Güngör Mengi yazdı:"Adalet çığlığı"

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Adalet, çığlıklar halinde talep edilen bir özlem haline geldi. Çünkü çağrılar karşılık bulmuyor.

Türkiye’de dün en doğru sözü Kılıçdaroğlu söyledi.

“Özel yetkili mahkemeler kalkmadığı sürece bu ülkeye demokrasi gelmez” dedi.

Düşmana niçin taarruz edilmediğini soran komutana topçu subayı “Efendim birinci sebep barut bitti..” diye başlamış.

Komutan “yeter” demiş, gerisini dinlememiş.

Barut bittikten sonra konuşacak ne kalır?

Bütçe görüşmeleri sırasında CHP lideri Kılıçdaroğlu barutun bittiğine vurgu yapmak için yargının siyasallaşması sorununa özel bir ağırlık verdi.

Öteki ülke meselelerini değinme sayılacak sözlerle değerlendirirken hukuk ve adalet sorunlarını bir davacı gibi Meclis kürsüsüne getirdi.

CHP lideri İzmir mitinginde Yargıtay’a seçilen yeni üyeleri militan, yüksek yargıyı da iktidarın arka bahçesi diye nitelemiş, bunun üzerine HSYK Başkanı yargı camiası olarak Kılıçdaroğlu’dan özür dilemesini beklediklerini ifade etmişti.

Özür gerekiyor ama...

Kemal Kılıçdaroğlu kendisinden özür bekleyen yargıçlara seslendi önce:

“Dünyanın hangi ülkesinde parasız eğitim istiyoruz dediği için üniversite öğrencileri 19 ay hapis yatar?

Dünyanın hangi ülkesinde bir milletvekili hakkında hükümeti eleştirdiği için fezleke hazırlanır?

Bana bir örnek göstersinler; basılmamış kitap hakkında yasak getirilsin.

Bana o yargıçlar söylesinler; aranan bir insan hâkime gelecek de kaçacak diye tutuklanacak.

Böyle bir anlayış olabilir mi; Çin’den daha fazla gazeteci bizde tutuklu...”

CHP lideri HSYK’yı da, iktidarı hoşnut edecek şekilde hareket etmeyen hâkim ve savcılara ceza uyguladığı ve sürgün ettiği için eleştirirken “yargının militanlaştığı”na dair iddiasına delil olacak örnekler sıraladı.

Özel yetkili mahkemelerin “güçlünün hukuku”nu temsil eden “operasyon mahkemeleri” olduğunu iddia ederek “Asıl onlar benden ve adalet isteyen herkesten özür dilemek zorundadır” dedi.

Anlamlı sessizlik

Hiçbir iktidar grubu, ana muhalefet liderinden gelen böylesine zehir zemberek eleştirileri sükûnet içinde dinlemeye katlanamaz.

Dün bir istisna yaşandığını hissettim.

AKP milletvekillerinin sabırlı dinleyici duruşları, umut verici bir işaret olabilir mi?.

Adalet ve özgürlüğün gasbından dolayı suçlanmayı kimse istemez.

İktidar milletvekili olmanın hiçbir avantajı böyle bir vebali taşımaya değmez.

Görüntü, yargıdaki militanlaşmadan kaynaklanan fenalıkların AKP’nin Meclis grubunda azap oluşturmaya başladığını düşündürüyor.

Lider kadro patlama olmasını beklemeden adalet talebini cevaplamalıdır.

Futbolda şike suçlarına verilen cezaları ağır bularak Cumhurbaşkanı’nı harcamayı göze alabilen iktidar milletvekilleri, özel yetkili mahkemelerin yarattığı adalet faciaları karşısında uzun süre tepkisiz kalamaz.

Bugüne kadar bile kalmamalıydı!

Özel yetkili mahkemeler ve savcılar, en masum demokratik talepleri seslendiren insanları bile “örgüt üyesi” suçlaması ile zindana atıp orada unutuyor.

Artık bitsin bu kitlesel işkence.

Çünkü ülke bu gidişle yakın bir zamanda demokrasi ve adalet isteyen insanların özlemlerini birleştirdikleri büyük bir suç örgütü görünümünü alacak.

Ayıp, yazık, günah değil mi?

Güngör Mengi
Vatan
Devamı..…

Ahmet Takan yazdı:"Tayyip Erdoğan da ihaneti tadacak!.."

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın tam ortasında kalanlar ne kadar “hava gayet iyi”, “telâşlanacak bir şey” yok havası yaymaya çalışsalar da nafile!..
AKP’de yarılma giderek derinleşiyor. En son İsrail krizinde, iki lider arasında kapalı kapılar ardında yaşanan kapışma da büyüktü ama hiç ortalığa dökülmemişti.
“I mean” Abdullah Gül ile “one minute” Tayyip Erdoğan artık yolları ayırmanın eşiğine geldi. Burada en dezavantajlı durumda olan Tayyip Erdoğan. Çünkü Başbakan’ı hasta yatağında yakaladılar.
Erdoğan’ın sağlık durumu ile ilgili bilgileri en yakınından günü gününe takip ediyorum. Başbakan, aralarında Ankara’nın kanser hastalığı alanında dünyada söz sahibi hocalarının da bulunduğu, bir uzman heyet tarafından sürekli kontrol altında tutuluyor. “Hocalar” kendi işlerini bile ikinci plana itmiş durumda. Kaynağından aldığım bilgiye göre Erdoğan’a konulan “kolon kanseri” teşhisi daha ilk evresinde. “Hocalar”, kanser teşhisinin ilk aşamada yapılması ve hemen müdahale edilmesinden dolayı memnunlar. Her gün yapılan kontroller ve çalışmalar, hastalığın süratle yayılmasının önüne geçilmesi ve Başbakan’ın bir an önce ayağa kaldırılması yönünde. “Hocaların” en büyük sıkıntısı ise Tayyip Erdoğan’ın sabırsızlığı ve “bir an önce Ankara’ya dönme” isteği.

***

Amerikan matbuatından öğrendiğimiz haberler de gelişmeleri doğruluyor:
“ABD Başkan Yardımcısı Biden, görüşme sırasında Erdoğan’ın danışmanlarının sık sık odaya girerek Başbakan’a, ’Doktorlarınız artık görüşmeyi bitirmeniz gerektiğini söylüyor’ yazılı notlar ilettiğini, buna rağmen Erdoğan’ın sohbeti sürdürdüğünü ifade etti.”
Tayyip Erdoğan’a bakan “Hocalar”ın en büyük destekçisi ise Emine Erdoğan. Anlatılana göre, Erdoğan’ı frenlemekte zorluk çeken “Hocalar”ın imdadına Emine Erdoğan yetişiyormuş.
İstanbul-Kısıklı’dan Ankara’ya dönelim.
Her ne kadar iktidardan beslenen taraftar kalemler panik havasını bastırmak için krizi küçültmeye ve “merak etmeyin önünde sonunda barışırlar” havasını yaymaya çalışsalar da, Ankara’ya “İkinci Ecevit sendromu” havası yayıldı bile.

***

Başta IMF olmak üzere, uluslararası ekonomi mahfillerinden gelen uyarı ve tehditler, Tayyip Erdoğan’ın en yakınında olan isimlerden hemşehrisi Hayati Yazıcı’nın yeni bir Hüsamettin Özkan’lığa soyunması. Bazı AKP’lilerin yanı sıra, CHP’den de çok önemli isimlerin Çankaya Köşkü trafiğini sıklaştırıp “istişarelere” ivme vermesi dikkatlerden kaçırılacakgibi değil. Bir de bunlara Erdoğan’ın hastalığı üzerindeki gizemin devam ettirilmesi ve devamlı, programların iptal edilip kafa karışıklığının giderilememesi eklenince içimden “bir tek Kemal Derviş’imiz eksik” demek geliyor.
Yalnızca bu olaylara değil, bölgesel ve uluslararası düzenlenen tezgâhlarla Türkiye’nin yeni bir tehlikeli viraja girdiği de aşikâr.
ABD, Irak’ı ikinci kez vurmadan önce 2001 yılında yaşadığımız krizleri ve “Ecevit sendromunu” hatırlayın. Biz gazeteciler, hastane kapılarında koşuşturmaktan helak olmuştuk. Fakat, esas amaca ulaşılmış, toplumda büyük bir travma yaratılmış ve AKP çorabı ustaca milletin başına örülmüştü.
O kara günlerin ayrıntılarına tekrar dalıp ruhunuzu iyice karartmak istemiyorum.

***

Sakın ha!..
Gazetelerdeki “Başbakan evinden telefonla partiyi tıkır tıkır yönetiyor” haberlerine kanmayın. Bu da ustaca yapılmış psikolojik operasyon. “Ecevit sendromu” nda da Hüsamettin Özkan çıkar kameralara pişkin pişkin gülümser, “Bülent Bey çok iyi. Hükümet çalışmaları gayet iyi gidiyor. Devlet tıkır tıkır işliyor. Sayın Başbakan’dan aldığım talimatları Bakanlar Kurulu’na götürüyorum” demez miydi?..
O zamanki koalisyon hükümeti teknoloji fukarasıydı. Ecevit hasta yatağında çok merak edildiği zaman canlı yayın için hastane kapısında 7/24 nöbet tutan yayın kuruluşlarına önceden saati ve dakikası haber verilir ve rahmetli Bülent Ecevit’e yarı perde arkasından zoraki gülümseme ile el sallatılırdı. Şimdi ne yapılıyor, bazı görüşmelerin ardından, Tayyip Erdoğan’ın bol makyajlı iki kare fotoğrafı servis ediliyor.
Bu kez, yeni büyük toplumsal travmanın tezgâhları (Ergenekon soruşturmasının yeri her daim sabit olmak üzere) tek boyutlu yürütülmüyor. MİT’çi Mehmet Eymür’ün servis edilen ifadeleri de kafaları oldukça karıştıracak cinsten. Erken uyarı sistemini çalıştırıp, Eymür’ün ilk gözaltına alındığı gün işin boyutunun, Süleyman Demirel ve 28 Şubat aktörlerine kadar dayandırılacağını yazmıştık.
Neyse esas söylemek istediğimize geçelim.
Kim gayri meşru işlere bulaşmışsa mutlaka ve mutlaka hak ettiği cezayı çeksin. Ama Eymür’ün ifadeleri ile esas yapılmak istenilenin, “katil devlet” algısının toplumun kafasına iyice yerleştirilmek olduğunu düşünüyorum. “Dersim özrü” de bu tezgâhın bir parçası değil mi?
Siyasetin derin dehlizlerinden yakalayabildiğim ipuçlarına göre yaşanacak kaostan yalnızca Tayyip Erdoğan değil, Kemal Kılıçdaroğlu da nasibini alabilir. Kılıçdaroğlu’na önerim; sadece Köşk’e girip çıkanlara değil, bazı sivil önderlerle sürdürülen “istişare” trafiğine de dikkat etmesi yönünde olacak.

***

Tayyip Erdoğan’a gelince...
Başbakan’ın ruh halini iyi-kötü bilirim. Hayati Yazıcı’dan çok, “yasayı aynen Köşk’e yollayın” talimatı verdikten sonra Bülent Arınç’ın “Yasayı tekrar Meclis’e getirmeye kimse cesaret edemez” sözü kendisine çok ağır gelmiştir. Tayyip Erdoğan, herkesin ortasında bile Bülent Arınç’a “Bülent Ağabey” diye hitap eder ve çok hürmet gösterir.
Ne diyelim?
Siyaset bu..
Tayyip Erdoğan da ihaneti tadacak.


Ahmet Takan
Yeniçağ
Devamı..…

'Dersimli' bir profesörün mektubu

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Prof. Dr. Eyüp S. Karakaş, “Dersim konusunda yazdıklarınızı büyük bir takdirle okudum” diyerek “Ben de özür istiyorum” başlıklı kendi yazısını gönderdi. Sütuna sığmayacağı için biraz kısalttım: “Sayın Başbakanımız devletin Dersim’de yaptıklarından dolayı özür diledi. Annem Tunceli’nin Çemişgezek, babam Hozat ilçesinde doğmuş, büyümüş. Ben de Çemişgezek doğumluyum. Yani ben Dersimliyim. Sayın Başbakanımızın devlet adına özür dilemesi elbette beni de ilgilendirir ama benden başkalarının da özür dilemesi gerekir. Kimler mi özür dilemelidir? Elbette Seyit Rıza ve onun gibi şakilere sahip çıkanlar ve onlar adına konuşanlar!
Ben Dersim olaylarını babaannem, babam ve annemden dinleyerek büyüdüm.
Devlete isyan eden asiler sadece askerleri katletmekle kalmamış, oranın sivil halkını da öldürmüşler ve zulmetmişlerdir. Babaannemin nahiye müdürü olan, Salih isimli kardeşinin oğlu Efendi’yi asiler kaçırmış ve daha sonra ‘gel çocuğunu geri vereceğiz’ diye köylerine çağırmış ve yolda pusu kurarak öldürmüşlerdir. Bu ölüm Hozat’ta büyük üzüntüye sebep olmuş ve aşağıdaki ağıt-türkü yakılmıştır. Bu türkü halen söylenmektedir:

Hozat’ta gezerdim bir fidan boylu
Görenler derdi kim bu aslan soylu
Sorana deyin ki Hamil’in oğlu

Varsın Hozat yansın ver veran olsun
Hozat’ın gençleri intikam alsın

Hozat’ın içinde okunur ezan
Ne kara yazmış ah alnını yazan
Hep Seyit Rıza’dır kavlini bozan

Yolumu kesenler yolundan kalsın
Büyüsün Efendi’m intikam alsın.

