuklu Gazete'nin ikinci sayısına konuk yazarlar Nevin Berktaş ve Ece Temelkuran'ın yazıları da bulunurken, gazetede cezaevinden tahliye olduktan sonra geçirdiği kalp ameliyatının ardından yaşamını yitiren Suzan Zengin'in anısına da bir köşe ayrıldı. TGS'den yapılan açıklamaya göre, 100 binden fazla basılıp dağıtılacak olan Tutuklu Gazete'nin ikinci sayısında "genişleyen yazar kadrosu" şunları yazıyor:


Ragıp Zarakolu: "Dışarıda olmanın yükünü taşıyamazdım artık. Burada daha özgürüm."

Nevin Berktaş: "Toplumun tüm kesimleriyle savaşa karşı mücadeleyi birleştirme ve özgürlükler için savaşı örgütleme büyük önem kazanmaktadır. Düşünce özgürlüğü için mücadeleyi de bu kapsamın dışında ele alamayız."

Ece Temelkuran: "Siz ne zaman bu kadar profesyonel zalimler oldunuz? Ben buradayım arkadaş. Sen neredesin"

Doğan Yurdakul: "Neye dokunmazsak yanmayız? Yolsuzluk, rüşvet, Pensilvanya, fener, deniz, yumurta, Hopa tıraşı, kolon, rektum."

Mustafa Balbay: "Türkiye'de her yer iktidar kokusuyla dolmaktadır."
Nedim Şener: "Ben özgürsem, sen özgürsen, hepimiz özgür oluruz; yoksa hepimiz tutsak.

Müyesser Yıldız: Özelleştirilen adaletin 1919, 1960 ve günümüzdeki tiyatro sahnelerinden kesitler.

Ahmet Şık: "Muhalif gazetecilere, öğrencilere, akademisyenlere, yayıncılara, Kürtlere, sosyalistlere varış noktası hapishaneler olan 'tehcir' uygulanıyor."

Soner Yalçın: Tecrit altında bile kimsenin görmediği koğuş arkadaşlarıyla sohbetlerindeki sırlar.

Barış Pehlivan: 100 yıl sonrasının gazetecilerine hitaben yazdığı mektup; "Senin zamanında da meslektaşlarının tutuklanması, özgürlüğünden mahrum kalması için çırpınan; yalanlarla muhbirlik yapan sözde gazeteciler var mı?"

Hikmet Çiçek: "Suçumuzu biliyoruz; AKP'nin temsil ettiği faşist diktatörlüğe karşı olmak."

Turhan Özlü: "Tüm meslektaşlarımızı TGS'ye üye olmaya çağırıyoruz."

Tuncay Özkan: "Ben gazeteci değilmişim iktidara göre. Zırva tevil götürmez."

Erol Zavar: "Bandrollü yasal kitaplar, dergiler, kapüşonlu gocuk, poşu, plastik bayrak sopası ve daha onlarca şey delil diye dosyalara konuluyor. Silahsız terör örgütü gibi absürt bir tanım yasal literatüre sokuluyor."

Erdal Süsem: "Hür düşünceli bir gazeteci ve yazar olmanın rüştü, mahkemelerin ve kodesin yolunu arşınlamanıza bağlıdır."

ANKA
Devamı..…

Suay Karaman yazdı:"Beş mi olsun, yedi mi?"

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Yaşadığımız olayları düşündüğümüz zaman, siyasi iktidarın yıllardır “ileri demokrasi” adını verdiği düzenin, kendilerine bağlı bir hukuk düzeni olduğu iyice anlaşılmıştır. Ülkemizde hukuksuzluk her konuda hissedilmektedir. Hukukun olmadığı bir düzende, her türlü demokrasi dışı tutum ve davranışların olması da kaçınılmazdır.
Her konuda keyfiyete dönen hukuksuzluk, cumhurbaşkanının görev süresinde bile kendini göstermiş; beş yıl mı, yedi yıl mı tartışmaları başlatılmıştır. Yargıçlar ve Savcılar Sendikası (YARGI-SEN) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, 24 Ekim 2011 tarihinde, 2012 yılında gerçekleştirilmesi anayasal zorunluluk olan cumhurbaşkanlığı seçiminle ilgili işlemlerin yapılması ve hukuksal belirsizliğin giderilmesi için Yüksek Seçim Kurulu’na başvuruda bulunmuştur. Ancak YSK, bu konuda değil bağlayıcı bir karar almak, net bir yanıt bile verememiştir. Bunun üzerine Sayın Eminağaoğlu, 3 Ocak 2012 tarihinde tekrar YSK’ye başvurarak, cumhurbaşkanlığı seçim takviminin bir an önce açıklanmasını istemiştir.

Bu konunun gündeme gelmesi üzerine 17 Aralık 2011 tarihinde, cumhurbaşkanının görev süresinin beş yıl olduğu görüşüne karşı çıkan başbakan; “bizim bu konudaki düşüncemiz, Cumhurbaşkanımızın bu süresinin yedi yıl olması istikametindedir. Parlamentoda olması gereken bir süreç varsa ki, bu konuda gelişen düşünceler var, yani böyle bir yetkinin parlamentoda olduğuna yönelik, bu konuyla ilgili de hemen Anayasa Komisyonu’nda yeni yılla birlikte gündeme gelecektir” diye açıklamada bulunmuştur. Başbakan, kendi görüşünü yasaların üzerinde tutmaktadır.
22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde, 23. yasama dönemi için milletvekilleri beş yıl görev yapmak üzere seçilmişlerdir. 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan halk oylamasıyla bu süre dört yıla indirilmiştir. YSK, 2011 Şubat ayında, 23. dönem TBMM’nin, kısalan sürenin esas olduğundan yola çıkarak dört yıl görev yapacağını, bu nedenle 24. yasama dönemi seçimlerinin 2011 yılında yapılacağı ile ilgili ilke kararı almıştır. Beş yıl için seçilmesine karşılık, görev süresi YSK tarafından dört yıl olarak vurgulanan TBMM, 3 Mart 2011 tarihinde seçim kararı alarak, 12 Haziran 2011 tarihinde seçimlerin yapılmasını kararlaştırmıştır. Bu seçim kararı üzerine YSK de, 07 Mart 2011 tarihinde aldığı kararla, seçim takvimini açıklamıştır.
Cumhurbaşkanının görev süresini beş yıla indiren anayasa değişikliği, 31 Mayıs 2007 tarihinde kabul edilmiştir. Bu yasa, “halkoyuna sunulmak üzere” 16 Haziran 2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. 11. Cumhurbaşkanı TBMM tarafından, 28 Ağustos 2007 tarihinde, yedi yıl için ve bir dönem görev yapmak üzere seçilmiştir. 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan halk oylamasıyla, cumhurbaşkanının halk tarafından ve beş yıl için, en çok iki kez seçilebilmesine olanak sağlanmıştır. Yapılan anayasa değişikliğinde görevdeki cumhurbaşkanı için bir geçici madde ile görev süresi düzenlenmesine gidilmemiştir. Bu durum karşısında tek yetkili organ olan YSK, milletvekili seçimlerinin dört yıl esasına göre yapılacağı kararının aynısını, yasadaki kısalan süreyi dikkate alarak, cumhurbaşkanı seçimi için de beş yıl olarak alması gerekmektedir.
22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde beş yıl için seçilen 23. dönem TBMM’nin, yapılan anayasa değişikliği sonucunda, seçimin yapıldığı andaki hükümlere göre değil, daha sonra yürürlükte olan hükümlere göre dört yıl için görev yaptığına göre, aynı şekilde cumhurbaşkanlığı seçiminin de, önceki seçimin yapıldığı andaki değil, halen yürürlükte olan süreye göre yapılması gerekmektedir. Halen yürürlükteki hükümlere göre cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili tek yetkili organ YSK olup, bu konuda yasama ve yürütme organlarına herhangi bir yetki veya görev verilmemiştir. Ne başbakanın görüşü, ne de hükümetin görüşü, yasaların üzerinde değildir ve olamaz da.

12 Ekim 2011 tarihinde Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanarak, Avrupa Parlamentosu’na sunulan “Türkiye 2011 Yılı İlerleme Raporu”nda da bu konuya vurgu yapılmakta ve şöyle denilmektedir: “Cumhurbaşkanının beş yıllığına doğrudan halk tarafından seçilmesini düzenleyen 21 Ekim 2007 Anayasa değişikliğinin YSK tarafından yorumlanmasına bağlı olarak, Cumhurbaşkanının görev süresinin 2012’de mi, yoksa 2014’te mi biteceğine ilişkin belirsizlik hâlâ sürmektedir.”
Anayasanın 101. maddesinin birinci fıkrasında; “cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır” yazdığına göre, cumhurbaşkanının görev süresinde, hukuksal durum çok açık ve nettir, üstelik yorum bile gerektirmemektedir. Anayasada yazılan bu süre, anayasa dışında herhangi bir yasa, karar ya da yorumla uzatılamaz, kısaltılamaz. Bu sürenin başlangıcı da, bitimi de herhangi bir karara ve koşula bağlanamaz. Yalnızca kendi siyasal çıkar ve hesapları için ortaya atılan yapay yorumlarla, bu konuda bir belirsizlik olduğu yayılmaktadır. Hukuk devleti bağlamında izahı güç olan bu belirsizliğin ilgili kurumlarca gözetilerek, bir an önce çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
Siyasi iktidarın cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde 2012 yılı için isteksiz davranması ve seçimlerin 2014 yılında yapılması eğilimini yansıtması üzerine, YSK anayasal sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmaktadır. YSK’nin, anayasal görevini yerine getirmemesi, anayasayı ihlal niteliğindedir. YSK, anayasal görevini yerine getirerek, cumhurbaşkanının görev süresinin ne zaman dolacağı ve seçim sürecinin ne zaman başlayacağına yönelik seçim takvimini açıklayarak, yaratılan bu belirsizliğin ortadan kaldırmasına destek olmalıdır.
Bu konunun çözümü için TBMM’de grubu bulunan siyasi partilerin, ivedilikle grup kararı alarak YSK’ye başvurmaları gerekmektedir. Bunun dışında tüm siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin ve yurttaşların da YSK’ye başvurarak, demokratik ve hukuksal yolların etkin kullanımının sağlanmasında çözüme ortak olmaları gerekir.

Suay Karaman
İLK KURŞUN
Devamı..…

Öpüşmek de Yasak, Düşünmek de...