Diğer kardeşini de benzer şekilde öldürmüşler. Onun için de bir türkü söylenmiştir. O türkünün de sözleri şöyledir:
Atımı bağladım nar ağacına,
Perçemim dolandı gül ağacına
Gidin söyleyin benim bacıma
Nasıl dayanacak benim acıma.
Türküde geçen bacı, benim babaannemdir. Rahmetli babaannem bu olayları anlatır, türküleri söyler ağlardı.

***

Eşkıya işi o kadar azıtmıştır ki birkaç kere Çemişgezek’i basmış, karşı koymaya çalışanları öldürmüş ve kasabayı yağmalamıştır. Annem o günleri hatırlıyor. Kadınlar bir camiye toplanır eşkıya onlara bir kötülük yapmasın diye dua eder tespih çekerlermiş. Daha üç gün önce, o günlerde küçük bir kızın yanında öldürülen yüzbaşıyı, balta ile parçalanarak öldürülen askerleri, Fırat nehrini salla geçerken salın ipi kesilerek Fırat’ın azgın sularına terk edilen ve boğulan askerlerin hikâyesini anlatırken gözleri doldu.

Bu asiler köprüleri yıkmışlar, telefon tellerini kesmişler, nahiye müdürü, vergi tahsildarı gibi memurları öldürmüşler, karakolları basmışlar, subayları, astsubayları, erleri öldürmüşler. Halkın mal, can ve ırz emniyeti kalmamış. İşte bu ortamda askeri müdahale yapılmış ve suçlular ağır biçimde cezalandırılmış.

İkinci Dersim harekâtında maalesef bu asilerin yanında çok sayıda yerli halk da zarar görmüştür. Tabir yerinde ise kurunun yanında yaş da yanmıştır. İsyana iştirak eden aşiretler mecburi iskâna tâbi tutulmuş ve Anadolu’nun farklı bölgelerine gönderilmiştir.
Dersim isyanının Alevilikle, Kürtlükle ilgisi yoktur... Bu isyan tüm Dersim halkına da mal edilemez. Çok sayıda aşiretten sadece altısı bu isyana katılmıştır. İsyanın liderlerinden Seyit Rıza ise aslen bir Türk’tür. Kendisinin bazen Arap, bazen Kürt olduğunu söylemiştir ama mensup olduğu aşiret aslında bir Türk aşiretidir.
Bu hareket sonunda Tunceli’den tamamı son model 14 binden fazla silah toplanmıştır.

***

Dersim dosyasının açılmasını Cumhuriyet’in tasfiyesi projesi içinde değerlendirmek gerekir. Cumhuriyet’i koruyan tüm kişiler, kurumlar, topluluklar sindirilmeye, etkisizleştirilmeye veya Cumhuriyet’ten soğutulmaya çalışılıyor. ‘Sonsuza kadar koruma ve kollama’ kararlılığı ve direnci kırılmak isteniyor. İnsanlar hapse atılıyor, hatta öldürülüyor, bilgi kirliliği yaratılıyor; âdeta Cumhuriyet’ten intikam alınıyor.
Bu çerçevede sıra Alevilere gelmişti. Alevi yurttaşlarımızda Atatürk sevgisi ve Cumhuriyet sevdası her zaman var olmuştur. Cumhuriyeti koruma kararlılığını hiç yitirmemişlerdir. Dersim dosyası açılarak, Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten soğutulmaya çalışılıyor. Özetle Cumhuriyet savunmasız bırakılmak isteniyor. Geçmişte bazı oyunlara gelmeyen Alevilerin bu oyunu da bozacağına inanıyorum.”

Arslan Bulut
Yeniçağ
Devamı..…

Esfender Korkmaz yazdı:"Hükümet memurun hakkını yiyor"

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Anayasanın değişen 51. maddesine göre “İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir. ” Bu maddenin zorunlu kıldığı kanun ise henüz yapılmadı. Bu şartlarda 2012 yılı 15 Ocak tarihine kadar toplu sözleşme yetişmezse bütçe kanunundaki yetkiye dayanarak memur ve emekliye Bakanlar Kurulu tarafından geçici zam yapılacak.
Anayasanın üstünden 15 ay geçti. Hükümet isteseydi bu 15 ayda Anayasanın istediği düzenleyici kanunu çıkarırdı. Hükümetin ihmali nedeniyle 2 milyon memurun maddi hakları ve aynı zamanda sendikalaşma gibi manevi hakları kayboluyor... Memurların aileleri ile birlikte en az 5 milyon insan zor durumda kalıyor.
Kaldı ki, Hükümetin geçici zam uygulaması nedeniyle sendikalar tarafından Anayasaya aykırılık iddiaları da olacaktır. Eğer yasa çıksaydı bu sorunlar yaşanmazdı.
Başbakan ve AKP’nin, Mecliste grubu bulunan partilerin siyasi misyonları öncelikle halkın ve bu 5 milyonun mali haklarını, sendikalaşma özgürlüklerini çözmektir. Dersim’i gündemde tutmak ve tartışmak yerine uyum kanunu çıkarılabilirdi. Kişiye özel şike yasasında bütün partiler tam bir mutabakat işbirliği yapıyor da, 5 milyon insanın hakları için neden işbirliği yapamıyor ?
Deniz Baykal’ın genel başkanlığında, parti meclisinde memur maaşları ve memurların sendika haklarını tartışırdık. Örgüte bu hakları gündemde tutmanın ve iktidara baskı yapmanın gereği için mesaj verilirdi. Çalışanların haklarını savunmak , CHP’nin misyonu içinde önemli bir yere sahiptir. Memurların sendika hakkını düzenleyecek yasa 15 aydır çıkmadı ve CHP’nin gıkı çıkmıyor. Deniz Baykal olsaydı kıyameti koparırdı. Kılıçdaroğlu “CHP’nin köhnemiş örgüt yapısını değiştiriyoruz” diyerek örgütün de mücadele gücünü zayıflattı.
Hükümet memur hakkını hep yiyor... Söz gelimi maaş zamlarında hükümet kendi memuruna kazık atıyor.
Enflasyon kadar zam diyor.. Ancak enflasyonun altında zam yapıyor. Söz gelimi 2011 yılı için enflasyon hedefi kadar yüzde 4 artı yüzde 4 zam yaptı. Ancak bu yüzde 4 artı yüzde 4 zam, bir yıl için verilmedi. Memur ilk altı ay için yüzde 4, ikinci altı ay için de yılbaşına göre yüzde 8.16 zam aldı. Yani memurlar, söz gelimi maaşı bin lira ise ilk 6 ay 1040 lira, ikinci 6 ay ise 1086 lira aldı. 12 aylık ortalama olarak yapılan aylık zam yüzde 4 artı yüzde 4, yani yüzde 8.16 değil, aylık bazda yüzde 6.08’dir.
Hükümetin , enflasyon farkı olarak memura yüzde 2.6 vermesi, memuru kurtarmıyor. Kaldı ki , 2011 yılında ekonomi yüzde 7 büyüyecek. Bu büyümede memurun katkısı yok mu? Büyüme, üretim faktörlerinin yarattığı katma değerdeki artıştır. Memur da kamu hizmeti olarak hizmet üretiyor. Büyümeye katkı yapıyor. Neden hükümet büyümeden refah payı vermiyor. Vermediği için, memurun hakkını yemiş oluyor.
Öte yandan “eşit işe eşit ücret” düzenlemesinden 2 milyon memurdan yalnızca 450 bini yararlanacak ve profesörler, polisler, öğretmenler ve ordu mensupları bu uygulama dışında kalacak.
Kamuda eşit hizmeti ölçmek, memurun yaptığı iş ile doğrudan ilgilidir.
Kamu hizmetleri sosyal fayda yaratan hizmetlerdir. Bu hizmetlerin bu gün etkinliği kadar, yarınki yatırım değeri de önemlidir. Hatta daha önemlidir.
Eğitim, insana yatırımdır. Eğitim mensuplarının düzenleme dışında tutulması, bu grubun tepkisini çekecektir ve iş kapasitesini ve aynı zamanda potansiyel beşeri yatırım kapasitesini düşürecektir.
Bu yapılanlardan, siyasi iktidarın eşit iş anlayışı, toplumun geleceğini düşünmek değil, bu gün merkezdeki memurları el altında tutmak şeklinde tercüme edilebilir.

Esfender Korkmaz
Yeniçağ
Devamı..…

Altemur Kılıç yazdı:"Ya istiklâl ya ölüm"

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Malumdan malum birileri, yakın tarihimizdeki kabuk bağlamış, hatta kapanmış eski yaraları kanatıncaya kadar kaşımakta kararlılar... “Dersim” olayını hortlatmak bunun son örneği... Ardından Başbakan Erdoğan’ın ve yardımcısı Arınç’ın “İskilipli Atıf Hoca olayı” üzerinden “İstiklâl Mahkemelerini” gündeme getirmeleri... Arşivler açılınca ortaya Mustafa Kemal’e vurmak için daha neler neler çıkacağını söylemeleri, son zamanlarda “resmi tarihe” karşılık “tarihimizle yüzleşmek” akımı ile örtüşüyor... Çünkü akıllarınca böylelikle Atatürk’ün Cumhuriyeti zorbalıkla yanlış temeller üzerinde kurduğu ortaya çıkacak!!!
Başka hiçbir uygar ülkede bu çabalar yok; zira orada vurulacak bir Atatürk yok... Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da genç kuşakların kafalarını karıştırmak tehlikesi yok. Ve bizdeki “aydınlar” gibi iskelet meraklısı seçme aydınlar yok. Tarihleriyle, iyi kötü yanlarıyla barışıklar... Biz ise, “tarihimizle yüzleşelim” derken geleceğimiz konusunda yüzsüzleşiyoruz...

***

Önceki akşam CNNTÜRK kanalında Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge” programında “İstiklâl Mahkemeleri” konusu vardı... Ama ne “tarafsız bölge” ya!!! “Üçe karşı bir” ... Bir tarafta Taraf yazarları, tarih bilgisi kendinden menkul Ayşe Hür, Mehmet Sancar ve her ne sebepleyse Psikolog Dr. Murat Paker... Karşılarında onların yalanlarına karşı tek başına mücadele eden Profesör Ergun Aybars... İstiklâl Mahkemeleri zabıtlarını tetkik eden, avucunun içi gibi bilen ve bu konuda en objektif kitapları yazan değerli Profesör Ergun Aybars... Ötekiler hınçla saldırdılar; Aybars onlara bilgi ve belgelerle cevap verdi. Atatürk’ü ve Cumhuriyeti savundu. Özellikle Ayşe kadının yalanlarını yüzüne vurdu...
“Ötekilerin” maksatları, “Dersim” konusunda olduğu gibi İstiklâl Mahkemeleri konusunda da, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bağnaz, üniter ulus devleti kurmak için bu Devrim Mahkemelerini alet ettiklerini iddia etmekti...

***

Kurtuluş Savaşı esnasında askerlikten, cepheden kaçanları ve onları teşvik edenleri, düşmanlarla işbirliği yapanları yargılayan, ibret ve caydırıcı olsun diye hemen cezalandıran, idam eden hudutsuz yetkili... Allah’tan başka kimseden korkmayan, hükümleri temyiz edilemeyen İstiklâl Mahkemeleri o günün şartlarında zaruri ve zorunluydu.
Cumhuriyetten sonra da dizi dizi Kürt isyanları, devrimlere karşı gericilik karşısında da!.. Ama bir gerçeği de göz ardı etmemeli: Bu dönemde İstiklâl Mahkemeleri -Ankara İstiklâl Mahkemesi- Atatürk’e suikast davası vesilesiyle Mustafa Kemal hareketine karşı çıkmak isteyen, Hilâfetin ilgasına karşı olan eski İttihatçıları tasfiye etmek için kullanıldı... Devrimlerin evrensel kaçınılmaz olgusu...
İstiklâl Mahkemeleri (Devrim Mahkemeleri- “Tribunal”) o günlerin şartları içinde hatalar da yapmışlardır. Ancak bu Mahkemeler olmasaydı ne olurdu?.. Ve Atatürk Cumhuriyeti kurulmasaydı, devrimler yapılmasaydı bugün Türkiye nerede olurdu?.. Tarihle yüzleşirken asıl bu soruyu cevaplandırmak gerekir!..

***

Bir Şiar Cavit Yalçın vardı. Geçen yıl vefat etti. Babası eski Maliye Nazırı Cavit Bey, Mustafa Kemal’e İzmir’de suikast teşebbüsü suçundan, Ankara İstiklâl Mahkemesinde yargılandı ve idama mahkum edildi, Ankara’da asıldı. Suçu komplodan “haberdar” olmasıydı. Bugünün hukuk ve adalet ölçülerine göre herhalde idam edilmeyi hak etmemişti... Ama o günün şartlarında?!!
Şiar, babamı hiç affetmedi; ama benim seksen yıllık “can dostum” idi... Şiar, Atatürk’ü de idama mâni olabilecekken engel olmadığı için hiç bağışlamadı... Buna rağmen bir Atatürk hayranıydı... 1994’te Cumhuriyet’teki yazısında, “Ama bütün bunlara rağmen ben Atatürk’e sadece bu yüzden bile olsa dil uzatmaktan hicap duyarım, çünkü vatanın kurtuluşunu, bağımsızlığını ve beceriksiz yöneticilerin elinde düştüğü bugünkü hiç de parlak olmayan durumuna rağmen, çağdaşlığını ona borçludur. Ne mutlu bize ki, Fransız ve özellikle Bolşevik ihtilâllerinde olduğu gibi düzmece yargılamalar ve sorgusuz sualsiz infazlarla suçlu veya suçsuz on binlerce insanımız hayatını kaybetmemiştir” diyordu...
İşte ülkemizin tarihinde böyle çelişkiler ve Şiar gibi dürüst insanlar da var...

***

Şiar’ın babasının mezarını onunla birlikte çok aradık, bulamadık. Cavit Bey’in anılarının yayınlanmasına da birlikte çok çalıştık. Bu anılar yakında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nda yayımlanacak. Bunda biraz katkım oldu. Bir vicdan borcu ödedim. Anılarda, muhtemelen İstiklâl Mahkemeleri ve babam hakkında bazı şeyler vardır. Ama ben bundan çekinmiyorum; gerçekler doğru boyutlarıyla saptırılmadan ortaya çıkarılmalı... Ve tarihimizle böyle yüzleşmeliyiz; yalanlar ve art maksatlarla değil!..


Altemur Kılıç
Yeniçağ
Devamı..…

Ahmet Ünal yazdı:"Alevi ve Sünni Aşuresi"

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Yıllarca birbirimize hem çok yakın hem de çok uzak yaşadık. Birbirimizi gördük, hatta konuştuk ama birbirimizi pek anlamadık. 12 Eylül’ün iç savaşı hatırlatan sıcak çatışmalı günlerinde ve 28 Şubat’ın basiretleri donduran soğuğunda aramızdaki algı boşlukları âdeta kara deliklere dönüştürüldü. Siyaset ağzımızın tadını bozdu. Algılarımızı yönettiler...
Gençlik dönemimdeki algıları sorgulamaya başladığımda anlamlandıramadığım meselelerle karşılaştım. Yazılı kaynaklar ile söylentiler birbirini tutmuyordu. Evet ortada, acılar, kederler, hüzünler, ağıtlar, yaslar vardı ama bunların din anlayışından değil siyaset tarzından kaynaklandığı ortadaydı. Devrin yöneticileri kendi hükümranlıklarını sürdürecek din adamları bulmuş ve siyasetini farklı bir mezhep yahut ekolle takviye etmeyi benimsemişti. Bu noktada sultanların ve şahların emirlerine göre fetva veya buyruk veren din adamları eleştirilebilirdi, ancak bu hatalardan temel kaynaklara ve inançlara yönelik genelleyici hükümler çıkarılmamalıydı.

***

70’li ve 80’li yıllar kaynaklara ulaşmak açısından daha talihsiz dönemlerdi. Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Oniki İmam” ve mezheplerle ilgili kitaplarını okumuştum. Ehl-i Beyt sevdalısı diye bildiğim Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilen “Kâşif’ül Gıtâ Caferiye Mezhebi ve Esasları” eseri özellikle ilgimi çekmişti. Kâşif’ül Gıtâ, Necef doğumlu bir ’ayetullah’dı. Caferiye (İmamiye) inancı ile Ehl-i Sünnet arasındaki sorunları çözmeye çalışıyordu. İlgi çekicidir, 1932 yılında Kudüs’te toplanan İslam Kongresine gittiğinde Mescid-i Aksa’da hutbe okutturulmuş ve imamlık yaptırılmıştı. Demek ki, kavga etmeden konuşulabiliyor hatta arkasında namaz kılınabiliyordu.
Anlama noktasındaki gayretlerim bununla sınırlı değildi. Bektaşilik inancının Osmanlı’da ne kadar saygı gördüğünü de biraz tarih okuyan herkes bilir. Yeniçeri Ocağının bir ortası aynı zamanda Bektaşi tekkesiydi. Osmanlı Ordusu Hacı Bektaş Veli’nin gülbengiyle, dualarıyla cepheden cepheye koşmuş, Allah’ın adını yükseltmiş ve milletimizin yüceliğini dünyaya duyurmuştu. Kaldırılışının da tamamen siyasi ve idari kaygılarla gerçekleştirildiği ortadaydı. Yıllar boyunca padişahı koruyan yeniçeriler Hacı Bektaş Veli dergâhında dua edip sefere çıkıyordu.
Bugün biliyoruz ki, Şah İsmail ile Yavuz arasındaki sorun da tamamen siyasidir. Timur ile Yıldırım Beyazıt örneğindeki gibi yeryüzü iki Türk şahına dar gelmektedir. Nizam-ı âlem ülküsü çift başlılığı kaldırmıyor, iktidar iştirak kabul etmiyordu. Fatih Sultan Mehmet’in gözünde Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan neyse Yavuz’un gözünde Memluk Sultanı Tomanbay da pek farklı değildi.

***

Acaba günümüzün algılarıyla sorun nasıl görünüyordu. Değerli gazeteci dostum Şahin Ali Şen başkanlığında toplanan Anadolu Fikir Platformu, geçen Salı günü Alevi Enstitüsü başkanlığı da yapan Prof. Dr. Cengiz Güleç’i davet etmişti. Ankara Kocatepe Camii yakınındaki İhtiyaç Akademi’deki programın konusu “Aleviler ve Dersim” olarak seçilmişti. Psikiyatri ve Sosyal Antropoloji konusunda Sivaslı bir uzmandan dinlemek faydalı olacaktı. Sayın Güleç, “Alevi Öğretisi” üzerine kitap yazmıştı, ancak kendisini Panteist olarak tanımlıyordu. Verdiği bilgiler aydınlatıcıydı, fakat ben hâlâ bizzat Alevi dedelerden ve Bektaşi önderlerinden inançlarını öğrenmek istiyorum. Öğrendiklerimi de gönül rahatlığıyla kaynak olarak göstermek arzusundayım.

***

Alevi yahut Sünni, kim yaparsa yapsın Aşure hepimizin sevdiği bir tatlı. Hepsini afiyetle yiyoruz. Anadolu insanı da aslında birlikte olduğu zaman aşure tadında bir millet oluyor. Bu sütunda defalarca ifade ettiğim gibi, bizim “Alevi Sorunu” veya “Kürt Sorunu” muz yok. Alevi ve Kürtlerin ifade sorunu, Sünnilerin de yönlendirmelerden kaynaklanan algı sorunları var. Bunun da çaresi her kesimin kendisini “takiyye” yapmadan net olarak anlatmasıyla bulunabilir.

Ahmet Ünal
Yeniçağ
Devamı..…

Evde tek başına

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Onca yalaka

Onca yanardöner
Onca pervane
Onca dalkavuk
Onca...
Dibek dövücünün hınnk deyicisi
Onca şakşakçı
Onca yaltakçı
Onca yağdanlık
Onca sırıtık
Onca yılışık
Onca sırnaşık
Onca vıcık vıcık
Onca asalak
Onca kaypak
Onca goygoycu
Onca riyakâr
Onca yüzsüz
Onca bin bir surat
Onca borazan
Onca vuvuzela
Onca eğilen
Onca bükülen
Onca ceket ilikleyici
Onca el pençe divancı
Onca şaklaban
Onca saray soytarısı
Onca güvercin taklacısı
*
Onca ak’baba
*
Üç dakka tökezle...
Görürsün.
*
Onun bile nihayet...
Gördüğünü sanıyorum.
Umuyorum en azından.

Yılmaz Özdil
Hürriyet
Devamı..…

Süzülmüşsün Usta

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Dün gazetelerde resmini gördüm…

“Ameliyattan sonra ilk görüntü” diyordu resmin altında…

Süzülmüşsün usta…

*

Hapishanelerde tutuklu hastalar ya da onların yolunu bekleyen dışarıdaki hastaları bir an geldi aklıma…

Hiç hissettin mi acaba:

Hastanın bir bardak su istediğini…

Suyu veren bir sevgili el…

Hastanın bir ses istediğini…

Başucunda bir ayak sesi…

*

Hissettin mi mesela; hastanın sevgilisini son bir kez, ama son bir kez görmek istemesindeki o yüce yalvarışı…

Uzaktaki hasta sevgililer…

Hasta anneler…

Ölmekte olan babalar…

Uyanmış gecede, ağlayan çocuklar…

Ya da boş bir hücrenin tavanına baka baka ölen oğullar…

İçeridekiler ya da dışarıdakiler…

Hiç düşündün mü bu arada, hasta ne hisseder usta?..

*

Hasta ya da sahibi…

“Tutuklu” diyorsunuz buna sadece…

Yani hüküm giymeden, suçlu bulunmadan, suçlu olup olmadığı daha anlaşılmadan bir hücreye kapatılmış insanlar…

Ve orada tutmak; günlerce, aylarca, yıllarca…

İşte o sırada…

Su ister hasta…

*

Misal, bir tutuklu hastanın aslında sağlam olduğunu anlatmak için “Golf ve tenis oynayabilir” raporu verilmişti…

Size tam bu arada “Futbol oynayabilir” deseler ya…

Bir diğerine ise “Spor yaparken öldü” dediler…

Oysa…

Suçu günahı yoksa, bir bardak su ister…

Bir ses… Başucunda torunların, çocukların, yiğidinin, kızının, oğlunun varlığını… Sevgilinin elini alnında ister hasta…

*

Belki de farkımız burada; kinimiz, nefretimiz asla vicdanımızdan büyük değil bizim… Bizler bir can yandığında, duygularımızın içinde boğuluruz da sesimiz çıkmaz usta…

Sende bu yok…

Yarın bu köşede, hasta annesine koşamayan, hastalandığında bunu evde bekleyen bebeğinden gizleyen tutuklu Müyesser Yıldız’dan gelen mektubu yayımlayacağım…

İşte yine: Bir kız, bir anne, bir hasta…

Ben okurken ağladım…

(……)

Yarın; Sen Ağlama…

Bekir Çoşkun
Cumhuriyet
Devamı..…

AKP'nin Arka Bahçesi Oldular

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Sevgili okuyucularım, her demokratik ülkede en etkili sivil toplum kuruluşları arasında sendikalar yer alır. Türkiye’de sendikalar milyonlarca emekçiyi içlerinde barındırır ama sesleri çoğunlukla çıkmaz.
Ülkemizin en büyük işçi birliği olan Türk-İş bunların başında gelir. Büyük bir sessizliğe bürünmüş, ipleri iktidarın ellerine teslim etmiştir.
Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde işçi sendikaları ile hükümetler arasında sürtüşme, tartışma, hatta kavga çıkar.
Bizde ise tam tersidir!
Türk-İş yönetimi ile AKP iktidarı arasında al gülüm ver gülüm ilişkisi vardır.
Sadece sendikaların değil, Türk-İş’in de bütün geliri, işçilerin ödediği aidatla karşılanır.
Yerin altında madenlerde, tersanelerde, metal sektöründe ve akla gelen her yerde kan ter içinde çalışıp ayın sonunu getiremeyen emekçi, aylık gelirinin belli bir bölümünü bunlara verir. Daha doğrusu, sendika üyesi olduğu sürece aidatı aylık ücretinden peşin olarak –işveren tarafından- kesilip sendika hesabına yatırılır.
Bu süreç ortaya sendika ağalarını çıkarır.
Çok büyük maaşlar, lüks binalar, son model makam arabaları ve her türlü olanak, artık ağaların emrindedir.
Sendika ağası kaçın kurası uyanık adamdır! Delege ayarlamasını yapar, kendi adamlarını genel kurul delegesi seçtirir ve isterse ömür boyu o sendikanın başında kalıp işçilerin parasını afiyetle yer.

Sendika ağalarının ortak bir özelliği daha vardır.
Pek çoğu, iktidarla işbirliği yapıp işçi hak ve çıkarlarını satışa getirir.
Bugün Türk-İş’te durum aynen böyle.