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Akşam saatlerinde inen tozlu bir ışık... Orman, sis ve rayların uzanışı...
Oturup düş kurmak bir deniz kıyısında yıldızları seyrederken...
Olanaksızı olanaklı kılmak, insan yaşamını çoğaltmak değil midir?
Sarı renkte kâğıt parçacıklarına aşk öyküleri yazmak ve seslenmek:
“Çıkmazlara savurma beni... Ben senden daha deliyim... Yerimi kimseler almasın, alamaz...”
Böyle bir akşamın derinliğinde, şiirsel söylemler, sevginin ve aşkın çam ağaçlarını örten karın özlemiyle ivme kazanır.
Sıradan ayrılıklar koyar insana...
Anılar asla yaşlanmaz!
Siz yaprağın yeşilini yok edebilir misiniz?
Çiseleyen bir yağmurun altında yürürken, meltemlerin estiği mavi bir gök vardır, belki uzakta, uzak bir ülkede.
Sırılsıklam ıslansanız da Marina Tsvetayeva’nın dizelerini mırıldanırsınız:
“Arduvaz tahtalarına yazıyorum adını
Solgun yelpaze kanatlarına
Nehirlerin, denizlerin kumuna
Buzlara ve yüzüğümle camlara çiziyorum adını...”
***
Akşam saatlerinde inen ışık, orman, sis ve rayların uzanışı Oktay Rifat’la buluşturdu beni.
Yiğit sürücülerin tarihsel akışını, dünyamıza özgürlük getiren kardeşleri konuştuk masallarda...
Bir meydan okuyuştu çığlığımız yağmurlu gecenin karanlığında, ışıklar söndüğü zaman:
“Elleri var özgürlüğün
Gözleri, ayakları.
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.”
Şairle, ışığın kör edici olup olmadığını, özgürlüğün bir patlayıcı, bir bomba olduğunu söyleyen derin çeteleri konuştuk uzun uzun.
Lambamızı bozan, özgürlüğü kundağa sokanların onlar olduğunu anlattı şair.
Sonra rakısından bir yudum alıp şöyle dedi kulağıma:
“Öpüşmek yasaktı bilir misiniz
Düşünmek yasak
İşgücünü savunmak yasak!”
Elleri vardı özgürlüğün... Gözleri, ayakları... Silmek için kanlı teri...
***
Yaşamın upuzun sayrık saatlerinde düş kurmayı severim...
Kesik kesik sözcükler...
Bir deniz kıyısı...
Özlem!
Tutku!
Aşk!
Bazen Beylerbeyi’nde yürürüm...
İzmir’de Kordonboyu’nda, Karşıyaka Çamlık’ta, Ankara’da Kızılay’da...
Cahit Irgat’la konuşurum uzun uzun...
Bir kuş olurum Toroslar’da... Bergama’nın Kozak Yaylası’nda, Kaçkarlar’da yağmur.
“Gözlerinde deniz, gözlerinde gemi / Gözlerinde çırılçıplak çocuklar / Rüzgâr esiyor rüzgâr meltemdir / Güzel dünya üzerinde matemdir / Kalbimizin üç köşesi yangın yeri, perişan / Güzel şehir diri diri perişan...”
Başkalarının evlerini düşünürüm... Emeği, emeğin örgütlü gücünü... Gelir dağılımındaki adaletsizliği... Sevgiyi, sevgisizliği... Aşkı düşünürüm aşkı...
Dostluğun, kardeşliğin, aşkın parmak uçlarında çiçeklenmesini.
Yana yatmış otları, kum üzerinde kurumuş kanı...
Gözyaşlarının, kanın hesabının sorulmasını isterim...
***
Parkta öpüşen iki sevgiliyi ahlak dışı diye uyarmışlar; düşünceye kelepçe vurmuşlar benim ülkemde...
Parasız eğitim isteyen üniversiteli gençleri “terörist” yaftasıyla zindanlara tıkmışlar...
Ahmet’i, Nedim’i, Soner’i tutuklamışlar...
Benim ülkemde öpüşmek de yasak, düşünmek de...
Anılar ve umutlar yüklüdür bir yaşanmışlığın içinde...
Sesini özlerim, geçmiş gülüşleri...
Seninle uzun yolculukların içinde, hapislik günlerinde geceler boyu konuştuklarımızı...
Sen yitip gittin çok genç yaşta...
Bir Kızıldere katliamında.
Hesap soruldu mu keskin nişancılardan?
Uzun uzun düşünürüm yağmur yağarken.
Bir İspanyol cumhuriyetçisine ağıt yakıp, Cesar Vallejo’nun dizelerini okumaya başladım:
“Bir kitap duruyordu yerde, cansız bedeninin yanında, / filiz sürüyordu bir kitap ölüsünün üstünde. / Alıp götürdüler yiğidi, / ve somut, mutsuz ağzı karıştı soluğumuza; / hepimiz terliyorduk, gövdelerimiz bir yük; / dolanan ay ardımızda; / ölüsü de terliyordu acıdan.”
***
Boşlukta yuvarlanan bir dünyanın içindeydik hep birlikte.
Bil ki yerini kimseler almaz...
Hayata dair ne varsa sayfalarda, ne varsa gerçeği şiirle dile getiren...
Sevgi; ormanın, yeşil yaprakların, dolunayın sesi ve bolluğudur...
Zaten aşk, umut, özlem, tutku, özgürlük ve barış bu değil midir?
Akşam saatlerinde inen tozlu bir ışık gibi....

Hikmet Çetinkaya
Cumhuriyet
Devamı..…

Orgeneral Başbuğ’la Teğmen Çelebi...

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Bugün Odatv davasını, Nedim Şener, Doğan Yurdakul, Soner Yalçın, Ahmet Şık ve öteki tutuklu meslektaşlarımı yazacaktım.
Önceki gün yapılan duruşma sonunda meslektaşlarımın salıverileceğini, tutuksuz yargılanacaklarını düşünüyordum.
Onlar yargılanırken Cumhuriyet tarihinde ilk kez eski bir Genelkurmay Başkanı, Beşiktaş Adliyesi’nde savcı karşısında “şüpheli” sıfatıyla ifade veriyordu.
Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ neyle suçlanıyordu:
“Silahlı örgüt yöneticiliği ve darbeye teşebbüs…”
Başbuğ, 2008 yılının ağustos ayında Genelkurmay Başkanlığı’na atanmıştı.
Yani 2007 seçimlerinin ardından…
AKP’nin yüzde 46 oy oranıyla iktidara geldiği dönemde…
***
Başbuğ, 27 Nisan’da e-muhtıra vermemişti. Görev yaptığı süreç zor bir dönemdi. Sakin ve ağırbaşlı tavrı daima dikkati çekti.
Şimdi kendi kendime soruyorum:
“Başbuğ’un silahlı örgüt üyesi ve darbe planlayıcısı olduğunu bu ülkeyi yöneten AKP hükümeti bilmiyor muydu o tarihte?”
Bu soru dün sabah Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamasından sonra aklıma geldi.
Ne diyordu Cumhurbaşkanı Gül:
“Mahkeme kararı olmadan kimse suçlu ilan edilemez…”
Ele geçirilen lav silahlarını boru olarak değerlendiren elbet Başbuğ’dur… ‘İnternet Andıcı’ da Başbuğ döneminde ortaya çıkarılmıştır.
‘İrtica Eylem Planı’na “kâğıt parçası” diyen de Başbuğ’dur…
***
Burada bir başka ilginç durum, Balyoz davasında tutuklu olarak yargılanan kimi komutanlar ve subaylar, andıcın Başbuğ’un bilgisi içinde hazırlandığını öne sürmüşlerdi.
O tarihte emekli bir subayın Ergenekon duruşmasındaki şu sözlerini anımsatmakta yarar var:
“Dilsiz şeytanlar konuşun!”
Yargıç bunun üzerine sanığa sormuştu:
“Kim onlar?”
“Hilmi Özkök, Aytaç Yalman, İlker Başbuğ!”
İlker Başbuğ sorgusu sırasında tüm suçlamaları reddetti…
Siyasi iktidarla birlikte çalışmış, terörle mücadele etmiş bir komutan, terör örgütü üyesi olabilir miydi?
Üstelik emekli olduktan bir buçuk yıl sonra Başbuğ’un tutuklanmasına akıl erdirmem olası değil…
***
Olası değil ama Ahmet Şık’ın basılmamış kitaptan, gazetecilerin yazdıkları haberlerden ötürü tutuklanmaları, neredeyse bir yıldır içeride yatmaları aklıma gelince şöyle diyorum:
“Demek ki ileri demokrasi bu!”
Sanırım şöyle bir tartışma gündeme gelecek:
Anayasaya göre Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları “Yüce Divan”da yargılanır…
Şu anda iki eski kuvvet komutanı özel yetkili ağır ceza mahkemesinde yargılanıyor.
Çok sayıda teğmen, üsteğmen, yüzbaşı, binbaşı, yarbay, albay ve general tutuklu.
Yazımı yazarken üç yıla yakın süre tutuklu kaldıktan sonra tutuksuz yargılanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi geldi aklıma…
***
İddia edilen suç, Ergenekon yapılanması içinde “hücre örgütlenmesi” oluşturmak ve “darbe propagandası” yapmaktı.
33 ay tutuklu olarak yargılandı…
Yargılanma sırasında cep telefonuna polis tarafından Hizbut Tahrir üyelerinin numaralarının yüklendiği saptandı.
Çelebi, salıverildikten sonra kendi isteğiyle Bingöl’e atandı…
Savaş helikopteri pilotu olan Çelebi, Kobralarla terör operasyonlarına katıldı…
Türkiye işte böyle bir ülke…
Orgeneral Başbuğ döneminde, kimi komutanlar, subaylar tutuklanırken, Yarbay Ali Tatar intihar ederken acaba eski Genelkurmay Başkanı ne yapıyordu ben çok merak ediyorum.

Hikmet Çetinkaya
Cumhuriyet
Devamı..…

Hitler Çocukken Ölseydi Ya da İnsan Aklı

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Sevgili,
Dünkü Mllliyet'te, Tarihin akışını değiştiren adam" başlıklı bir haber vardı.
Max Trammel isimli bir rahibin babasından dinlediğine göre, yıllar önce bir gün Passau kıyısında, göle düşen dört yaşında bir çocuğu, bir başka çocuk kurtarmış. Anlaşıldığına göre(!) kurtarılan çocuk Adolf Hitler'miş. Johan Kruehberger Hitler'i kurtarmasaymış her şey değişik olurmuş.
Demek ki Passau kıyısındaki olay, "tarihin akışını değiştirmiş"!
Tarihi kişisel rastlantılara bağlayan benzeri yorumlara zaman zaman rastlanır.
Yani Hitler Passau kıyısında boğulmuş olsaydı, bir şekilde Alman Nazizmi veya İkinci Paylaşım Savaşı yaşanmayacak mıydı?
Böyle düşünürsek tarihi kavramamız da olanaksızlasın
Nitekim aynı gün, aynı gazetedeki köşesinde Mehveş Evin, Stephen Hawking'in, kendisine sorulan sorulara BBC aracılığıyla verdiği yanıtlan anlatıyordu.
Evin'in yazısında belirttiğine göre Stephen Hawking, insanoğlunun er veya geç, üzerinde yaşadığı dünyayı, ya devletlerin büyük şirketlerle yaptığı işbirliğinin sonucu meydana gelecek iklim değişikliğiyle ya da nükleer bir savaşla yok etmesinin çok güçlü bir olasılık olduğunu söylüyor.