X X X
74 milyonluk bir ülke ve milyonlarca sendikalı işçi düşünün. Türkiye’den söz ediyorum! Tekel işçilerinin yıllar önceki direnişi sonrasında ülkemizin herhangi bir yerinde herhangi bir grev olduğunu duyuyor musunuz!
Grev, direniş, gösteri, her şey sıfır.
Demek ki işçi kesimi çok mutlu! Gelirleri iyi, olanakları yeterli!
Böyle değil ama ortalıkta onları örgütleyecek, arkalarında durup onlara maddi ve manevi güç verecek sendikalar yok.
Bazıları tamamen sarı sendika. Başlarında AKP iktidarı ile işbirliği yapan satılık sendikacılar var. Sendika ağalarının keyfi gıcır. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında. Onlar işçiye grev yaptırır mı?
Hele bir greve göz yumsunlar, hele bir direniş başlatsınlar, iktidar ağaların üzerine de denetim elemanlarını gönderir, yediklerini içtiklerini ortaya çıkarıp her birini mahveder.
Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu yıllardır aynı görevde, iktidar yandaşı olarak hizmet veriyor. Yanında aynı kafadaki sendikalar ve sendika başkanları!..
Ellerinin altında hazır asker, özel olarak seçtirilen ve onlara oy veren delege topluluğu…
Bu ağaları oradan indirmek çok zordur, hatta imkansızdır.

X X X
Türk-İş genel kurulu Ankara’da toplandı. Yeni yönetim için seçim yapılacak…
Ve bu kez Kumlu’nun karşısına aday olarak Petrol İş Sendikası Başkanı Mustafa Öztaşkın çıkıyor. Arkasında bazı sendikaların desteği var. Seçimde 362 delege oy kullanacak da, kimin çıkarları için!
Yerin altında ve üstünde canları pahasına ekmek parası için ter döken işçilerin mi, yoksa AKP iktidarının mı!
Türkiye’de adına TÜSİAD denilen bir kuruluş var. Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği. Bunlar para babası, kaymak tabakanın da kaymağı olan işadamları. Her konuda ses verip Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirip yönetirler. Üye sayıları herhalde 500’ü geçmez.
Öbür yanda ise milyonlarca emekçiyi temsil etmesi gereken, ülkenin en büyük işçi kuruluşu Türk-İş!
Sessiz, tepkisiz, ürkek, kokmaz bulaşmaz, iktidarın emrinde ve hizmetinde, patronlarla arası hep iyi, AKP’nin arka bahçesi.
Mustafa Öztaşkın olayını işte bu nedenle önemsiyorum, kazanmasını ve Türk-İş’e yeni bir soluk getirmesini diliyorum ama çok zor.
X X X
AKP iktidarı, Türkiye’deki bütün kurumları olduğu gibi sendikaların çoğunu ve Türk-İş’i de ele geçirdi. Peki bu nasıl oldu, nasıl başarıldı?
Size burada somut bir örnek vereyim.
Türk Metal, Türkiye’nin işçi sayısı açısından en büyük, para ve malvarlığı açısından en zengin sendikası idi. Başkanı Mustafa Özbek ise ayrı bir alemdi! AKP iktidarının en amansız karşıtlarından biri olan Özbek’in bir de ART isimli “Muhalif” televizyonu vardı. Biz de orada birkaç yıl boyunca Mustafa Balbay’la program yaptık.
Günün birinde Türk-İş genel kurulu yapıldı. Mustafa Özbek ve ekibi, AKP’nin temsilcisi Mustafa Kumlu için oy kullandılar! Doğrusu bu çelişkiye hayret etmekten kendimizi alamadık…Ve Kumlu kazandı.
Bir süre sonra Mustafa Özbek Ergenekon davasından tutuklandı ve tahliye edilene kadar Silivri’de epeyce yattı. Fakat bu süreçte çok ilginç gelişmeler yaşandı! Onun en yakını ve sağ kolu olan Pevrul Kavlak sendikanın ikinci adamı idi. Özbek tutuklanınca, sendikanın başına Pevrul geldi ve sendika tümüyle AKP’ye teslim oldu! Sayıca ve paraca bugün de Türkiye’nin en güçlü sendikalarından biri ve iktidarın en büyük yandaşı!
Bu 180 derecelik dönüşün kısa sürede nasıl olduğunu, nasıl gerçekleştiğini, arada bazı pazarlıklar yapılıp yapılmadığını, tehditler olup olmadığını ben daha fazla bilemem! Lütfen yorumu siz yapın.
X X X
Bu iktidar ülkemizde yüzlerce özelleştirme yaptı. Türkiye’nin en büyük, en önemli, devlete en çok gelir sağlayan işletmeleri, fabrikaları, liman ve tesisleri, aklınıza gelen her şey, eşe dosta, yerli ve yabancı işbirlikçilere, yandaşlara satılıp peşkeş çekildi.
Yeni patronlar tasarruf yapma bahanesiyle onbinlerce işçiyi ve çalışanı işten çıkarıp sokağa attı.
Bunlar olurken siz hiç Türk-İş’ten bir tepki duydunuz mu?
Duymadınız çünkü orası emekçilere değil, AKP iktidarına hizmet veren bir arka bahçe.
Maaşlar olağanüstü, makam arabaları muhteşem, sekreterler dört dörtlük manken, sendika ağalarının keyifleri gıcır!..
O halde Türk-İş’i yine onlar kazansın, düzen aynen devam etsin!..
Çünkü herkes layık olduğu, hak ettiği yönetimle yönetilir. Aynen Türkiye gibi.
****
OKTAY YILDIRIM’IN KİTABI
Ergenekon davasından yargılanan ve dört yılı aşkın bir süredir Silivri cezaevinde yatmakta olan komando astsubay Oktay Yıldırım çok ilginç bir kitap yazmış:
“Mehmetçik. Tarihsel ve İdeolojik Kökeni.” (Kaynak Yayınları)
Silivri kitaplarının sayısı giderek artıyor. Ellerinde değil bilgisayarı, daktilosu bile olmayan tutuklular, el yazısıyla çok güzel kitaplar yazıyor. Yazarken elleri kolları tutuluyor, parmakları nasır bağlıyor. Bu da onlardan biri.
Oktay Yıldırım’ın kitabını ilgiyle ve bir solukta okudum, çok şeyi dağarcığıma kattım. Örneğin Mehmetçik sözcüğünün nereden geldiğini bilmezdim, şimdi öğrendim. Kitap bu kavramla birlikte askerliğin de tanımını ve özelliklerini Ortaçağ döneminden alıyor, Osmanlı’da askerlik olayını anlatıyor, günümüze getiriyor, geçmişin Türk ordusu ile şimdikini kıyaslıyor ve özellikle bedelli askerlik konusunda neler olup bittiğini irdeliyor.
Silivri tutuklusu Oktay Yıldırım’ı kutluyor, “Ellerine sağlık, çok ilginç bir kitap olmuş” diyorum.

Emin Çölaşan
SÖZCÜ
Devamı..…

Elmastan Gezegenler

Cuma, Aralık 09, 2011 |

ABD'de yapılan bir araştırmada, Samanyolu galaksisinde dünyamızın 15 katı büyüklüğünde ve yarısı elmastan oluşan bazı gezegenlerin var olabileceği belirtildi.

Amerikan GeoFizik Topluluğu'nun düzenlediği konferansta konuşan, Ohio Üniversitesinden Wendy Panero'nun başkanlığında yapılan araştırmanın üyelerinden Cayman Unterborn, "Dünya gezegeninden 15 kat daha büyüklükte ve yarısından fazlası elmastan oluşan gezegenlerin olabileceğini" söyledi.

Wendy Panero araştırmaya ilişkin yaptığı açıklamada, Samanyolu galaksisindeki bazı yıldızların çevresindeki karbon yoğunluklu gezegenlerde oluşacak çekirdek ve mantonun ağırlıklı olarak elmastan oluşabileceğini saptadıklarını belirtti.

Panero, elmasların oluşum sürecine ilişkin yaptıkları ve yerkürenin mantosundaki sıcaklık ve basınca uygun koşulların oluşturulduğu laboratuvar araştırmaları sonucunda, dünya ve karbonla zengin diğer gezegenlerde minerallerin meydana gelme sürecini simule eden bilgisayar modelleri geliştirdiklerini söyledi.

Karbon zengini gezegenlerin yapısının farklı olabileceğini, elmasın ısı geçirgenliği nedeniyle çok çabuk soğuyabileceğini belirten Panero, "elmas" gezegenlerde jeotermal enerji, tektonik tabaka, manyetik alan ve atmosferin olamayacağını söyledi.
Panero, "Elmas gezegenin soğuk ve karanlık olacağını tahmin ediyoruz" dedi. Araştırmayla ilgili verilerin 6 Aralık'ta yayınlanması bekleniyor.

Daha önce de, Avustralya'nın Melbourne Swinbourne Teknoloji Üniversitesi astronomi uzmanları, Güneş Sistemi'nden çok uzakta nötron yıldızı etrafında dönen bir gezegenin karbon kütlesinin ihtimal hesaplamalarına göre muazzam basınç altında elmastan müteşekkil olması gerektiğini bildirmişti.

Science bilim dergisinde de yayınlanmış konuya ilişkin makalede, 4 bin ışık yılı uzaklıktaki "elmas gezegen"in hafif elementler olan hidrojen ve helyumu hiç içermediği ifade ediliyordu.


AA
Devamı..…

Gülen'e muhalifsen teröristsin

Cuma, Aralık 09, 2011 |
"Gülen cemaatini araştırın"

İnternet eylemleriyle tanınan Anonymous grubu, son videosunda Türkiye'deki tutuklu gazetecilerin durumuna dikkat çekti ve dünyadaki gazetecileri Gülen cemaatini araştırmaya çağırdı.


Videodaki mesajın Türkçesi şöyle:

"Merhabalar,

Bu özgür dünyanın tüm gazetecilerine bir açık mektuptur. Sizleri Türkiye'de tutuklanan gazeteci dostlarınızla dayanışmaya çağırıyoruz. Şu an basın ve anaakım medyada tutuklananların sayısı 117'ye ulaşmış durumda. Bu sadece Türkiye değil, aynı zamanda dünyadaki tüm vatandaşlar için ifade özgürlüğü ve demokrasiye karşı bir saldırıdır.

"Gülen'e muhalifsen teröristsin"

Dünya medyası ve gazetecilerine cemaat lideri Fethullah Gülen ve tüm dünyada okullar ve şirketler açarak yerleşmekte olan takipçilerini araştırmaya ve soruşturmaya çağırıyoruz. Gülen ve cemaat üyeleri dünyanın eğitim sistemini domine etmeyi hedefliyor ve sızdıkları hiçbir ülkede hukuk, güvenlik ve hak eşitliğini göz önünde bulundurmaksızın her yıl milyarlarca dolar kazanıyor. Zaman, onlardan bunun hesabını sorma zamanıdır. Gülen'in Türkiye'de muazzam bir siyasi etkisi var ve cemaat üyeleri, kendilerine karşı duranları, kendilerine karşı yazı yazanları terörist ilan ederek tutuklanmalarını talep ediyorlar ve kamuya hizmet etmenin ayrıcalıklarını suistimal ediyorlar.

"Demokrasiyi kalkan olarak kullanıyorlar"

Gülen halihazırda kendi ülkesinde kendisine ya da gündemine hakaret ettikleri iddiasıyla binden fazla kişiye dava açmış bulunuyor. Demokrasiyi, onların karışına dikilen herkesi korkutmak ve sindirmek için bir taktik olarak kullanıyorlar. Buna göz yumulmamalı. Hep birlikte buna karşı mücadele vermeliyiz. O da kendi özel medya bülteni, Today's Zaman üzerinden takipçilerine aynısını söyledi. Ancak özgür ve gerçekten demokratik bir ülkede Gülen medyayı kontrol etmeye muktedir değildir. Sessiz kalmayacağız. Türkiye'deki protestocular ve dünyadaki habercilerle birlikteyiz.

"İnternet filtresi Gülen'in işi"

Gülen, yakın zamanda takipçileri için yaptığı haftalık video yayınlarından birinde bilgi akışını ve yaratıcı gazeteciliği köstekleyecek şekilde internetin sansürlenmesi fikrini savunuyordu. İnternet sitelerinin filtrelenmesini, sansürlenmesini ve hükümet kontrolündeki izleme sistemlerinin sıradan yurttaşları takip etmesini onaylıyor. Dünya genelindeki gazetecileri, dünyanın tüm ülkelerinde Fethullah Gülen cemaati ve hedefleri konusunda daha fazla araştırmaya ve yazmaya çağırıyoruz. Sizden, dünya medyasından dayanışma göstermenizi ve gazetecilerin salıverilmesini talep etmenizi bekliyoruz. Radyo, televizyon, gazeteler, blogcu ve twitçiler bizi takip etmelerini ve bu mesajı mümkün olan tüm medya bültenlerinde paylaşmalarını istiyoruz.