***
Hawking'in açıklaması bir kehanet değil, gözlemler sonucu varılan bir öngörü. Benzeri bir öngörüye. Cari Sağan da "Cosmos" adlı yapıtında yer veriyordu.
Demek ki 20. yüzyıl geride kaldıktan çok sonra bile insanlık, bir nükleer savaşı mümkün kılacak olan kendi Hitlerlerini veya vurdumduymazlıklarıyla, feci sonuçlar doğuracak iklim değişikliğini mümkün kılacak Hitleroiklerini üretmeyi sürdürecek.
Böyle bir görüş ileri sürerek, insan aklına hakaret ettiğimi düşünme sakini
Bu olasılıkların saf dışı edilmesinin mümkün olmadığını seçkin bitim adamları söylediklerine göre, insan aklını küçümseyici yargıda bulunanlar da onlar.
Ne zaman insan zekâsı söz konusu olsa aklıma bir fıkra ile bir söz gelir.
İlgili Temel fıkrası şu:
Teme!'e sormuşlar
Temel güzel mi olmak istersin, aptal mı?
Güzellik geçicidir, diyerek tercihini belirtmiş Temel.
Albert Einsteİn buradaki kıssayı daha doğrudan dile getiriyor ve şöyle diyor:
-iki şeyin sınırı yoktur, evrenin ve insan aptallığının.
Tabii ikisi de, pek latif gelmeseler de. latife...

***
Konumuza dönersek, insanların nükleer savaş ya da çevre kirlenmesi yoluyla göz göre göre sonlarını hazırlıyor ol malan, gerçekten akhmtzm sorgulanmasını kaçınılmaz kılıyor. -
Önlenmesi mümkün olan, yok olma tehlikesine rağmen aklını başına alamayan yaratığın zekâsı ne biçim bir şeydir ki?
Salhaneye koşarcasına kendi yok olmasına koşan yaratığın aklına güvenilebilir mi?
Montaigne (1533 - 1592) kendi aklının güvenilmezliği karşısındaki çaresizliğini şöyle dile getiriyordu:
"Aklımın beni bir kere aldattığını gördükten sonra, ona bir daha güvenecek kadar aptal değilim. Üstelik her zaman gerçeğin tersini söylese kolay, söylediğinin aksini yaparsın! Ama ne zaman doğru ne zaman yanlış söylediğini tespit etmek mümkün değil kL."
Sevgili, galiba en iyisi aklının doğruluğuna çok güvenmeyip, biraz dikkatli durmak.
O zaman da neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda kuşkuyla kenara çekilmiş olan aklı kullananların, meydanı aklından emin buyurgan budalalara bırakması tehlikesi doğmuyor mu?
Yoksa akıl, aklın yeteneği konusunda doğru bir karara varmaya bile yetmiyor mu?
Ne dersin?

Ali Sirmen
Cumhuriyet
Devamı..…

Savunmalar…

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Silivri davalarında dikkat çekici savunmalar yapılıyor, mahkeme heyeti ile sanıklar arasında ilginç diyaloglar yaşanıyor…

Medyada bunların bir bölümü manşetlere yansıyor, bir bölümü küçük yer alıyor, bir bölümü hiç görülmüyor…

Ama davalar, duruşmalar, hukuk tartışmaları, tutukluluk halleri, kişisel trajediler sürüyor!

***

Tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un mahkemede “Ben Genelkurmay Başkanı olarak TSK’nin komutanıyım ki bu TSK, dünyanın sayılı en güçlü ordularından biridir. Böyle bir orduya komuta eden birisinin, silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanmasına gerçekten trajikomik diyebiliriz” dediği savunması medyada yeterince yer buldu…

Ama medyaya yeterince yansımayan başka savunmalar da var…

Ruşen Çakır cuma günü Vatan’da çıkan yazısında, duruşmalardaki izlenimlerini şöyle anlatmıştı:

“Odatv Davası’nı herhalde en iyi özetleyecek sözü dün Nedim Şener, dinleyiciler arasında gördüğü Uğur Dündar’a hitaben söyledi: “Tiyatroya hoşgeldiniz!”…

Baştan alalım: Kamuoyunun bu davada belki de en az tanıdığı iki ismin, bir genç akademisyen ile bir akademisyen adayının, Coşkun Musluk ile Sait Çakır’ın savunmalarını dinledik. Kendilerinin de yer yer esprili bir şekilde vurguladıkları gibi, ikisinin de en büyük kabahatleri Prof. Yalçın Küçük ile ‘hoca-talebe’ ilişkisi içinde olmaları….

Ahmet (Şık) tam da kendisinden bekleneni yaptı: Yer yer duygu yüklü, kendi durumunu ikinci plana iten, basın ve ifade özgürlüğünü, demokrasiyi önceleyen siyasi bir savunma yaptı. Diğer bir deyişle, tarihte nice örneğini gördüğümüz gibi yargılanan değil yargılayan kişi oldu.

Hanefi Avcı’nın savunmasıysa daha çok teknikti. Yaptığını, Haliç’te Yaşayan Simonlar kitabını, kendi başına, kimsenin telkini ve müdahalesi olmadan yazmış olduğunu kanıtlamaya çalışmak olarak özetleyebiliriz…

Nedim’in (Şener) konuşmasının başında KCK tutukluları Ragıp Zarakol ve Büşra Ersanlı ile Hopa Davası’ndan tutuklu gençlere selam yollaması son derece çarpıcıydı…

Nedim’in artık yok olmaya yüz tutan mesleğini, gazeteciliği savun-masındaki kararlılık, onun olduğu kadar biz izleyenlerin de gözlerinin dolmasına neden oldu. Ama ne onun, ne Ahmet’in, ne Hanefi Avcı’nın, Coşkun Musluk ve Sait Çakır’ın, ne de onlardan önce savunmalarını yapan sanıkların, zaten ayakları üzerinde duramayan iddianameyi iyice çökertmiş olmaları, en azından şimdilik, bir şey değiştirmedi; mahkeme tahliye taleplerinin tümünü reddetti.”

Silivri’de daha önce başka savunmalar da yapılmıştı…

Örneğin Doğan Yurdakul, derin kültürel birikimiyle hem esprili hem de hukuken etkili bir savunma yapmış.

Brüksel’de resmi çevirmenken yaşadığı bir “Soğanın cücüğü” davasına atıfta bulunarak “Brüksel’deki yargıç Odatv davasını izleseydi ‘Mösyö, sizin ülkenizde terör örgütü böyle mi oluyor? Yani yazıyla, kitapla mı adam öldürülüyor?’ diye sorardı” demesi ve “Bizim davamızla ilgili yabancı basında çıkan haber ve yorumları takip etmeye çalışıyorum. Bu davadaki suçlamaların dışarıdan görünüşü aynen ‘soğanın cücüğüyle adam öldürmeye’ benzemektedir” saptaması ilginç.

Barış Pehlivan da savunmasında kendi gazetecilik anlayışını anlatmış ve “Biz asla ellerine bavul tutuşturulan muhabirlerden olmadık. Biat kültüründen gelmiyoruz. Ellerine verilen polis bültenleriyle yazıcılık yapan yeni dönem gazeteciler gibi değiliz” demiş.

Barış Terkoğlu ise “Ben savcılığın tarif ettiği biçimde Ergenekon diye bir örgütün var olduğuna inanmıyorum. Balyoz ya da İrticayla Mücadele Eylem Planı bana inandırıcı gelmiyor. Buna ilişkin şüphelerimi delillendirerek açık ve net bir şekilde yazıyorum. Bu tür belgelerin tıpkı Odatv davasında olduğu gibi tasfiye amacıyla üretildiğini düşünüyorum. Buna inanıyorum. Tekrar söylüyorum, açıkça da yazıyorum” diye konuşmuş.

***

Türkiye tarihi günler yaşıyor…

Silivri’de, Türkiye’nin ve dünyanın hukuk tarihine geçecek davalar görülüyor…

Biz de Çinlilerin ünlü bedduasındaki gibi “İlginç ve hızlı değişim günlerine” tanık oluyoruz!

Emre Kongar
Cumhuriyet
Devamı..…

‘Ah!’ Demek ve ‘Oh!’ Çekmek…

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Canı yanan “Ah!” der…
“Ah!” diyenin başına gelenden sevinç duyan ise “Oh” çeker…
“Ah, canım yandı!” diyene, “Oh olsun!” diye karşılık vermek hangi duyguların, hangi kişilik özelliklerinin, hangi toplumsal süreçlerin sonucudur…
Hangi geçmiş hatalar, hangi saldırganlıklar, hangi siyasal kamplaşmalar, hangi hesaplaşmalar buna yol açar, hiç düşündünüz mü?

* * *
Son günlerde şaşırtıcı olaylar hızlandı…
Önce herkesi çok ilgilendirmeyen ama medya dünyası içinde büyük şaşkınlık yaratan bir olay yaşandı…
Habertürk kanalının genel yayın yönetmeni beklenmedik bir biçimde ve beklenmedik bir anda hem kanalın genel yayın yönetmenliğinden, hem de Habertürk gazetesindeki köşesinden ayrıldı.
Olay medya dünyasıyla ilgili olduğu için elbette bütün yayın organları tarafından büyütüldü…
Açıklamalar yapıldı, yorumlar yazıldı, duygular dışa vuruldu…
Canı yananlar “Ah!”…
Memnun olanlar “Oh olsun!” dedi.
Derken eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklandı…
Olay henüz çok taze olduğu için kimlerin “Ah!” dediği, kimlerin “Oh!” çektiği henüz tam netleşmedi ama ilk tepkilere ve yorumlara bakarak hangi çevrelerin hangi duygularla dolu olduğunu kestirmek çok da zor olmasa gerek!
Başbuğ’un tutuklanmasının unutturduğu Uludere olayında, aralarında çocukların da bulunduğu Kürt kökenli 35 kaçakçı, terörist oldukları zannıyla bombalanarak öldürülmüştü.
Bu olayda da “Ah!” diyenlerle “Oh!” diyenler oldukça keskin çizgilerle birbirinden ayrı görünüyordu.

* * *
Toplumsal bunalım zamanlarında bireyler, kendilerini güvende hissetmek, en azından duygusal açıdan rahatlamak için kendi küçük gruplarına ya da siyasal-ideolojik kamplara sığınır…
İçgüdüsel ve dolayısıyla son derece insani olan bu davranış, ne yazık ki siyasal-ideolojik kamplaşmaları daha da keskinleştirir!

* * *
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından ve Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra ortaya çıkan “Küresel dönemde” bütün dünya değişim sancıları yaşıyor…
Bu değişim, Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkaslar’da, dünyanın yaşadığından çok daha hızlı ve derin…
Türkiye bu “şeytan üçgeninin” tam ortasında yer alıyor.
Üstelik de “Bölgesel Güç” olduğu iddiası sadece ülke içinde değil, uluslararası platformlarda da geçerli…
Bir başka deyişle, Türkiye sadece kendi içinde son derece sancılı bir dönüşüm yaşamakla kalmıyor, bölgesindeki “şeytan üçgeninde” yaşanan değişikliklerden de etkileniyor…
Üstüne üstlük bir de bu bölgesel değişmelerin yönlendirilmesinde rol üstlenmek üzere teşvik ediliyor ve de gönüllü oluyor!
Böyle kritik bir zamanda ve böyle bir kritik bir durumda, önce iktidarın ve iktidarı destekleyenlerin, sonra da muhalefetin ve muhalif olanların, gerek üsluplarını gerekse tutum ve davranışlarını, düşüncelerinden ödün vermeden, nezaket ve terbiye sınırları içinde tutmaları, öfke, sevinç ya da intikam naraları atmak yerine, akılcı açıklamalar ve yorumlar yapmaları daha anlamlı olacaktır…
Başbakanla gazeteciler arasındaki polemiklerin tırmandığı, ekran tartışmalarındaki seviye düşüklüğünün ve gerginliklerin Meclis kürsüsünde de görüldüğü bu günlerde, bu gözlemimi yöneticiler ve politikacılar kadar medya mensuplarına da ilişkin olarak yaptığımı belirtmek isterim:
“Keskin sirkenin zararı küpünedir” sözü unutulmamalıdır…
Lüzumsuz sertlik kimseye bir şey kazandırmaz…
Olsa olsa, “Ah!” diyenlere ve diyecek olanlara “Oh!” çekenlerin sayısını arttırır…
Ve hem ülkeye, hem siyasete, hem de kişilere zarar verir!

Emre Kongar
Cumhuriyet
Devamı..…

Yeni Yılda Yenilikler!

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Yeni yıl bizleri suratı asık karşıladı.Bakmayın TV’lerdeki şarkılı,türkülü,danslı,eğlenceli gösterilere…Milletimiz kan ağlıyor.Gözyaşları sel,Umut diye bir şey yok.Kapkara bir karanlık.Çıkış yolu ,yok.
Biri kalkmış “Bana Atatürkçü demek hakarettir”diyor.Mustafa Kemal Atatürk’ün can düşmanı uyduruk bir kişi.Atatürk adını taşıyan bir kurulun yönetimine seçiliyor.Yanında da kendi kafasına uyan yardımcılar…( Neyse ki görevinden ayrıldı.)
Şırnak’ta otuz beş genç bombalarla yok ediliyor.Üç beş kuruş ekmek parası uğruna yıllardır kaçakçılığı iş edinenler…Kim yapar bu cinayeti,kim neden,nasıl.Devlet mi?O da olmazsa kim,diye sormak gerekmez mi?
Doksan beş yaşındaki Evren Paşa mahkemeye çağrıldı.Belki yüzyıllık bir hapis cezası alacak.Zaten son zamanlardaki iddianamelerde cezalar en az kırk yıldan başlıyor.Yani bir insan ömründen de ötesine…
Milletvekillerine,emeklilerine,kat kat maaş verildi.Memurlara,işçilere,emeklilere bir iki bin liracık…Haksızlıklar dağlar kadar.Açlık sınırı gide gide sıfırlara inmekteymiş.Yetmiş beş milyonun yüzde onu güzel bir yaşantıya sahipmiş.Geri kalan ise…
Mustafa Balbay “sevgili kardeşim”hücresinden yazıyor,yazıyor…Duruşmalarda Özkan dostum.” benim suçum ne” diye bağırdıkça yer gök inliyor.Doksan gazeteci,yüz asker içeri tıkılmış.Bilmem nerde yeni tutuklamalar.
Gün geçmiyor ülkemiz bir adaletsizlikler çarşısına dönmesin.Dürüstsen,gerçek bir insansan yaşama hakkın yok.
Derken bir de bakıyoruz.General İlker Başbuğ da hapiste…”
Atatürk bir gün gelecek” diye yazmıştım.Gelecek mi?Atatürk değilse de Atatürk’e yakışan biri ,bir Mustafa Kemalci,bir önder,bir lider,bir öncü…Atatürk devrimini yeniden anıtlaştıracak,gericiliklere,düşmanlıklara meydan okuyacak güçlü bir Mustafa Kemalci.
Boşa geçmiş yıllar.Tam on yıl aktı gitti.Nerelere,kimlere neler getirerek.Hepsini biliyoruz,biliyorsunuz,ama korku bulutları tepenizde,susmak mı,konuşmak mı,yoksa bağırmak mı?Otuz beş gencimiz,yüzlerce şehidimiz,binlerce ana baba kardeş,acıların deryasında varsın çırpınsın dursun.
Yeni yılda daha daha büyüdük,daha zenginleştik,daha güçlendik,daha,daha,daha deyip duralım.
keyfimize keyif katalım !

Oktay Akbal
Cumhuriyet
Devamı..…

Siyaset Kaçakçılığı!

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Türkiye klasiklerden biridir;korkunç bir olay meydana geldiğinde,sonrasında yaşananlar daha vahim olur.
Uludere'de de benzer durumla karşı kamayız.
Önce şu noktanın altını çizelim; 35 kışının ölümüyle sonuçlanan böylesine acı bir olay bite, yöre halkının karşı karşıya olduğu zor yaşam koşullannı gündemin birinci sırasına çıkaramadı. Hükümetin terörle mücadele üzerinden de yürüttüğü "siyaset mühendisliği" her şeyin önüne geçti.
Hükümet çevrelerinin de yarım ağızla kabul ettiği "kaçakçılık" gerçeği etrafında yaşananlar. 5-6 günlük dizi yazıya malzeme olacak zenginlikte görünüyor.
Gazetelerin farklı sütunlarında yer alan "kaçakçılık" motifli haberleri alt alta koyduğumuzda ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:
Yöre halkının sigara ve mazot kaçakçılığı yapmasına devletin resmi kurumlan göz yumuyor.
Güvenlik güçleri operasyona çıkacağı zaman, kaçakçılara haber veriyor, "şu şu bölgelere girmeyin" diyor.
Kaçakçılık yapanlar günde 50 lira kazanıyor. Yani 6 paket Marlboro parası. Getirilen ürün çok daha kıymetli olduğuna göre, kaçakçılığın asıl rantını alanlar kim?
Terör örgütünün sınır kaçakçılığından pay aldığı farklı biçimlerde ifadelendinliyor. Bu durumda, devlet kaçakçılığa göz yumarken terör örgütü de pay mı alıyor?
Sigara, mazot kaçakçılığını çekici kılan hükümet. Çünkü her ikisinin de yaklaşık yüzde 70-80'i vergi. Böylece vergisiz kaçak ürün çok kârlı.

***

Silivri'deki 10 hapishaneden 2's.nde. ağırlıklı olarak uyuşturucu kaçakçılığı suçundan tutuklananlar yatıyor. Geçimini çok büyük ölçüde sigara, mazot, çay, şeker kaçakçılığından sağlayan yöre halkı arasından işin dozunu kaçırıp uyuşturucu "işine" giren de oluyor.
Bu suçtan tutuklu olanlar, "Biz zaten ilk hükmü şehir plakasından yiyoruz. Nüfus cüzdanında doğum yeri Van, Diyarbakır, Kilis, Sımak, Hakkâri yazıyorsa, elde yeterli delil olmasa bile, hâkimler, bu adam bu suçu işlemiştir, diye düşünüyor. Cezayı basıyor" diyorlar.
Uludere'nin sadece kaçakçılık boyutunu ele alırken nerelere geldik.
Uludere olayının ardından hükümetin İzlediği terörle mücadele politikası bir kez daha yüksek sesfe dife getirildi.
Başta Başbakan'ın konuşmaları olmak üzere hükümet çevrelerinden yapılan açıklamaları Turkçeye şöyle çevirebiliriz:
"Güneydoğu merkezli siyaset yapan partiye ihtiyaç yoktur, öteki muhalefet partilerine Güneydoğumda ihtiyaç yoktur. Hazır devlet de AKP'li olmuşken bölge halkı da aynı çizgiye gelsin, bu iş bitsin. Bunu benimserlerse her bakımdan önlerin acarız. Hükümet programının Kürtçesini okumalarına bile izin veririz!"
Hükümet bu anlayıştan vazgeçtiği gün, çözüm için ilk adım atılmış olur.

***

Devletten kaçakçılık izni alarak, terör örgütüne haraç vererek ayakta kalmaya çalışan bölge halkının B planı göç. Doğduğu topraklarda umudunu yitirenler soluğu ya Güneydoğu'nun büyük kentlerinde ya da BatTda alıyorlar.
Bir başka açıdan bakıldığında bu durum bile başlı başına "birlikte yaşama iradesinin" yansıması. Ne yapıp edip çözümü bu toprakların içinde bir yerlerde arıyorlar.
Uludere olayı, bölge insanının birinci sorununun ekonomik olarak ayakta durabilmek olduğunu gösteriyor. Terör örgütü de bu gerçeğin üzerinden besleniyor.
Hükümet ise işine gelmeyen her türlü muhalefeti terör çizgisine sokma çabası içinde. Yıllardır büyük anlamlar yükleyerek açıkladığı politikaların hiçbirinden sonuç alamayan hükümet, şimdi bir kez daha yeni açılımlar-kapanımlar peşinde. Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki, bunlarla Güneydoğu dahi), tüm Türkiye'den oy almayı başarıyor.
Şöyle bir kavram üretsek, abartmış mı oluruz:
Siyaset kaçakçılığı!

Mustafa Balbay
Cumhuriyet
Devamı..…

Terörist Zannederek...