"Gülen hareketini teşhir edelim"

Anonymous her zaman dünya genelinde bilginin özgür akışından, insan haklarından, ifade özgürlüğünden ve demokrasiden yana olacaktır. Kalemin kılıçtan keskin olduğunu kanıtlamanın vaktidir. İnternet ve tüm dünyanın gazetecileri, sizlerin yanınızdayız. Bizimle birlikte tepki göstermenizi ve yozlaşmış Gülen hareketi ve gerçek amaçlarını ortaya koymanızı bekliyoruz. Küresel farkındalığın yükseltilmesini istiyoruz. Çocuklarımızı yanlış bilgi verenlerden kurtarmanızı istiyoruz. Kamuoyunun yozlaşmasına olanak verenlerden hesap sormanızı istiyoruz. Dost Anonymous üyeleri bu mesajı olabildiği kadar fazla medya bültenine yaymaya yardım etmeyi sürdürecektir.

SolHaber
Devamı..…

Edison ampulünüzü patlatır...

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Kaplan'dan AKP'ye: Edison gelse...

BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan 2012 bütçesini eleştirerek, "Edison mezardan çıkar yakanıza yapışır, ambleminizdeki ampülünüzü patlatır, size de bir tane çakardı" dedi.

BDP'li Kaplan, Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmeye başlanan 2012 Merkezi Yönetim Bütçe Yasa Tasarısı'nın geneli üzerinde konuştu. 2012 Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı kitabını göstererek, "Kur-an'ı Kerim'e el basarım hükümet üyelerinin milletvekillerinin yüzde 90'ı bu raporu okumamıştır" diyen Kaplan, tasarı okunsa Meclis'te onaylanmayan birçok kanunsuzluğun görülebileceğini söyledi. Kaplan, tasarıda hayali bakanlık bütçeleri tanzim edildiğini ileri sürdü. Meclis'i bürokratların yönettiğini savunan Kaplan, hükümetin bir süre askeri, yargı vesayetinden şikayet ettiğini bunların da artık ele geçirildiğini söyledi.

"Bakan Şimşek Hasankeyf'te sazan avlasın"

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'e dönerek, "Maliye Bakanının keyfi yerinde Üç yıldır bütçe rakamları belli. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir devlet yok" dedi. Kaplan şöyle devam etti:
"Bakanın yine keyfi yerinde. Gelmese de göreve gitsin memleketi Hasankeyf'e ne de olsa sular altında kalacak. O köprünün altında oltasını atsın sazan avlamaya çalışsın ama Meclis'e gelip sazan avına çıkmasın. Meclis'te sazan yok. Milletvekillerini sazan sanıyorsa demokrasinin sazanlara ne yaptığını bilsin."

"İdris'in keyfi yerinde Temel neden buna kızmasın"

Bütçe açığı rakamlarının sanal olduğunu, güvenilmemesi gerektiğini söyleyen Kaplan, güvenlik harcamaları için harcanacak paraları gündeme getirdi. Bütçe ile orta vadeli programın güvenlik harcamaları nedeniyle delindiğini ileri süren Kaplan, "İdris'in keyfi yerinde Temel buna neden kızmasın kardeşim. Temel neden kızmasın, her şeyi vermişsiniz. 2 milyon silahlı güç de elinde. Astığım astık kestiğim kestik istediği hukuku uyguluyor" dedi.

"Bütçenin samimisi olur mu, muhabbet mi ediyoruz?"

Bütçenin şeffaf olduğu iddialarının da gerçeği yansıtmadığını savunan Kaplan, "bütçe samimi" denilmesini de "Bütçenin samimisi olur mu? Muhabbet mi ediyoruz. Vatandaşın vergisini alıyorsunuz harcıyorsunuz. Muhabbet kuşu mu besliyorsunuz samimi olacak" diye eleştirdi. Savunma, Emniyet, İçişleri için büyük bütçeler ayrılırken, AFAD'a 688 milyon lira ayrılmasını eleştiren Kaplan, "Doğal afetlerin kaçınılmaz olduğu ülkede göstermelik para konulursa Van depremindeki gibi enkaz altında kalırsınız" dedi.

"Edison ampulünüzü patlatır..."

Elektrikteki artışları eleştiren Kaplan bunların "uyarlanma" diye ayarlanmasını "pişkinlik" olarak nitelendirdi. 12 Eylül döneminde cereyan yemiş biri olarak "Edison'un kemiklerini nasıl sızlatıldığını" söyleyen Kaplan, bugün de benzer şeyler yaşandığını belirterek, "Aydınlanma aracı olması gereken elektriğin bunun için kullanılması gerekmez mi? Zamlarla ÖTV, KDV ile vatandaşı soğana çevirmek için kullanıyorsunuz. Bu zulüm değil mi? Edison mezardan çıkar yakanıza yapışır, ambleminizdeki ampulü patlatır, size de bir tane çakardı" dedi.

"Üç seçimi atlatın biz istifa edip eve gideceğiz"

Dış politikada sıfır sorundan sırf soruna geçildiğini savunan Kaplan, Başbakan Erdoğan'ın Suriye'ye rest çektiğini belirterek, "Cebine iki sinek atsa rest çekiyor. Bu bütçe Allah bullak olacak. Savaşa dünyanın parası gidecek. Suriye ile kavga etsen halklar zarar görecek. İki sinek asıyla rest çeken poker edasından vazgeçmek lazım" dedi.

2013, 2014 ve sonrasında milletvekili seçimlerinin geleceğini anımsatan Kaplan, "Eğer bu üç hendeği de atlatırsanız, biz milletvekilliği yaparsak namerdiz, istifa edip eve gideceğiz" dedi.

"Ustalık dönemi bütçesi buysa vay Türkiye'nin haline"

Başbakan Erdoğan'ın ustalık dönemi söylemini eleştiren Kaplan, "Ustalık dönemi bütçesi buysa vay Türkiye'nin haline. 2002'de mağduriyeti oynayıp mazoşist bir siyaset uyguladığınız dönem. Darbeciler, başörtüsü dediniz geldiniz. 2007'de de aynı edebiyatla geldiniz, bu sefer siyasette sado-mazoşizm siyaseti geliştirdiniz" dedi.

Tutuklu vekiller için söz

BDP adına konuşan Hakkari Milletvekili Adil Kurt da cezaevindeki tutuklu milletvekillerini hatırlatarak sözlerine başladı. Kurt, "Tutuklu milletvekilleri ya demokrasi galip gelecek Meclis kürsüsünde görev yapacaklar ya da çocuklara direniş destanı sergileyip onların yanına gideceğiz. Bu onlar için sözümüzdür" dedi. Van depremine değinerek, kentin "kobay" bir kent olduğunu söyleyen Kurt, hükümet üyelerinin Canikli köyüne kurdukları sirk çadırına gidip halka gülücükler dağıtıp geri döndüğünü ileri sürdü. Van'ın afet bölgesi ilan edilmemiş olmasının hükümetin ayıbı olduğunu savunan Kurt, hükümetin yakasına yeteri kadar sarılmadıkları için özür diledi.

"Batıya fabrika doğuya jandarma"

OECD'nin Türkiye ile ilgili verilerini sunan Kurt, bir kamyon kasasına "Batıya fabrika doğuya jandarma" diye yazıldığını belirterek, "Batıya hızlı tren İstanbul'a çılgın proje düşünürsünüz. Doğuya gelince karakol kışla yaparsınız. Sonra Başbakan çıkar doğuya bu kadar yatırım yaptık der. Yalanın bu kadarı fazla. Doğu'ya kışla dışında bir de cezaevi yapıyorsunuz. Güvenlik barajı yapıyorsunuz, bunun adına da yatırım diyorsunuz" dedi. Kurt, "Sakın yüzde 50'lere kanmayın. Bu ülke de Kenan Evren'in anayasası dahi yüzde 90'ın üzerinde oy aldı. Ama bugün Kenan Evren Anayasasına AKP dışında rahmet okumayan kaldı mı?" dedi.

Başbakan Erdoğan'ın "Dersimde" babasını soran çocuğun süngülendiği sözlerini anımsatan Kurt, "1938'de 'İsmet Paşa Dersim'de şakileri öldürdük' diyordu, şimdi Tayyip Paşa 13 yaşındaki Uğur için 'terörist öldürdük' diyor. Dersim özrü bugün farklı yöntemlerle gerçekleştirilen katliamları yok hükmünde saymanıza gerekçe olamaz" dedi.

ANKA
Devamı..…

Digital Hata mı Uzay Gemisi mi?

Cuma, Aralık 09, 2011 |

Bilim dünyası şaşkın!

NASA'nın teleskobu yardımıyla Merkür gezegeninin yanında görüntülenen parlak cisim NASA bilimadamlarını bile şaşırttı!

NASA'nın Heliospheric Imager-1 teleskobuyla çekilen Merkür gezegeninin görüntüleri bir anda dünyada en çok konuşulan konulardan biri haline geldi.
Teleskobun yakaladığı görüntülerde Merkür gezegeninin yanında beliren parlak cismin ne olduğu anlaşılamazken, NASA uzmanları ışıklı şeklin bir "dijital hata" olduğunda ısrarlı.
Güneşteki patlamaların görüntülendiği sırada bir anda ortaya çıkan bu cisim, kimi kullanıcılara göre silindirik yapısıyla bir uzay gemisi ve hatta özel bir "gizlenme" teknolojisine sahip.
Uzmanlar güneş sisteminde gizlenen herhangi bir uzaylı ırkı olmadığını söylese de, bu belirsiz cismin güneşteki patlamalarla ilgisi olmadığını, sebebinin araştırıldığını belirtiyorlar.

Milliyet
Devamı..…

Yusuf Ziya Özcan'nın görevi 10 Aralık'ta bitiyor

Cuma, Aralık 09, 2011 |
YÖK Başkanı Özcan'ın görev süresi sona eriyor

YÖK Başkanlığına 10 Aralık 2007 tarihinde atanan Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, görev süresini 10 Aralık 2011 Cumartesi günü tamamlayacak.

YÖK Başkanlığına 10 Aralık 2007 tarihinde atanan Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Orta Doğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ) öğretim üyesi iken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK Başkanı olarak atanmıştı. Özcan, görevi Prof. Dr. Erdoğan Teziç'ten devralmıştı.

5 Mart 1951'de doğan Özcan, Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden 1973 yılında mezun oldu. Yusuf Ziya Özcan, 1973-1975 yılları arasında aynı bölümde asistan olarak görev yaptı. Daha sonra sosyoloji eğitimine ABD'deki Chicago Üniversitesinde devam eden Özcan, yüksek lisansını 1978 yılında, doktorasını da 1981 yılında tamamladı.

ABD'den dönüşünün ardından 1981 yılında ODTÜ'de öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdüren Özcan, aynı yıl yardımcı doçent, 1989 yılında da doçentliğe yükseldi. Özcan, 2003 yılında profesör oldu. Bir süre ODTÜ Sosyoloji Bölüm Başkanlığı görevini de yürüten Prof. Dr. Özcan, TÜBİTAK'ta Başkan Danışmanlığı görevinde de bulundu.

Prof. Dr. Özcan, sosyoloji, araştırma metotları, oy verme davranışı, polis, sosyal istatistik, istatistik, sosyal kontrol ve sapma, sosyal tabakalaşma ve hareketlilik konularında ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda kitap, makale ve çalışma yayımladı. Özcan döneminde üniversite sayısı 103'ü devlet, 61'i vakıf, 7'si vakıf meslek yüksekokulu olmak üzere 171 oldu. 2007 yılında üniversitelerde 2 milyon 453 bin 664 olan toplam öğrenci sayısı ise 2011 yılında 3 milyon 817 bin 86'ya çıktı.


Eski başkanlar

Özcan, Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Prof. Dr. Mehmet Sağlam, Prof. Dr. Kemal Gürüz ve Prof. Dr. Erdoğan Teziç'in ardından YÖK'ün beşinci başkanı olarak görev yaptı. YÖK'ün ilk başkanı, aynı zamanda YÖK'ün kurucusu ve Yükseköğretim Kanunu'nun mimarı İhsan Doğramacı oldu. Doğramacı, 1992 yılında istifa ettikten sonra Prof. Dr. Mehmet Sağlam göreve başladı. Sağlam, 1992-1995 yılları arasında YÖK Başkanlığı görevini yürüttü.

Sağlam'ın siyasete girmek için YÖK Başkanlığı görevinden ayrılmasından sonra yerine Prof. Dr. Kemal Gürüz atandı. Gürüz, 1995-2003 yılları arasında YÖK Başkanlığı yaptı. Ardından YÖK Başkanlığı görevini devralan Prof. Dr. Erdoğan Teziç ise 2003-2007 yılları arasında başkanlık yaptı.


Nasıl atanıyor?

Yükseköğretim Kanunu'na göre, YÖK Genel Kurulu; cumhurbaşkanınca, rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek suretiyle seçilen 7, Bakanlar Kurulunca üst düzeydeki devlet görevlileri veya emeklileri arasından seçilen 7 ve Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından kurul üyesi olmayan profesör öğretim üyelerinden seçilen 7 olmak üzere toplam 21 kişiden oluşuyor.