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Şırnak’ın Uludere ilçesinin Irak sınırı bölgesinde 35 yurttaşımızın yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan olay, her
yönüyle Türkiye’nin geldiği noktanın fotoğrafıdır.
Fotoğrafın ana hatlarıyla flu yanı yoktur.
Tabii görmek isteyene!
Daha 8-10 gün önce bir operasyon sırasında sığınakta kıstırdığı bir militanı sağ yakalamak için her şeyi yapan askerin, Uludere’de devletin izniyle kaçakçılık yapanları bilerek öldürmesi, eşyanın tabiatına ters. Resmi açıklamalar da bu zeminden hareketle şu temele oturtuluyor:
“Terörist zannıyla öldürüldüler…”
İşte ana fotoğraf da bu zaten:
Terörist zannı…
Türkiye’de bir kişiyi ya da bir meslek grubunu terörist ilan etmek, en “hukuka uygun” anlatımla “terör zanlısı” yapmak o kadar kolay ki… Şehirlerin göbeğinde, mesleki faaliyetlerin ortasında isimsiz, sahte bir ihbarla yapılabilen bu iş, Türkiye-Irak sınırında insansız hava aracının istihbaratıyla niye yapılmasın!
Bu karşılaştırma bir kara mizah anlatımı değil; geldiğimiz noktanın, insansızlığın özeti.
***
AKP hükümetinin terörle mücadele çizgisi grafiğe dökülse, borsa dalgalanmalarını, döviz iniş çıkışlarını beşe katlar. Gündemde açılım varsa; bakıyorsunuz ucu bucağı belirsiz. Bütün haklar masanın üzerinde, gelen istediğini kapıp gidiyor. Öyle ki, yürürlükteki yasalara göre “suç” olan faaliyetler bile adeta özel koruma altında, herkese serbest…
Gündemde “terörle mücadele” varsa; bakıyorsunuz, her taraf duvar. Her şey suç. Kitaptan resme, hak aramaktan muhalefet etmeye kadar hükümetin “uygun bulmadığı” her şey, terör faaliyetinin bir parçası.
Bu ortam ne yazık ki “Uludere”leri üretmeye gebe.
Kamuoyuna yansıyan haberlerden, Oslo görüşmeleriyle ilgili yalanlanmayan sızıntılardan anlaşılıyor ki, geçen haziran ayına kadar Güneydoğu’da operasyonel bir ortamın oluşmaması için her şey yapılmış. Yine bu haberlere göre, bölgeye atanacak güvenlik yetkilileri bile bu doğrultuda seçilmiş. Bunun bir parçası olarak medya birlikleri aracılığıyla “barışın çok yakın olduğu”, “her konuda anlaşmaya varıldığı” duyurulmuş.
Aradan birkaç ay geçmiş… Politika 180 derece değişmiş, yukarıda sıraladıklarımızın yerini, operasyon haberleri almış. Aynı medya birlikleri, “teröre darbe üstüne darbe”, “PKK bu kış bitiyor” manşetlerine yumulmuş.
Aralık ayındaki operasyon haberlerinin ana teması buydu.
“Uludere hatasının” bir başka boyutu “bu kış bitiriyoruz” dalgalanmasıdır.
***
Bu aşamadan sonra ne olacak?
Hükümetin açıklamalarından anlaşılan o ki; dalgalı gidiş devam edecek.
Yani, demokrasinin bir parçası olmanızla terörün bir parçası olmanız, hükümetin o sırada izlemek istediği politikaya bağlı.
Buradan iç barış çıkmaz.
Buradan istikrar çıkmaz.
Medya gücünüzü, iktidar olmanın bütün olanaklarını kullanıp bütün zikzaklarınızı “değişen duruma göre izlenen kararlı politikalar” diye sunsanız, hatta böyle kabul ettirseniz bile gerçeği örtemezsiniz.
Düne kadar iktidar çevresinin askere bakışı şuydu: Şehit verdiğinde dahi “niçin öldün” diye suçluyordu.
Bugün Uludere’de asker de soruşturulması gereken bir durum olduğunu kabul ediyor. Ama aynı çevreler, bambaşka bir tutum içinde.
Neden?
Çünkü Uludere’deki “hata” hükümet politikalarının sonucu.
Türkiye “terörist zannıyla” her şeyin yapılabildiği bir ülke haline geldi.
Yerine göre domdom kurşunu…
Yerine göre yasa maddesi…

Mustafa Balbay
Cumhuriyet
Devamı..…

Konuşanlar ve Susanlar…

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay Başkanı; özel yetkili
savcının yargısını onaylayarak tutuklama kararı veren hâkime, “Terörist demek bana en büyük ceza” dedikten sonra Silivri zindanına gönderildi.
İlker Başbuğ’un tutuklanması içeride dışarıda geniş tepkilere neden oldu.
“Sorguda kızdı, Yüce Divan’a sığındı” manşetiyle Başbuğ’un tutuklanmasına arka çıkan, malum cemaatin etkisindeki bir genel yayın müdürünün yönetimindeki Radikal gazetesi ile dinci, yandaş gazetelerin eteklerinde ziller çalıp oynadıkları yayınlar dikkate alınmazsa…
…medya ve dünya basını, ilk gün Genelkurmay Başkanı’nın uluorta terörist ilan edilerek tutuklanmasını eleştirdi.
***
Çankaya’daki başta, AKP önde gidenleri Başbuğ’un tutuklanmasını yorumlayan açıklamalar yaparken, Başbakan RTE sustu. Haberlere göre pazartesi günü konuşacakmış.
Susmakta yerden göğe kadar haklı Başbakan. Cuma, cumartesi, pazar… üç gün İstanbul’daki saray misali evinde, başını iki eli arasına alacak, düşünecek:
Özel yetkili savcı ile tutuklama kararı veren özel yetkili hâkim, üç ifade, beş imalı açıklamaya dayanarak, en az beş altı yıldır birlikte çalıştığı, güvendiği Genelkurmay Başkanı’nın bir terör örgütü kurduğunu, yönettiğini keşfediyor da insanların nefes alışlarını bile denetim altına almayı başaran Başbakan’ın, Başbuğ’un terör örgütü kurup yönettiğinden haberi olmuyor!
Üstelik Başbuğ, şeytani bir zekâ! Herkesi enayi yerine koymuş!
Hükümeti devirmek için TSK içinde terör örgütü kurup yönetirken, Başbakan’ın asker içindeki köstebeklerini, MİT gibi, Emniyet gibi istihbarat servislerini de bir güzel uyutmuş!
***
Vah ki vah! Başbuğ’un tutuklanması RTE’nin kolay sindirebileceği bir darbe değil…
Çankaya’daki “kardeşi” gibi; “Kimse mahkeme sonuçlanmadan suçlu ilan edilemez. Herkes hukuk karşısında eşittir” diye klasik bir açıklama yapsa veya yardımcısı Beşir Bey gibi, Başbuğ’u sevecenlikle “arkadaşımız” diye anımsasa ya da Ahmet Davutoğlu gibi “yargı sürecinde bazı suçlamalar yapılamaz” diye, gerçekçi açıklama yapamayanların sığındığı bir yorum yapsa…
…bu söylemlerin hiçbiri yediği darbenin ağırlığını hafifletmez.
A’dan Z’ye iktidar kadroları yargı adaletine ve çabuk karar vermesi dileğine sığınıyor.
***
Okuryazardır yöneticilerimiz, dışarıda yoğunlaşan eleştirisel yayınları herhalde okuyor olmalılar. Zira dış yayınlar, açıklamalar ilk gün susmadı.
Dış medya: (Tabii Amerika’daki) CNN, Türk hükümetinin baskısı toplum içerisinde kutuplaşmalara yol açtı. Bazıları tutuklamayı “hükümet demokratikleşme yolunda önemli bir adım attı” diye yorumluyor.
Ancak eleştiriler soruşturmanın politik bir cadı avı olduğu yönünde. Eleştirilerde, Başbakan’ın rakiplerini sindirmeye ve laik düzeni hadım etmeye çalışmakla suçladıklarını yazıyor.
Uluslararası Reuters haber ajansı; kendi kuşağındakiler tarafından saygıyla bakılan, kuşağının en entelektüeli Başbuğ’un, Türk ordusunun en iyi ve parlak kişisinin şimdi parmaklıklar ardında olduğunu duyuruyor.
New York Times; Başbuğ’un tutuklanmasını daha önce eşi benzeri görülmemiş bir olay diye tanımladıktan sonra, “bu tutuklamanın laik kurumlarla AKP’nin itişmesinin son perdesi” olduğunu yazıyor.
***
İçerideki dışarıdaki yorumlar tutuklamaya geniş yer verirken…
…TC’nin 26. Genelkurmay Başkanı; mahkeme kararı ile terörist örgüt kurmak ve yönetmekle suçlanarak terörist ilan edilirken…
…“Kendi vatandaşlarımıza terörist demek istemiyoruz ( 5 Ocak 2014)” diye demeç veren son Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel…
…Hiç değilse Başbuğ’un tutuklandığı -ilk gün- …
…Milliyet’teki demecine sadık kalarak… TSK’nin başında bulunanların asla terörist ve TSK’nin terörist örgüt diye suçlanamayacağını bir demeçle, asker görüşü olarak açıklama görevini yerine getireceğine…
…-Başbakanı gibi- sustu!
Bu tavrı; kendisi için hayırlara vesile olur inşallahhh!

Cüneyt Arcayürek
Cumhuriyet
Devamı..…

Kim?

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekli Orgeneral İlker Başbuğ da tutuklandı.
Darbeci ve terör örgütü suçlamasıyla…
Tutuklamayla sonuçlanan bu
gelişmeler, hükümet hesabına hazin bir tezadı sergiliyor.
TSK’de olup bitenleri, 2003-2004 yıllarından beri neler olduğunu izleyen ve bilen Başbakan RTE:
Hükümetini devirmeye hazırlandığını, terör örgütü üyesi olduğunu bilerek “darbeci” İlker Başbuğ’u, 2003’ten 2010 yılına kadar, önce KK Komutanlığı’na ve oradan TSK başkomutanı olarak Genelkurmay Başkanlığı’na, kısacası darbe yapacak silahlı kuvvetin başına getiriyor.
Hükümeti devirmeye hazırlanan ama yıllarca devireceği hükümetle uyumlu çalışan genelkurmay başkanını, mahkeme, darbeci suçlamasıyla tutukluyor!
Mahkemedeki savunmasında İlker Başbuğ’un söylediği gibi trajikomik bir olay…
***
Genelkurmay başkanının tutuklanması gazete manşetlerinde.
Hayretle karşılanan olayın yarattığı şaşkınlığı Posta manşetinde, “Bunu da gördük” başlığı ile özetledi.
Güneşli günler göreceğiz çocuklar diye avunurken karanlığa yelken açan olaylar birbirini kovalıyor.
Özel savcılar ve özel mahkemeler korkusu sardı ülkeyi.
Türkiye açık hava hapishanesine döndü.
Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in açıklamalarına göre:
Kara Kuvvetleri’nden 17, Deniz Kuvvetleri’nden 25, Hava Kuvvetleri’nden 13 ve Jandarma’dan 3 general/amiral tutuklu.
Org. Özel’e göre, “Söz konusu tecrübeli personelin tutuklanmaları sebebiyle kadro görevlerinden uzak kalmaları, TSK’nin anayasa ve kanunlarla üstlenmiş olduğu görevlerin ifasına olumsuz yansıyor.”
Askersel alan böyle de sivil kesim farklı mı?
Özel savcılıktan önüne geleni gönderileni, terör örgütü suçlamasıyla içeriye atan özel mahkemeler sayesinde; bu ülkenin yetiştirdiği yazın ve düşünce alanındaki önemli kişiler, uzun tutukluluk nedeniyle ya da suçlarının ne olduğunu yıllar geçmesine karşın hâlâ bilemeden içeride yatıyor…
***
Güneş görmeleri engellenenler ülkesi bu ülke, AKP iktidarının Türkiye’si!
Mustafa Balbay 1038 gündür tutuklu. 314 gündür tek başına hücrede… İzmir milletvekili ama milli irade 210 gündür tutuklu.
Yalnız Balbay mı? Niceleri gibi; gazeteci, suçu siyaset yapmak, parti kurarak bu iktidarı eleştirmek olan Tuncay Özkan, Balbay’la at başı içeride, hücrede…
Bu ülkenin tek sol partisinin genel başkanı Doğu Perinçek, dört yıldır mahpus.
Kitap yazdı, gazetecilik gereği toplumsal kimi konuları işledi diye Ahmet Şık, Nedim Şener, Soner Yalçın ve Prof. Yalçın Küçük 310 gündür zindanda.
***
Gazetecilerin tahliye taleplerini reddeden mahkeme kararından sonra olayı yorumlayan tek kalem. Vatan’da Ruşen Çakır.
Yazısının başlığı duygularımızı, yargılarımızı özetliyor: “Adalete değil, arkadaşlarımıza güveniyoruz!”
***
Dön dolaş aynı soru. “Ne olacak bu memleketin hali?”
Bir kez daha “durumu” özetleyelim: Ordu, medya, yargı, üniversite, devletin bütün kurumları AKP’lileşti.
Olanları ve olmaması gerekenleri engelleyecek güç; halkımızın bu olgulara yanıtı: Yüzde 50!
***
Namık Kemal’in “Vatan Mersiyesi” şiirindeki iki dizeyi anımsayalım: “Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini / Yoğ imiş kurtaracak bahtı kara mâderini.”
Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’na başlarken; “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini / Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini” dedi.
Bu iki dizeyi günümüze uyarlayalım: “Demokrasinin bağrına AKP dayamış hançerini / Bulunur kurtaracak demokrasinin bahtı kara mâderini.”
Ama ordudan medyaya kurumların AKP’lileştiğini ve çaresizliği yansıtan tabloya bakarak soralım: Kim?..

Cüneyt Arcayürek
Cumhuriyet
Devamı..…

Cahiliye çukurunda ölüme oturmak!..

Pazar, Ocak 08, 2012 |

Yağmur hiç bu kadar hüzünlü yağmamıştı... Rüzgâr albenisini yitirmiş bir serinlikte yağmur damlalarını genç kızın saçlarına savuruyor; hüzün, kanatları ıslanmış bir kelebeğin sersemliğinde yolunu arıyordu!.. Hava soğuktu ve o, toprak zeminde otururken ayakları çıplak, elleri bağlıydı...

İçinde korkunun dev dalgalarıyla boğuşan bir endişe vardı ve bu giderek yok olmaya hapsedilmiş bir paniğe dönüşüyordu...

Kürekteki toprak başının önünden savrulurken o, hem soğuktan hem de biçareliğin ürkekliğinden titriyordu... Kazma toprağa her değdiğinde alçakça hazırlanan sona bir adım daha yaklaştığını hissediyor, tutulmuş dilinden yırtık bir haykırışı koparmaya çalışıyor, ne yazık ki başaramıyordu!..

Sanki gökyüzünün bütün bulutları; nefesini gözün gözü göremediği bir sis dalgasına dönüştürüyor ve bağırsa da kimsenin duyamayacağını sanıyordu!..

Hani baş gövdede dursa da, akıl başka yerdedir ya!.. Hani yaşamı boğan bir karabasandan kaçayım derken bir belirsizliğin derinliğinde yol alır ya insan?.. İşte öylesine kayıp, öylesine çaresiz ve öylesine kimsesizdi!..

Niye dünyanın bütün kahpelikleri ikiyüzlülüğün ortasında; bir kandilin ömrü kadar namus taşırdı da!.. Niçin onun yalnızca mum ışığının görebildiği körpe bedenindeki asalet ahlaksızlıkla suçlanırdı?..

Niçin ahlak abidesi olduğunu sananlar kirli bedenlerini kucaktan kucağa transfer ederken, o platonik bir bakış yüzünden barbarlığının en masum mahkûmu olabilirdi!..

İnsanlık izindeyken!..

Ölümü beklerken o zavallı kız, aklından “suçum ne?” diye geçirdi... Bir insana biçilmiş kısa ömrün aceleciliğinde ne kadar çok canlı görebilirim diye baktı çevresine ve ne kadar çok nefes alabilirim diye isyan edip durdu!..

En çok da annesini aradı gözleri, civcivlerle oynayan tavukları izlerken... O da yoktu ve ihtimaldir ki, törenin prangasıyla bir köşeye hapsedilmişti!..

Kazma ve kürek bir tarafa atıldığında o, Nemrut Dağı’ndaki devasa heykeller kadar donuktu ve sürmeli gözlerindeki kara öfkeyi merhametin izne çıktığı iki suratın tam ortasına kilitlemişti!..

Cellatlar hiç de yabancı değillerdi... Şeklen insandılar ama belli ki kalp yerine taş, kan yerine öfke taşıyorlardı!.. İki yaratık kümesin kerpiç duvarına yaslanmış o çaresiz kızı kollarından tutup 2 metrelik çukurun önüne getirdiler!..

Hiç ama hiç kimse yoktu çevrede ve belli ki sadece merhamet değil, insanlık da gitmişti dönüşü belli olmayan izinlere!..

Yağlı bir ilmiğin en acı merhabasına muhatap olacak suçu belirsiz bir adam, kurşuna dizilmeyi bekleyen esir bir asker ve giyotinin paslı ışığına son bakışını fırlatan çaresiz köleler gibiydi artık!..

Son kez cellatlarının yüzüne odaklandı... Suçsuzluğunu kanıtlayamayan biçareler olur ya hani... Pis uğruna giderken ölüme bir umut, o an bir kurtarıcı arar ya insan!.. İşte öylesine çaresiz, öylesine mazlum, öylesine aciz baktı feodal canlıların kan çökmüş yüzlerine!..

Kara toprakta çığlık!..

İki yaratık kollarından tuttukları gibi attılar genç kızı o ölüm çukurunun çamurlu zeminine!..

Genç kız çukura düşer düşmez, yaşarken ölmenin ne olduğunu anlayıverdi... İşte o an... kahrolmanın yüreklerde acı gazellere dönüşüverdiği o an, bir tek şey düşündü; ben niye bu coğrafyada doğdum ve niçin bir kadın olarak dünyaya geldim?..

Toprak bulaşmış saçları rutubetin titreten zeminine bulaştığında, birbirine sarılmış kınalı ayaklarının balçığa bulaşmış kızıllığına baktı... Dehşete kapılmış gözlerini yukarıya kaldırmaya fırsat bulamadı ki, küreklerden topraklar savruldu duvarlara vurduğu başına!..

“Anaaaa!..” diye işte ancak o zaman bağırabildi ama artık çok geçti!.. İki kişi işlerini çabucak bitirme telaşındaki canilerin acımasızlığıyla ardı ardına savurdular kara toprağı çukurdaki canın üzerine!..

Toprak çukura doldukça kanadı zifte bulaşmış bir martının telaşıyla çırpınıp durdu genç kız!..

Artık gözyaşları ve haykırışı o iki metrelik çukurun içinde toprağın eziciliğine yenik düşüyor, bağlanmış elleri, takatsız kalan canın son çırpınışına sitem ediyordu!..

Çukur yarıya kadar dolduğunda ve de toprak altında kırmızı entarisinin son parçası göründüğünde, candan bir belirti de yoktu artık garip ölümde!..

Barbarlığın son adresi!..

Bu trajik olay kız çocuklarının diri diri gömüldüğü “cahiliye dönemi”nde değil, 21. yüzyılda; Kommagene Uygarlığı’nın merkezi olan Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde yaşanmıştı...

Medine Memi adlı 16 yaşındaki genç kız, kırk gün önce gizemli biçimde ortadan kaybolunca yurttaşlar olayı polise bildirmiş ve 2 Aralık 2009’da bir kümesin altında yapılan kazıda genç kızın cesedi oturur vaziyette bulunmuştu!..

Herkes bunun artık sıradanlaşmış bir töre cinayeti olduğunu sanmıştı... Polis genç kızın vücudunda darp izine rastlamayınca soruşturmayı derinleştirmişti.

Medine’nin cesedine, Malatya Adli Tıp Kurumu’nda mikroskobik inceleme yapılınca gerçekler tüm çarpıcılığıyla ortaya çıktı. Medine’nin elleri bağlı ve canlı olarak toprağa gömüldüğü belirlendi!..

Adli Tıp uzmanları, mide ve ciğerlerinde toprak olduğu saptanan genç kızın kanında ilaç veya uyuşturucuya rastlamadı. Medine’nin gömüldüğü sırada bilincinin de açık olduğu anlaşıldı!..

Medine’nin babası Ayhan Memi ile dedesi Fethi Memi cezaevinde... Genç kızı “erkeklerle konuştuğu” iddiasıyla canlı olarak toprağa gömmekle suçlanan zanlılar, bu barbar eylemle ilgili konuşmaktan kaçınıyor!..

Laikliğin son yıllarda hiç olmadığı kadar hırpalanması, şeyhlik ve ağalık kurumunun politik rant uğruna kışkırtılması, gericilik ve bağnazlığın hortlatılması, tarikat ve cemaatlerin Doğu ve Güneydoğu’da ısrarla büyütülmesinin de bu vahşi cinayetlerde çok büyük payı bulunuyor!..

Söyler misiniz, acaba bu ülkenin, son 6 ayda 359 kadının öldürüldüğü, 21’inin asitle yakıldığı, 7’sinin de “canlı olarak gömüldüğü“ Pakistan’dan ne farkı kalıyor?.. (5 Şubat 2010)

OKURLARA: Bu öyküyü 2 yıl aradan sonra niçin mi yayımladım?.. Çünkü yine Kâhta yine Aralık ayı yine vahşet!.. Aile içi şiddet nedeniyle polise sığınan 21 yaşındaki Hacer, 28 Aralık 2011 günü Kâhta’da, 3 polisin arasında koruma altındayken, iki kardeşi tarafından bıçaklanarak katledildi!

Mehmet Faraç
Aydınlık
Devamı..…

CHP neden ordusuna karşı?

Pazar, Ocak 08, 2012 |

İsmet Paşa partisinin başındayken onu suçlamak isteyenler şu söylentiyi yayarlardı: “CHP+ Ordu= İktidar.” Paşa ordusuna karşı hiçbir zaman vaziyet almaz, bu söylentilere gülüp geçerdi. Bilirdi ki: “TSK’yı siyasetin dışında görmek Atatürk ve onun en kutsal görevidir.” Her seçim döneminde bu sav ortaya atılır ve İsmet Paşa ve partisi her seçimde muhalefette kalırdı.