Bakanlar Kurulu ve Üniversitelerarası Kurulca seçilen adayların üyeliği, cumhurbaşkanının onayıyla kesinleşiyor. Dört yıl süreyle olan kurul üyeliğinde süreleri sona eren üyeler kurula yeniden seçilebiliyor.

Cumhurbaşkanı, genel kurul üyeleri arasından 4 yıl süreyle bir başkan seçiyor. Kanun ve yönetmelik hükümleriyle Yükseköğretim Genel Kurulu ve Yürütme Kurulu kararlarının uygulanmasından sorumlu olan başkan, seçimi kurula verilen akademik personelin ve diğer kişilerin atamalarını yapıyor.



AA
Devamı..…

Asya-Pasifik’in ekseni Türkiye’ye kayıyor

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Alışveriş Merkezleri ve Perakendeciler Derneği (AMPD) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Nane, 2013 yılında AMPD olarak Asya Pasifik Perakendeciler Federasyonu organizasyonunun Başkanlığını ve fuarının yürütücülüğünü üstlendiklerini söyledi. Nane, 2013 yılında 17 tane Asya Pasifikli ülkenin fuarının Türkiye’de yapılacağını, Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore gibi ülkelerin Türkiye’ye geleceğini kaydetti. Mehmet Nane, bunun oylamayla elde edildiğini anımsatarak, şöyle devam etti:

Dünyanın merkeziyiz
“Bu bir oylamayla elde edilen bir şey. Bu oylamada Türkiye ve Filipinler finale kaldı. 17 ülke vardı, iki ülke kendisine oy kullanmadı. Bu oylamayı 15’e sıfır kazandık. Bu, sizlerin ve ekiplerinizin emeğiyle oldu. Bu, ülkemizin geldiği noktanın en güzel durumu olarak karşımıza çıktı. Bu ülkeler, kara kaşımız için buraya gelmiyorlar, kara kaşımız için 15’i bize oy vermediler. Bizi potansiyelimizin, dinamizmimizin gücü için seçtiler. Bunu iyi değerlendirmemiz lazım. 2013 yılında Doğuyu Batıya, Batıyı da Doğuya taşımak için çok büyük fırsatlar var.”

2012 yılına da değinen Nane, gelecek yıl Türkiye’den kaynaklanan nedenlerden dolayı değil, ama Avrupa’daki durum sebebiyle ilk yarıyılın biraz zor geçeceğine dikkati çekti. Nane, “Bize tam 100 sene önce ’hasta adam’ diyenler bugün kendilerine baktıklarında ne görüyorlar acaba? Ben bu konunun altını çizmek istiyorum. Bu, aynı Kırkpınar’da er meydanına çıkmış cazgırın söylediği gibi, ’altta kaldıysak yerinecek, üste çıktıysak sevinecek’ bir durum değil. Bu, Türkiye’nin geldiği durumun altını çizmek için çok güzel bir örnektir” şeklinde konuştu. Krizin Çince’de aynı zamanda fırsat anlamına geldiğine değinen Nane, “Bu, ülkemizin önemini bir kez daha ortaya çıkardı. Biz akıllı bir stratejiyle bunu fırsata dönüştürebilecek ortamın, coğrafi konumun, ekonomik büyümenin içindeyiz” diye konuştu. Perakende sektörünün bu büyüme ve ekonominin barometresi olduğunu, tüketicideki her değişikliği anında yansıtabildiğini belirten Nane, herhangi bir gelişmenin aynı gün satışlara yansıdığını, aynı gün sektör olarak bunun pozitif ya da negatif anlamda sinyallerini verebildiklerini ifade etti.

Durmak yok
Ekonomide GSMH’nın yüzde 70’inin dahili ticaretten oluştuğuna işaret eden Nane, çarkın işlemeye çalışmasının herkesin daha da ileriye gitmesi için çok önemli unsur olduğunu söyledi. Türkiye’de organize perakende sektörünün hem kayıt içi ekonomiye geçişte hem de genç nüfusa istihdam sağlamakta lokomotif sektör olduğunu ifade eden Nane, “2010 yılında 70 bin yeni istihdam yarattık. Bu sene Eylül ayı itibariyle 80 bin yarattık. Yıl sonu itibariyle bu rakam 100 bine doğru gidiyor” dedi. Mehmet Nane, “Sektörümüzün gücünü çok iyi bilmemiz lazım. Sektörümüzün bu gücünü, ülkemizin, sektörün ileriye gitmesi için çok etkin biçimde kullanabilecek yeterli araçları geliştirmemiz lazım. Durmak yok” şeklinde konuştu.

Yeniçağ
Devamı..…

Zeybek, radarlar şeytanın gözleri gibi

Cuma, Aralık 09, 2011 |

Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, “Füze Savunma Sistemi”ni eleştirdi. Zeybek, şunları kaydetti: “Ben bugüne kadar kimseye yalvarmadım. Milletim adına, halkım adına yalvarıyorum. Füze savunma sistemi kapsamında Malatya’ya getirilmesi düşünülen radarların konulmasını önleyeceğimi bilsem İstanbul’dan Ankara’ya kadar sürüne sürüne, yalvara yalvara gitmeye razıyım. Ey Kürecik’te oturanlar, önce Malatya’nın direnmesi lazım. Bu radarların amacı, Türkiye’yi İran’la savaşa sokmaktır. Bu bir tuzaktır. Allah göstermesin buna engel olacağız. Gücü yetmeyenler, dua ile yardım etsinler. Onun için bütün demokratik direniş yollarını kullanarak bu işi önlemeliyiz.”

Yeniçağ
Devamı..…

Tarık Aziz 2012′de idam edilecek

Cuma, Aralık 09, 2011 |
CNN İnternational’ın verdiği habere göre, Irak Başbakanı Nuri Maliki’nin danışmanlarından Said Yusuf ‘Amerikan askerlerinin çekilmesinden sonra idam kararı yerine getirilecek’ dedi.

Tarık Aziz’in avukatı Bedii Arif, açıklama karşısında duyduğu şaşkınlığı dile getirerek, Aziz’in idam edilmesinin Irak’ı geriye gitmesi anlamına geldiğini iddia etti.

Tarık Aziz’in oğlu babasının idamını zalimlik olarak değerlendiriyor ve bunun sadece intikam duygularının tatmini olacağını ileri sürüyor.

Tarık Aziz, gerçek adıyla Mikhail Yuhanna (d. 28 Nisan 1936), eski Irak Dışişleri Başkanı (1983–1991) ve Başbakan Yardımcısı (1979–2003). Uzun yıllar eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in yakın danışmanlarından biri oldu. Keldani kökenlidir. 26 Ekim 2010 günü mahkeme tarafından geçmişte dini partilere uyguladığı baskı sebebiyle idama mahkum edilmiştir. Tarık Aziz Saddam Hüseyin kabinesinin tek Hıristiyan üyesidir.

Kemalistler

Devamı..…

Bağış'a yumurta yağdı, AKP üniversiteden defol

Cuma, Aralık 09, 2011 |

berBağış'a yumurtalı protesto
Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, Ege Üniversitesi'nde katıldığı bir etkinlikle "yumurtalı protestoya" uğradı. Yumurta bakanın gözüne isabet etti. Sağ yanağında küçük bir noktanın kan topladığı ve hafif şiştiği görülen Bağış protestoyla ilgili olarak, "Zavallı zihniyetlerin maşaları" dedi.

Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, Ege Üniversitesi'nde heykel açılışı için katıldığı törende protesto edildi. "AKP üniversiteden defol" sloglanlarıyla fırlatılan yumurta, korumaların açtığı şemsiyelere rağmen, Bağış'a isabet etti. Protestoyu düzenleyen Yumurtayı atan öğrenciler A.B. ve E.Ç. gözaltına alınırken, korumaları Bakan'ın etrafında adeta etten duvar ördü. Durumun normale dönmesinin ardından tekrar kürsüye çıkan Bakan Bağış’ın sağ yağında küçük bir noktanın kan topladığı ve hafif şiştiği, paltosunda da yumurta lekeleri olduğu görüldü.

Konuşmasında protestoya tepki göstererek, gençlere kızmadığını onlara acıdığını söyleyen Bakan Bağış şunları söyledi: "Özgün bir sanat eserinin açılışını gerçekletirirken tatsız bir olay yaşadık. Zavallı zihniyetlerin maşaları gencecik zihinler, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanına yumurta atmayı maharet zannettiler. Keşke o yumurtaları beslenmelerinde değerlendirseler, protein ihtiyaçlarını karşılarlar. O saldırıyı gerçekleştiren genç kardeşlerime kızmıyorum, acıyorum. Onları tetikçi gibi kullananların piyonu oldukları için acıyorum. Bu ülkenin kardeşlik dokusunu güçlendirmek için, bu ülkeyi daha çok nasıl kalkındırabiliriz diye düşüneceklerine kendilerini birilerine kullandırıyorlar. Bu nedenle Cumhuriyet tarihinde hiç görülmemiş kadar eğitime bütçe ayırdık. Farklılıkları zenginlik olarak görmeye tahammül dahi edemeyen statükonun son temsilcisi zihniyetlerin bu gençliği zehirlemesi hepimizin birlikte düşünmesi gereken bir süreç. AB sürecinde de farklılıklara tahammül edemeyen haddini aşmaya kalkan bir parlamentere münasip bir cevabı verdik. Din, dil, ırk farklılık siyasi görüş gözetmeden tüm insanları sevmek için hizmet aşkıyla dolu bir Başbakan’ın çalışma arkadaşlarıyız. Bu tür olaylar, girişimler bizi hiçbir şekilde bu millete hizmet aşkından alıkoyamaz, daha çok kamçılar."

Cumhuriyet
Devamı..…

Alp Dağları’nda buzullar alarm veriyor

Cuma, Aralık 09, 2011 |

ilKüresel ısınma sonucunda buzulların erimesi, bilim insanlarını endişelendiriyor.

Fransa Alpleri’ndeki buzullar son 40 yılda eriyerek, yaklaşık dörtte bir oranında küçüldü. Fransız bilim insanlarından oluşan bir araştırma ekibi, bu durumdan sıcaklıkların yükselmesini sorumlu tuttu. San Francisco’da düzenlenen Amerikan Jeofizik Birliği toplantısına sunulan araştırma, 1970’lerden bu yana Fransız Alpleri’ndeki buzullar üzerinde yapılan ilk büyük ve kapsamlı çalışma.

En büyük kayıp
ÇalIŞma sonuçlarına göre, en büyük kayıplar alçak irtifalarda meydana geldi. Belledonne Masifi’nin neredeyse bütünüyle yok olduğu, Ecrins’de buzulların başka yerlerdekine göre üç kat hızla gerilediği belirlendi. Kuzeyde yüksek irtifalarda ise pek bir değişiklik olmadı. Bilim insanları buzullarla kaplı alanın gerilediğini söyledi. Araştırmada, fotoğraflar ve uydu görüntüleri kullanıldı.

Yeniçağ
Devamı..…

Mısır'da Şok Yasak

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Penise benziyor diye yasaklandı!

Mısır'da yayımlanan El-Senousa gazetesine konuşan bir din adamı kadınların muz, kabak, salatalık gibi yiyeceklere dokunmasını yasakladı.

İsmi açıklanmayan Şeyh, bu yiyeceklerin erkek cinsel organına benzediğini ve kadınların cinsellik düşünmelerine neden olabileceğini iddia etti. Şeyh, bunları yemek isteyen kadınların, eşlerinden yardım almaları gerektiğini,meyve ve sebzeleri erkeklerin kesmesi gerektiğini belirtti. Ayrıca bu işlemi kadınlardan uzak bir yerde gerçekleştirmelerini tavsiye etti...

Cumhuriyet
Devamı..…

İran ABD'nin sır uçağının görüntülerini yayınladı

Cuma, Aralık 09, 2011 |

düİran hava sahasına girdiği gerekçesiyle düşürdüğü ABD'ye ait casus uçağının görüntülerini yayınladı. İran yönetimi yayınlanan görüntülerin ardından casus uçağıyla ilgili olarak ABD yönetiminden açıklama istedi.

Devlet televizyonu, geçtiğimiz günlerde ülkenin doğusunda düşürülen RQ-170 tipi insansız ABD casus uçağının görüntülerini yayınladı.

Görüntülerle birlikte verilen haberde uçağın, elektronik muharebe sistemleriyle indirildiği için fazla zarar görmediği belirtildi. Uçağın, son derece üstün teknoloji ürünü olduğu, casusluk faaliyetleri için donatıldığı ve radara yakalanmayan türden olduğu kaydedildi.

İran bayrağı önünde sergilenen uçağın fizik teknik bilgilerine de yer verildi. Görüntülerde, uçağın ana gövdesinin sağlam olduğu görülüyor.

Uçağın İran ordusu ve Devrim Muhafızlarının işbirliği ile ABD kontrolünden çıkarılarak ele geçirildiği bildirildi.

İran haber ajansları ve televizyonları 4 Aralık'taki haberlerinde uçağın düşürüldüğünü duyurmuşlardı.

ELEKTRONİK HARP YÖNTEMİYLE İNDİRİLDİ

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD casus uçağıyla ilgili olarak İsviçre'nin Tahran Büyükelçisinin Bakanlığa çağrıldığını açıkladı. İran'ın acil olarak ABD'den açıklama istediği ve bu eylemin telafisi yönünde adımlar beklediği belirtildi.

ABD'nin İran aleyhindeki tahrik edici ve gizli eylemlerinin arttığına değinilen açıklamada, Washington yönetiminin, bu tür eylemlerle uluslararası yasaları çiğnediği ifade edildi.

Açıklamada, bölge ve dünya barışının aleyhinde olan bu eylemin tüm sonuçlarının ABD'nin sorumluluğunda olduğu kaydedildi.

Benzer eylemlerin tekrarı konusunda ABD'nin uyarıldığı belirtilen açıklamada, uygun cevap hakkının da saklı tutulduğu vurgulandı.

ABD ile İran arasında 30 yılı aşkın bir süredir doğrudan diplomatik ilişki bulunmuyor. İsviçre'nin Tahran Büyükelçiliği, ABD'nin İran'daki çıkarlarını gözetiyor.

İran devlet televizyonu, bir süre önce ülkenin doğusunda elektronik harp sistemleriyle indirilen RQ-170 tipi insansız ABD casus uçağının görüntülerini yayınlamıştı.

Bu video Adobe Flash Player'ın son sürümünü gerektirmektedir.

Adobe Flash Player'ın son sürümünü indirin.



AA
Devamı..…

Porno siteler .XXX alan adı kullanacak

Cuma, Aralık 09, 2011 |

Porno siteleri için tarihi gün
Aylardır tartışılan cinsel içerikli sitelerin yeni alan adı .XXX için büyük gün sonunda geldi.

ICM Registry, .XXX alan adını nihayet kullanıma sundu. Dünden itibaren artık web sitelerini XXX alan adıyla görmeye başladık...

ICM Registry'nin CEO'su Stuart Lawley, konuyla ilgili yaptığı açıklamada yetişkin içerikli sitelerin eğlenceli olduğunu; ancak bu tür içeriklerin her kullanıcı için de uygun olmadığını belirtti.

".XXX alan adını online yetişkin içerikli siteler için geliştirdik" diyen Lawley, sözlerini şöyle sürdürdü: "XXX'e ilgili bir hayli yoğun ve tüketiciler XXX'in olanaklarından faydalanacakları için fazlasıyla heyecanlı."

İlk aşamada yoğun bir talep gören .xxx uzantısı sadece cinsel içerikli siteler tarafından değil, büyük şirketler tarafından da merakla takip ediliyor. Çünkü dev şirketler, kendi isimlerinin .xxx uzantılı ve cinsel içerikli bir sitede görmek istemiyorlar ve alan adını kendi üzerlerine tescil ettirmeyi seçiyorlar...



Cumhuriyet
Devamı..…

"AKP içinde cemaat özlü kavgalar var"

Cuma, Aralık 09, 2011 |


CHP Mersin Milletvekili İsa Gök, AKP içinde Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve parti liderliği konusunda cemaat özlü kavgalar olduğunu söyleyerek, "Cumhurbaşkanı ile AKP grubunun arasındaki kavganın kaynağı şike değildir. FB üzerinde bir cemaatin operasyonu ve bu kulübün buna direnişi vardır" dedi. Gök, Cumhurbaşkanın görev süresinin de ''kesin'' 5 yıl olduğunu belirtti.

Gök, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, Cumhurbaşkanının seçimi ve görev süresi ile ilgili açıklamalarda bulundu. Gök, referandumda yapılan değişiklik ile sürenin 5 yıla indirildiğini ve seçimin halka bırakıldığını anlatarak, ''Şimdi buna Hükümet kanadından itirazlar geliyor. 'Halkın iradesine saygısızlık' diyorlar. Bu anayasa değişikliği yüzde 58 ile kabul edilmiştir. Bu nedenle 2012 Mayısında halkın önüne sandık konulması gerekiyor'' dedi.

Gök, AKP'nin halktan kaçtığını ve seçim sandığını koymak istemediğini söyleyerek, ''AKP içinde Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve parti liderliği konusunda cemaat özlü kavgalar vardır'' diye konuştu.

Kamuoyunun karşısına çıkarak konuşan isimlerin ''belli cemaatlerin'' sözcüsü olarak konuştuklarını söyleyen Gök, ''Selden kütük kapma yarışı ve bu kaostan faydalanmak isteyenler var. Cumhurbaşkanı ile AKP grubunun arasındaki kavganın kaynağı şike değildir. FB üzerinde bir cemaatin operasyonu ve bu kulübün buna direnişi vardır. Acaba operasyon sonuçlanmadığı için mi veto geldi?" dedi.

Gök, Cumhurbaşkanın görev süresinin de ''kesin'' 5 yıl olduğunu belirtti.

CHP'li Gök, bir gazetecinin, ''açıklamasını gruptan izin alarak yapıp yapmadığı'' yönündeki sorusuna, ''Arkadaşlar, parti içi demokrasi son derece önemlidir. Parti disiplini ile parti içi demokrasi kavramlarının içini boşaltırsanız, milletvekilinin milletvekilliği kalmaz. Hür irade kalmaz. Bilgi, birikim kalmaz. Gerçekleri ifşa etme kalmaz. Benim asıl üzerinde durduğum, bu kavramların gerçek tanımlarıdır. Değişen siyasi konjonktüre göre tanım değişmeleri benim kitabımda yazmaz'' yanıtını verdi.

AA
Devamı..…

Bu dava AKP'nin gerçek yüzüdür

Cuma, Aralık 09, 2011 |
"Islıklar bile terör eylemi kabul ediliyor"

CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner, Ankara'daki Hopa davasına ilişkin delil olarak gösterilenlerin bir hukuk katliamına işaret ettiğini söyleyerek, ''Bu dava AKP'nin gerçek yüzüdür, demokrasi anlayışının yansımasıdır. Teröristin kim olduğunu yarattığı korku ikliminden teşhis edebiliriz" dedi.

CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner,TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, ''adı ne olursa olsun tüm davaların kökeninde, 'siyasallaşmış yargı anlayışı' bulunduğunu'' söyledi.

Davların tümünde ''hukuk dışı uygulamalar'' bulunduğunu belirten Cihaner, şöyle devam etti:

''Hedef, mevcut ya da potansiyel güçleri durdurmak veya ezmek. AKP, Hopa'da, Hayati Yazıcı'nın ilçeye sokulmamasının intikamını alma duygusuyla hareket etti. Miting günü, intikamcı duygularla orada polis yığınağı yapıldı ve polis de acımasız davrandı. Tıpkı Ankara'daki gösteride olduğu gibi. Başbakan, Libya ve Suriye'deki isyancılara gösterdiği şefkati kendi vatandaşından esirgedi. Ankara'da gösteri yapanlar temel insan haklarını kullandılar. Artık meşru eylemlere katılanlar tutuklanıyor. Ankara'daki Hopa davası ile, 'muhalefet ediyorsan, silahlı bir terör örgütüne üye olmaktan tutuklanabilirsin' mesajı veriliyor. İktidarın kendisine yönelik hiçbir tepkiye sabrı kalmamış. Stat açılışlarında çalınan ıslıklar bile terör eylemi olarak kabul ediliyor.

Davalarda delil olarak gösterilenler, nasıl bir hukuk katliamı içinde bulunduğumuzun göstergesidir. 12 Eylül halen devam ediyor. Ankara'daki Hopa davası AKP'nin gerçek yüzüdür. Bu dava, AKP'nin demokrasi anlayışının yansımasıdır. Teröristin kim olduğunu yarattığı korku ikliminden teşhis edebiliriz.''

Cihaner, yarın görülecek davayı, CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan ile takip edeceklerini bildirerek, demokratik haklara sahip çıkmayan isteyen tüm yurttaşları davayı izlemeye davet etti.

AA
Devamı..…

"12 Eylül sonrası kapatılan dernekler yeniden açılsın"

Cuma, Aralık 09, 2011 |
CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek, 12 Eylül 1980 sonrası kapatılan kuruluşların yeniden açılması ve Hazine'ye devredilen taşınmazlarının iadesi için kanun teklifi verdi.

Dibek'in TBMM Başkanlığına sunduğu kanun teklifine göre, 12 Eylül 1980'den sonra çalışmadan alıkonulan, kapatılmasına karar verilmiş ya da münfesih sayılan mesleki dernek ve kuruluşlar, Genel Yönetim Kurulu üyelerince aynı ad, rumuz, amblem ve son tüzük hükümlerine göre yeniden açılabilecek.

Bu dernek ve kuruluşların Hazineye devredilen taşınmazları da en geç 3 ay içinde iade edilecek.

Teklifin gerekçesinde, 12 Eylül sonrasında siyasi partiler, sendikalar, derneklerin kapatıldığını, mallarına el konulduğunu, Atatürk tarafından kurulan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'nun statülerinin değiştirildiği anımsatıldı.

12 Eylül sonrası kapatılan siyasi parti ve sendikaların yeniden açıldığı, Hazineye devredilen malvarlıklarının iade edildiği belirtilen gerekçede, ancak dernekler ve diğer kuruluşlara bu hakkın tanınmadığı, yasal taleplerinin yok sayıldığı kaydedildi.

Gerekçede, ''Türkiye'yi demokrasi ayıplarından kurtarma, darbe kalıntılarını temizleme iddiasında bulunan yeni bir anayasa söylemini sürekli dillendiren bir Meclis çoğunluğunun, 12 Eylül darbecilerinin kapattığı bütün dernek ve diğer kuruluşlarının yeniden açılabilmesini sağlamak ve malvarlıklarını iade etmek yönünde bir irade kullanmak durumundadır'' denildi.

AA
Devamı..…

Suriye sınırı kapattı!

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Suriye, Mardin'in Nusaybin ilçesindeki sınır kapısını kapattı. Mardin Vali Vekili Müfit Gültekin, Nusaybin ilçesinde Nusaybin ile Suriye'nin Kamışlı ilçeleri arasında yer alan sınır kapısının Suriye tarafından kapatıldığını belirtti.

Gültekin, “Suriye, bakım ve onarım çalışmaları dolayısıyla kapıyı kapattığını bildirdi. Suriyeli yetkililer, teknik bakımın ardından sınır kapısını yeniden açacaklarını söylediler. Bizim kapımız açık, Suriye'ye gitmek isteyen Suriye vatandaşlarını gönderiyoruz” dedi. Nusaybin Kaymakamı Murat Girgin ise “Suriyeli yetkililer, yaptığımız görüşmede kapanma gerekçesi olarak onarım çalışmalarını gösterdiler. Bizim tarafta memurlarımız şu anda görevlerinin başında bekliyor. Bizim tarafta bir sıkıntı yok. Suriye tarafı kapıyı açması halinde geçişler normal seviyesine gelecek” diye konuştu.

Suriye’ye geçiş yapmak üzere Nusaybin Sınır Kapısı’na gelen, aralarında Suriyeli vatandaşların da bulunduğu yaklaşık 100 kişi, pasaport işlemlerini tamamladıktan sonra Suriye’ye geçmek istedi. Suriye tarafının kabul etmemesi üzerine yaklaşık 100 kişi Suriyeye geçmek için sınır kapısında bekleyişini sürdürüyor.

Cumhuriyet
Devamı..…

İran, ABD'den açıklama bekliyor

Cuma, Aralık 09, 2011 |
İran, hava sahasına girdiği gerekçesiyle düşürdüğü ABD casus uçağıyla ilgili olarak Washington yönetiminden açıklama istedi.

İran Dışişleri Bakanlığı, bir süre önce ülkenin doğusunda hava sahasını ihlal eden ABD casus uçağıyla ilgili olarak İsviçre'nin Tahran Büyükelçisinin Bakanlığa çağrıldığını açıkladı.

İran'ın acil olarak ABD'den açıklama istediği ve bu eylemin telafisi yönünde adımlar beklediği belirtildi.

ABD'nin İran aleyhindeki tahrik edici ve gizli eylemlerinin arttığına değinilen açıklamada, Washington yönetiminin, bu tür eylemlerle uluslararası yasaları çiğnediği ifade edildi.

Açıklamada, bölge ve dünya barışının aleyhinde olan bu eylemin tüm sonuçlarının ABD'nin sorumluluğunda olduğu kaydedildi.

Benzer eylemlerin tekrarı konusunda ABD'nin uyarıldığı belirtilen açıklamada, uygun cevap hakkının da saklı tutulduğu vurgulandı.

ABD ile İran arasında 30 yılı aşkın bir süredir doğrudan diplomatik ilişki bulunmuyor. İsviçre'nin Tahran Büyükelçiliği, ABD'nin İran'daki çıkarlarını gözetiyor.

İran devlet televizyonu, bir süre önce ülkenin doğusunda elektronik harp sistemleriyle indirilen RQ-170 tipi insansız ABD casus uçağının görüntülerini yayınlamıştı.