Bu durum, 22 Şubat darbe girişimi sırasında gündeme getirildiğinde, İsmet Paşa onlara gösterdi ki: “Meşru ve yasal olmayan her darbeye karşıdır”. Paşa’nın Başbakanlığı sırasında darbe hazırlığı içinde olan Talat Aydemir ne zaman ki, harekete geçti ve Aydemir’in tankçı subayları Ankara radyoevini ele geçirdi, Paşa kim olursa olsun demokratik sisteme karşı gelen askere de karşı çıktı. O kış günü Etimesgut’ta bulunan radyo vericisinden ulusuna bu harekete karşı durulması gerektiğini söyledi ve harekete geçti. Macera durduruldu ve Talat Aydemir ve arkadaşları bir defaya mahsus emekli edildi.

İsmet Paşa o hareketten sonra bizi Başbakanlık’ta toplayarak darbecileri neden sadece emekli ettiğini şöyle açıkladı:

“Atatürk ve ben, askeri üç şeyden uzak tuttuk. Siyaset, beyaz baldır ve sarı altın. Ancak bu demek değildir ki, üniversite öğrenimi görmüş, elinde mitralyöz tutan subaylar siyasette fikirlerini söyleyemeyecek, onlara karşı durulacak ve asker suçlanacaktır.”

Ordusunu yerden yere vuranlar

12 Mart’ta TSK’nın muhtıralı müdahalesi karşısında neden vaziyet almadı? Bunu İsmet Paşa’ya sormuştum. Şöyle demişti:

“-Önce iktidarda ve Başbakan değildim. Sonra Parlamentonun açık kalmasını istiyordum.” Tartışılabilir ama yadsınamaz.

Başbakan Demirel de şöyle diyordu: “Benim başka ordum, topum tüfeğim yoktur ki, karşı durayım.” 21 Mayıs’ta Aydemir bir kez daha aynı hareketi tekrarladığında Başbakan olan İsmet İnönü onu yargıya teslim etti.

CHP o yıllardan beri ordusuyla iyi geçinmeye devam etti. Seçim kaybetti ama Generalleriyle savaşa girmedi. Baykal haklı olduğu dönemlerde askeri hatta Genelkurmay Başkanını eleştirdi, ama asla hakaret etmedi.

Yeni CHP Genel Başkanı şuna inandırılmış: “Ordunu kötüler ve ordunun karşısında olursan oy alabilirsin!” Yanlış bir anlayış.

Kılıçdaroğlu Genel Başkanlığa gelir gelmez CHP’nin sadece ekseni kaydırılmadı, aynı zamanda Genel Başkan “27 Mayıs hareketinden utandığını” söyleyerek işe başladı. Sonra Dersim olayında ön alarak Atatürk düşmanlığını körükledi. Kemalizmi bir ideoloji değil, sadece kendi adı sandı. Yeni CHP bugün seçim olsa en çok % 20 oy alabilecek küçük partilerden biri oldu. Yandaşları ya sustular ya da askere saldırana hem yardım ettiler, hem de nerede? Atatürk’ün Meclisi’nde. Örgüt ayakta, Pazartesiden başlayarak Yeni CHP ve onun Başkanı hakkında imza toplayacak ve kurultay isteyecekler. Bu hareketin başında kim olursa olsun umalım ki; Cumhuriyeti ve bu onurlu orduyu koruyacaktır ve Atatürk’ü Dersim’de katliamcı, Ermenileri soy kırıma tabi tutan bir diktatör olarak değil, faşist değil, Kemalist bir lider olarak görecek ve ona karşı hücumlara dik duracaktır.

En ağırıma giden nedir bilir misiniz? Kılıçdaroğlu’nun Atatürk’ün koltuğunda oturmaya devam ederek, Türkiye’yi maceraya, belki de savaşa sürüklemek isteyenlere karşı çıkmak yerine, kendisini iktidar alternatifi olarak görüp AB’ye hulus çakması, ABD’ye ve elbette emperyalizme bağlılık mesajları göndermesidir.

Bu en ağır bir vebaldir. Hem de öyle bir vebal ki Kılıçdaroğlu’nun omuzları bu vebali asla kaldıramaz.

Kurtul Altuğ
Aydınlık
Devamı..…

Hedefte 5 Genelkurmay Başkanı var

Pazar, Ocak 08, 2012 |

PKK’nin tanık, TSK’nin de sanık yapıldığı Ergenekon soruşturması süreci, aşağıdan yukarıya tırmandırılarak Genelkurmay Başkanı’na kadar vardırıldı.

Em. Org. İlker Başbuğ’un tutuklanması, Ergenekon’da bir Genelkurmay Başkanı’nın ilk defa tutuklanmasından daha çok, onun şahsında TSK’nin tümden terör örgütü diye suçlanması bakımından önemli...

Bu ilk olma durumunun, tersinden de bir ilk oluşturmasını ve Türk Ordusu’nun “hukuka saygı” diyerek ABD tertibine direnilemeyeceğini öğrenmiş olmasını arzuluyoruz. Zira ABD, operasyonu Başbuğ’da durdurmayacak!

Aydınlık uyarmıştı

Aydınlık arşivini açalım:

Tarih, 31 Ağustos 2008. 1102 sayılı Aydınlık dergisinin kapağı şöyle: “5 Genelkurmay Başkanı Ergenekon’la suçlanıyor.“

Devam edelim... Tarih, 5 Temmuz 2009. 1146 sayılı Aydınlık dergisinin kapağı günümüze ışık tutuyor: “Fethullahçı Gladyo’nun ‘8. darbe’ senaryosu sahnede! Hedef Org. Başbuğ.“

Kısacası, saldırı açık açık geliyor ama Türk Ordusu, “hukuka saygı”da mevzileniyordu.

Genelkurmay Başkanları neden hedef?

ABD’nin hedef aldığı Genelkurmay Başkanları Org. NecipTorumtay, Org. İsmail Hakkı Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Org. Yaşar Büyükanıt ve Org. İlker Başbuğ’du...
Birincisi yaşamını yitirdi; ABD, beşincisinden başladı.

Peki bu komutanlar neden ABD’nin hedefiydi?

Org. Necip Torumtay, Cumhurbaşkanı Özal’dan gelen Irak’a girme emrini uygulamamak için istifa etmişti.

Org. İsmail Hakkı Karadayı döneminde Türk Ordusu, Kuzey Irak’a, yani ABD’nin egemenlik alanına 35 bin askerle girdi ve kukla devleti büyük oranda dağıttı! Harekâtın düzenlendiği Mart 1995 tarihi, aynı zamanda TSK’nin ABD’ye silahla direnmeye başladığı tarihtir.

Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Ocak 2002’de dost-düşman tarifi yapmıştı: “Bir taraftan soğuk savaşın eski düşman ülkeleri ortak çıkarlar için işbirliği yaparken, diğer yanda yıllarca dost ve müttefik olduğumuz ülkeler, Türk ulusunun bekaasına yönelik terörizme destek verdiği görülebilmektedir.”

Org. Yaşar Büyükanıt ise ABD’nin terördeki rolüne dikkat çekmişti: “ABD Kuzey Irak’a konuşlanırsa, terörü de beraberinde getirebilir.”

Org. İlker Başbuğ, Irak’ın kuzeyinden gelen tehdide karşı İran’la işbirliği konusunda şunları söylemişti: “İran’la koordineli vurduk, gerekirse yine yaparız. İran’la istihbarat paylaşıyoruz. Onlar harekâta başladığında, biz de yapıyoruz. Bilgi de paylaşıyoruz. Sınırın İran tarafından onlar, Türkiye tarafından biz operasyon düzenliyoruz.”

Beş Genelkurmay Başkanı, toplamda tehdidin kaynağını saptamış ve tehdide karşı bölgesel işbirliği içine girmişti. Kısacası, beşinin toplamı, ABD’ye karşı İran’la ve diğer komşularla ittifakı temsil ediyordu.

Kurmay zaafı

Ancak son iki Genelkurmay Başkanı döneminde ciddi zaaflar oluştuğunu da söylemeliyiz. Bu dönemde TSK, PKK’ye karşı ABD’yle “ittifak” çizgisine girdi, anlık istihbarat paylaşımı adı altında terörizmle mücadelenin en kilit unsurunu “müttefikine” teslim etti! Dahası, ABD’nin Avrasyacı subaylara karşı başlattığı tertibi, “hukuka saygı” diyerek izledi.

Em. Org. İlker Başbuğ’un mahkemedeki savunmasında hâlâ “ben hep kanunların çizgisinde oldum” demesi, kurmay zaafının sürdüğünün göstergesidir.

Teğmenini teslim eden Genelkurmay Başkanı’nın generalini de koruyamadığı bir sürece dönüşen bu soruşturma, gelip en sonunda TSK’nin komutanını da esir aldı.

Esir diyoruz, çünkü bunun bir Türk-Amerikan savaşı olduğunu ve Türk subaylarının teker teker savaş dışı bırakıldığını görüyoruz. O savaş bugün Kuzey Irak cephesinde yoğunlaşmıştır; Suriye, Ermeni meselesi ve Kıbrıs cephelerinden de desteklenmektedir. Türkiye, bölünme anayasasıyla, milli devlet olmaktan çıkarılmak istenmektedir.

Türk Ordusu şu gerçeği unutmamalı: Milli devletler, orduları direndikçe vardır. SSCB, Rus Ordusu direnmediği için dağıldı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık
Devamı..…

Fazıl Say yazdı:"Neden Hayyam?Neden Hazerfan?Neden Nazım?Neden Altıok?"

Pazar, Ocak 08, 2012 |

5 yaşımdan beri beste yapmaktayım.
Piyanoya başladığımdan beri...
5-10 yaşlarım arası, rahmetli Mithat Fenmen hocam,bana her dersten önce doğaçlama yaptırırdı; "istediğini çal şimdi, anlat!" , ben kafaya göre çalmaya başlardım, hoca sorardı; "Bugün ne gördün? Okulda? Sokakta? Oyunda? Anlat piyano ile.."
*
"Anlatmak" ve "Hayallere dalmak" benim icracılığıma da , besteciliğime de tüm hayatım boyunca damga vurmuştur. Anlat(a)madığım zaman mutsuzumdur.
*
Bestelerinin konusunu hep kendim seçtim. Beni etkileyen olaylar, mekanlar, ve kişiler...

(İcracılıkta da insanın kendisi çok vardır, yan odadan gelen sesler gibi, Mozart'da çocukluk anıları, şarkılar,şarkılamak, müziğindeki aşk, Beethoven çalarken yaşam mücadelesi,umut, dostluk, hınç,Bach çalarken , evren, tanrı,son sözlük...Yorum subjektif olmalıdır, yoksa bir icra sadece notalardan ibaret olur ve tatsızdır)
*
Beni etkileyen mekanlar dedim, bestelerimde, 1.senfoni mekanim aşk-nefret şehrim; İstanbul Senfonisi,2. senfoni mekanım dertli güneydoğu ,dertli ortadoğu, en tutkulu eserim "Mezopotamya", yıllar önce 1994'de yazdığım ilk piyano konçertosu ,"İpek yolu", 2001'deki ikincisi devamı gibi: "Anadolu'nun sessizliği" , 2006'daki bale müziği Patara,İki yıl sonra iki gitarın anlattığı bir "likya prensesi", Keman- Piyano sonatındaki veya Cello -Piyano sonatındaki Anadolu gezintileri.
Beni etkileyen olaylar dedim, anne babamın, ve de sonra kendimin boşanmasını anlatan yaylı dörtlü, artık çağdaş piyano repertuvarında bir kült olan Aşık Veysel'in ve kendimin ortak yalnızlığı "kara toprak" ve İsmail dede Efendi'den esinlenme,2010'daki 3. piyano konçertosu- içimizdeki cenneti ve yangını anlatan- "Nirvana yanıyor",2007'de harem dünyasına yolculuk ,keman konçertosu "Harem'de 1001 gece", ve tabi gecen yıl ki Alevi dedeler rakı masasında" matrak, sorgulayan, soran...
*
ve beni etkileyen kişiler, Oratoryolar dönemi 2001-2003, iki oratoryo ardı ardına, Nazım Oratoryosu , ve Metin Altıok ağıtı...
İkisi de, büyük şairler, büyük düşünürler , büyük hocalar, büyük dostlar çoğumuzun hayatında. Hep mutlu olmuşumdur, antik tiyatrolarda Nazım çalarken 200 kişinin arasında,en unutamadığım , en romantik, anılarımdır o konserlerim...
Klarnet konçertosu "Hayyam".
Biricik Hayyam. Yaşayan, yaşatan, soran, tanrıyı, dini, cenneti ve cehennemi sorgulayan,bilim ve ilim insanı Hayyam. Muhimdir hayatımızda.
Bir Mevlana sevgisi, döneminden geçilmektedir şu 2010'lu yıllardaki Hayyam onlara ters gelmektedir, bilirim, herkes , bir şeye yaranmak uğruna, Mevlana ile ilgili bir şey yapmakta, ve sürekli Mevlana alıntılamakta.
Hayyam, yaranmak için değildir. Hayyam fazla gerçek kalır, fazla sert kalır , fazla şarap içer...
Ve ney konçertosu, Hezarfen,enteresan bir adam, uçan insan, uçmak istemek, uçmak, kendini Galata kulesinin tepesinden boşluğa bırakacak kadar cesur olmak, çelebi olmak, örnek olmak, bilime inanmak, kimsenin yapamadığını yapmak...İnanç asıl bu...
Değil mı?
Bugün ne gördün? Sokakta? Oyunda? Anlat ... Anlatmaya başla...

Fazıl Say
Odatv
Devamı..…

Gülen Cemaati Polise, Yargıya ve AKP'ye Sızdı

Pazar, Ocak 08, 2012 |

12 Haziran seçimlerinden önce Batı basınında AKP alehtarı bazı yazılar çıkmış, bunlardan biri için de Başbakan Erdoğan “Kılıçdaroğlu’nun küresel çetelerin projesi olduğu anlaşıldı” demişti. Ama Le Monde’un İstanbul muhabiri Guillâume Perrier’nin 8 Haziran tarihli yazısı Türk medyasında kendine yer bulamamıştı. Çünkü Perrier, bu yazıda Türkiye’nin son on yılının ekonomik-siyasi bir analizini yapıyor ve Gülen Cemaatini de bu süreçteki yerli yerine oturtuyordu. Yazıyı okuyunca, Ekrem Dumanlı’nın bu tür yazıları neden “Global Ergenekon” diye nitelendirdiğini daha iyi anlıyorsunuz. “Gölgedeki Tarikat Kardeşliği” başlıklı yazıyı tam metin olarak okurlarımıza sunuyoruz. (GUİLLÂUME PERRİER’NİN SİLİVRİ’DE TUTUKLU ARKADAŞLARIMIZ DOĞAN YURDAKUL İLE YAPTIĞI RÖPORTAJ İÇİN TIKLAYIN)

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendi yönetimine bağlı kalarak, televizyon ekranlarını işgal ederek, Türkiye’yi sadece kendinden bağsettirerek seçim kampanyasını tekeline aldı ve 12 Haziran seçimlerinden sonra ülkeye dört yıl daha lider olmayı hedefliyor. Ama onun gölgesindeki güçlü sosyodinsel bir lobi olan Fethullah Gülen cemaati de bütün ağırlığını AKP’nin iktidarını sürdürmesi için koyuyor. Cemaati iyi tanıyanlardan akademisyen gazeteci Mehmet Altan şunları hayret ederek yazıyor: “Bu kampanyada bütün liderleri ve üyeleriyle AKP için alanlardaydılar, mitingler düzenlediler. Belki de partiden daha fazla çalıştılar.”

Türk İmam Fethullah Gülen tarafından kurulan hareketin Türkçe konuşulan ülkelerde 3 milyon üyesi ve 10 milyon sempatizanı olduğu hesaplanıyor. Bunlardan 100 kadarı geçen parlamentoda milletvekiliydi. Türk bürokrasisine sızdığından, polisi ve yargı aygıtının bir kısmını kontrol ettiğinden şüphelenilen cemaat, iktidar katındaki etkisini sabırla genişletiyor.

Milletvekili adayları arasında cemaat üyesi olduğunu açıkça söyleyecek çok az kişi var. Cemaatin dış ilişkilerinden sorumlu Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı yöneticisi Cemal Usak “Fethullah Gülen’e çok yakın olan iki kişi var” diyor. Bunlardan biri İzmir’den listenin seçilebilecek bir yerinde olan 65 yaşındaki İlhan İşbilen.

Diğeri ise İstanbul’da aday listesinin yedinci sırasında olduğu için seçilmesine garanti gözüyle bakılan Muhammed Çetin. İngiltere’de eğitimini tamamladıktan sonra Orta Asya’daki cemaat okullarında ve İstanbul’daki Fatih Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Muhammed Çetin daha sonra ABD’de kurulmuş paravan bir vakıf olan Dinlerarası Diyalog Enstitüsü’nü yönetti. Hareketin medyatik vitrini olan Zaman Gazetesi’nde yazarlık yaptı, aynı zamanda “Sınır Tanımayan Sivil Hizmet” adlı ve Gülen hareketini sosyodinsel bir yardımlaşma hareketi gibi gösteren bir methiye kitabınında yazarıdır.

1970’lerde Nurculuk akımının içinden çıkmış biz vaiz olarak Fethullah Gülen’in çevresinde oluşan bu hareket sonraki yirmi yıl içinde siyasal iktidarın perde arkasında gelişti. Çoğunluktaki partinin rengi ne olursa olsun Türk devleti, Orta Asya’da bağımsızlığını yeni kazanmış Türki etkin olan bu “Türk misyoneri” ağını 1990’lardan beri kullanıyor.

Defalarca Başbakanlık yapmış olan Ecevit’in, Fethullah Gülen ile dostluk bağları vardı. Güçlü, organize ve farklı olan bu Müslüman ağı ordunun ve ona bağlı olanların hızla şüpesini çekti. Ve 1999’da Gülen’e karşı bir ceza davası açıldı. Sonuç olarak bu dava, onu halen oturmakta olduğu ABD’ye sürgüne gitmek zorunda bıraktı. Onun yokluğunda “hocaefendi” müritleri sanayide, bankacılıkta, medyada, üniversitelerde ve hastanelerde cemaat kardeşliğini geliştirdiler. 2003’ten itibaren Ankara’daki iktidarda kardeş bir parti olan AKP vardı. Ve askeri tehdit uzaklaşmıştı. Zaman gazetesi ve Samanyolu kanalı tarafından desteklenen ve “Ergenekon Davası” adıyla en üst düzey subaylara karşı hükümete komplo kurma suçlamasıyla bir dizi gösterişli dava açıldı ve bu davalar bugün Gülen’e rövanş alma fırsatı sunuyor.

Ekonomik planda, Türkiye’nin 2004’ten beri güçlü bir ekonomik gelişme göstermesi, dini hareketin dokusunu oluşturan ve bütün dünyadaki okullarını finanse eden taşralı küçük patronların işine yaradı. Gülencilerin 2005’ten beri kendi patronlar örgütü var, 30 bin üyesiyle, 30’u ülkenin en büyük 200 kuruluşu arasında olmasıyla bu iş adamlarının ticaret ağı küçümsenmeyecek güçtedir.

TÜSKON, örneğin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Ekonomi Bakanı Ali Babacan’ın tüm yurtdışı gezilerini denetimi altında tutuyor. Gittikleri yerlerdeki bir Gülen okulunu ziyaret mutlaka programda yer alıyor. Türkiye’nin en aktif dış politikaları da cemaatin fikirlerinin rehberliği altında. Türkiye ile ilgili analizler yapan Gareth Jenkins şunların altını çiziyor: “Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu harekete çok yakındır ve dış politikanın bazı yönelişlerine, örneğin Afrika açılımına yakından bakıldığında Gülen cemaatinin çıkarlarıyla örtüştüğü görülür.

Sonuç olarak bu sosyo dinsel hareket, on yıldan fazla bir zamandır ülkenin kilit kurumlarına eğitmenlerinin ve imamlarının sızması stratejisini izliyor.” Jenkins şunu da ekliyor: “Fethullah Gülen hareketiyle polis arasındaki bağları araştıran iki gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener’in Mart ayında tutuklanmaları, cemaatin yazarları susturma arayışında olduğu hakkındaki kuşkuları arttırdı. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı da terörist bir grupla ilişki suçlamasından önce Gülen hareketinin polise sızmasını açığa çıkarmıştı. İstanbul’daki bir entelektüel bize “Bu canavar yaratan bir Frankestein’dır” dedi.

Fethullah Gülen cemaatinin AKP’ye desteği açıkça belli olmuş olsa bile, bununla çelişkili olarak Erdoğan ile ilişkileri dalgalanmalı halini sürdürüyor. Cemaatin beyin takımı Başbakan’ı fazla güvenilir bulmuyor. Mehmet Altan “aralarında anlaşmazlık var” diyor. Gareth Jenkins bu görüşe şunu ekliyor: “Erdoğan çatışmalarla amaca ulaşmaya çalışıyor, buna karşılık Gülenciler en azından söylemlerinde diyalogu teşvik ediyorlar ve hesaplarını uzun vadeli yapıyorlar.”

Fethullah Gülen’in sağ kolu olan Hüseyin Gülerce, Zaman’daki yazısında AKP’yi desteklediğini ve seçimlerde Anayasa’yı değiştirmeye yeterli sayı olan 330 sandalyeyi kazanmasını arzuladığını yazdı.

Guillâume Perrier
Le Monde
Devamı..…

Popüler Yayınlar

Arşiv