AA
Devamı..…

'Evrim'e de sansür

Cuma, Aralık 09, 2011 |
"Güvenli İnternet" kapsamında Darwin'in Evrim Teorisini anlatan siteye Çocuk Profili altında yasak gelirken, bu teoriye karşı olan siteye ise erişim sağlanabilmesi dikkat çekiyor.

"Güvenli İnternet" döneminin başlamasıyla birlikte kullanıcılar artık Aile veya Çocuk Profili arasında seçim yapabiliyor ve filtreye kendi isteğiyle tabi tutulabiliyor; ancak bu profillerin devreye girmesiyle birlikte hangi web sitelerinin bu profillerde yasaklandığıyla ilgili net bir bilgi yok.

Çocuk ve Aile Profil Kriterleri Çalışma Kurulu'nun kararıyla belirlenen yasaklı siteler http://www.guvenlinet.org adresinden de kontrol edilebiliyor. Kullanıcıların oyları da sitelerin yasaklanmasında etkili oluyor.

Hürriyet'in haberine göre, akademisyen ve aynı zamanda blogger olan A. Murat Eren, Twitter hesabında ilginç bir yasağı takipçileriyle paylaştı. Evrim Teorisi'ini ziyaretçileriyle paylaşan "evrimianlamak.org" sitesi Çocuk Profili altında yasaklı görünürken, bu teoriye karşı duran "evrimaldatmacasi.com" ise filtereye takılmış değil ve bu profil altında görüntülenebiliyor.

Cumhuriyet

Devamı..…

Çiçek, tutuklu milletvekilleri için umut vermedi

Cuma, Aralık 09, 2011 |

TBMM Başkanı Cemil Çiçek, tutuklu milletvekillerinin yemin etmelerinin sağlanması için başvuruda bulunan CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve CHP Muğla Milletvekili Ömer Süha Aldan ile görüştü. Görüşmede Öztürk ve Aldan, tutuklu milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda hazır edilerek, ant içmelerinin sağlanmasını talep etti. Tutuklu milletvekillerinin durumunun kişisel sorunları ve parti sorunu olmadığını dile getiren Öztürk ve Aldan, “Bu parlamentonun, hukukun sorunudur. Parlamentonun işleyişinde bir engel. Bu parlamentonun çözmesi gereken bir sorunudur. Bu sorun çözülmelidir” dediler. CHP’li milletvekilleri görüşmede tutuklu milletvekillerinin maaşlarını alamadığına da dikkat çekerek, “Maddi yönden sıkıntı çeken insanlar var” dediler. CHP’li milletvekillerini dinleyen TBMM Başkanı’nın, “Milletvekilleri olarak talepte bulunmanız çok doğal. Sizin hakkınızdır. Böyle bir hakkınız var, Meclis Başkanlığı’na böyle bir başvuruda bulunmak sizin hakkınızdır” dediği öğrenildi. Görüşmede Çiçek, CHP’li milletvekillerini dinledi ancak talepleri konusunda yorum yapmadı.

Yeniçağ
Devamı..…

Kadri Gürsel yazdı:"Ilımlı İslamcılara 10 puanlık soru"

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Geçen hafta sonu düzenlenen 25’nci Abant Platformu toplantısının konu başlığı “Arap Baharı’ndan Sonra Ortadoğu’nun Geleceği ve Türkiye” idi. Toplantının ilk oturumu geçen cuma akşamı "Çırağan Sarayı Oteli”nde yapıldı; tesisin “saray” kısmında... Aynı akşam katılımcılar özel bir uçakla Gaziantep’e geçerek tartışmalarını bu şehirde, Zirve Üniversitesi’nin ev sahipliğinde sürdürdüler.
Değinmek zorundayım; bu toplantı için seçilen mekânlar ile gündem arasındaki simgesel ilişki olağanüstüydü.
Çırağan Sarayı, Meclis-i Mebusan binası iken 1910’daki bir yangında mahvoldu, ardından harabeleri bir seksen yıl kadar futbol sahası, yüzme havuzu ve kum deposu olarak kullanıldı. Ve sonra 1990’da, ayakta duran dört duvarının içine oturtulmuş, kibir ve banallik manasında fevkalade “kitsch” bir arabesk Hollywood dekorunun kılığında hayata geri döndü...
Çırağan Sarayı, imparatorlukla birlikte kül oldu. Osmanlı’nın tu kaka edildiği uzun bir dönem boyunca da “harabe Osmanlı” simgesinin mezbelelikte maddileşmiş hali idi...
Ve nihayet Soğuk Savaş sonrasında Özalcı Neo-Osmanlıcılık fantezilerinin zuhur ettiği bir sırada, zamanın ruhuna münasip kâr amaçlı bir tesis olarak yeniden doğdu.
O artık bir otel ama kendisini hâlâ “emperyal saray” sanıyor; grotesk etki uyandırması bu yüzden. Tıpkı, bugünün Türkiye’sinden “Ortadoğu liderliği” çıkaranların insanda neden olduğu hüzün gibi...
Bu arada, orijinal saray halinin Mağribi bir Barok üslubu vardı. Bugün de yansır.
Abant Platformu katılımcılarını o otelde buluşturan “Arap Baharı” da Mağrip’ten başladı, Maşrık’a yani Suriye’ye uzandı.
Biz de Çırağan’ın Mağribi dekorunu arkamızda bırakıp Türkiye’nin Maşrık sınırına uzandık. Kimlik kakofonisinin pek de yaşanmadığı bir yere. Gaziantep’e, Türkiye’nin Orta-Doğusu’na...
Orada iki gün boyunca tanık olduğumuz tartışmalar öğreticiydi. En başta da çeşitli Arap ülkelerinden gelmiş katılımcıları dinlemek, kimileri için bir “gerçeklik denetimi” işlevi görmüştür diye umut ediyorum.
Arap konuşmacıların hepsi, söz birliği etmişlercesine, doğmakta olan yeni meşru Arap rejimlerinin “Türkiye’nin liderliğine ihtiyaç duymadıklarını ve bunu istemediklerini” söylediler.
İçlerinde bu mesajı en keskin hatlarıyla veren Mısırlı Profesör İbrahim Ganem’di.
Kısaca şunları söyledi:
“Araplar bölgelerinin kaderini kendi ellerine alıyorlar ve dışarıdan bir lidere ihtiyaç duymuyorlar. Türkiye’nin geri gelmesi kabul edilmeyecektir. Türkler ve Araplar arasında hâlâ esaslı meseleler vardır. Araplar ne istediklerini biliyorlar: Onur istiyorlar, dış güçlerle diktatörler arasında kıskaca alınmaktan kurtulmak istiyorlar, sosyal adalet ve kalkınma istiyorlar.”
“Yeni Türkiye”nin Ortadoğu’ya emperyal bir vizyonla yaklaşmasını ciddi ciddi savunanların, ülkenin böyle bir rolü ifa etmeye yeter bir askeri, ekonomik ve entelektüel kapasitesi var mı diye kendilerine sormadan önce “gerçeklik denetimi”ni Arap elitinin algısı nezdinde yapması lazım.
Çetin Altan’ın literatüre soktuğu “Türk’ün Türk’e propagandası”nı iç politika hesabıyla Ortadoğu liderliği bahsinde yapanlar, bu şişinmelerin Arap dünyasında duyulmadığını, alerji yaratmadığını sanmasınlar.
Bu meyanda Cumhurbaşkanı Gül’ün Ortadoğu Başdanışmanı Erşat Hürmüzlü’nün salondaki Arap katılımcıları yatıştırıcı mahiyetteki “zoraki liderlik” formülünü aktarmadan edemiyorum:
“Türkiye rol aramıyor, rol gelip Türkiye’yi bulabilir”.
Artık nihayet liderlikten modellik konusuna geçebiliriz.
Bazı Batılı çevrelerin, Türkiye ve AKP’yi bugünkü halleriyle bir model olarak Arap ülkelerine satmaya çalıştıkları herkesin malumu... Boğaziçi Üniversitesi’nden Profesör Hakan Yılmaz’ın toplantıda söyledikleri onlara ithaf edilmeli:
“Model olmak için, sorun çözme kapasitesine de sahip olmak gerekir. Mesela AB bizim (Türkiye) için bir modeldir; çünkü etnik ve mezhepsel sorunlarını barışçı ve demokratik yöntemlerle çözebilmişlerdir. Türkiye AB perspektifinde ilerlerse bir model olabilir.”
Zaten toplantının sonuç bildirisinde Türkiye’nin modellik iddiasının olmadığı da ima edildi.
Bildirinin bence en ilginç ve en önemli cümlesi şuydu:
“Ortadoğu’da iktidarları devralacak grupların bir an önce farklı inanç, etnik ve diğer bütün grupları eşit ve özgür vatandaş olarak tanıması zorunluluktur.”
Peki, laik demokrasi olmadan, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Türk, Arap, Kürt, Ermeni vesaire nasıl “eşit ve özgür” olabilir? İşte size “ılımlı İslamcılar”dan tarih önünde cevap bekleyen 10 puanlık soru...

Kadri Gürsel
Milliyet
08.12.2011
Devamı..…

O ekskavatörler binanın çatısına nasıl çıktı

Cuma, Aralık 09, 2011 |

nÇin işi yıkım
Çin'de zemin bozukluğu nedeniyle 18 katlı bir binanın yıkımına karar verildi. Buraya kadar her şey normal ancak normal olmayan şey iki tane ekskavatörün binanın çatısına çıkarılarak yıkıma ordan başlanması oldu.

Çin'in doğusunda sanayinin önemli merkezlerinden biri olan Cıciang eyaletine bağlı Taizhou kentinde, okyanus manzaralı 18 katlı apartmanlar inşa edildi.
Çinli yetkililer, zeminin sağlam olmaması nedeniyle lüks apartman yıkılmasına karar verdi. 18 katlı binada daire sahibi olan Zhan adlı bir kişi, taşındıktan 17 saat sonra apartmanın tepesinde büyük bir gürültü geldiğini duydu.
Apartmanın 16'ıncı katında oturan Zhan, dışarı çıktığında iki ekskavatörün çatıdan başlayarak binayı yıkmaya başladığını fark etti.
Yetkililerle konuşan Zhan, zemin bozukluğu nedeniyle bina hakkında yıkım kararı olduğunu öğrendi. Ancak ekskavatörlerin binanın çatışına nasıl çıkarıldığı da merak konusu oldu.
Okyanus manzaralı apartmanın metrekaresi 2009 yılında 1000 dolardan satılmıştı. Daire sahipleri şimdi zararlarının kim tarafından karşılanacağını kara kara düşünüyor.

NTV
Devamı..…

Spikerliğe talep ve ilgi artıyor

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Gençlerin rüyasını spikerlik süslüyor
Eski TRT spikeri ve eğitmen Orhan Ertanhan, "Gençler, hem ekran önünde ünlü olmayı, hem de daha çok para kazanmayı tercih ettikleri için spikerliğe talep ve ilgileri daha fazla" dedi.

Uzun yıllardır özel bir kursta eğitmenlik yapan ünlü spiker Ertanhan, gençlerin "ün ve daha çok para" arzusuyla medya sektöründe en çok spikerlik yapmak istediklerini istediklerini söyledi.

"İşi önce mutfağında öğrenmek lazım"
Ertanhan, eskiden alternatif kanallar olmadığı için zorunluluktan herkesin TRT’yi seyrettiğini ve insanların daha çabuk ünlü olabildiğini ifade etti.

Çok yakın geçmişe kadar spikerlik eğitimi veren konservatuvarlar dışında TRT kurulunun da olduğunu kaydeden Ertanhan, şunları söyledi: "TRT, usta-çırak ilişkisiyle kurslarla seçilip gelen arkadaşlara kendi içinde eğitim verirdi. Buraya konservatuvardan hocalar da gelirdi. Devlet tiyatrosunun dili güzel kullanan sanatçıları ile birlikte mesleğin büyükleri de hocalık yaparlardı. Günümüzde bu mesleğin cazibesi ve talebi artınca diksiyon eğitimi veren özel kuruluşlar da çoğaldı. Şu anda sadece haberi okuyan kişiler azaldı, artık haberin hazırlanmasına katkı sağlayan, hatta kendi haberini kendi oluşturan ve sunan kişiler medyada daha popüler oldu. Dolayısıyla işi önce mutfağında öğrenmek lazım."

Spikerliğin uzun yıllar yayında tecrübe kazanarak elde edilmesi gerektiğini vurgulayan Ertanhan, eğitim veren kurumların çoğaldıkça, eğitmen durumundaki kişilerin ne bilip de ne öğrettiklerini, bu nedenle kaygı duyduğunu dile getirdi.

Ertanhan, şöyle devam etti:"Mesleğe gireli tam 35 yıl oldu ve hala ustalarımıza karşı fevkalade dikkatli ve saygılı davranıyorum. Onların yanında bu işin ustasıymış gibi davranma cesaretini gösteremiyorum, hem işin teorik kısmını bilmek lazım hem de yayın tecrübesiyle bunu harmanlamak gerekiyor. Ancak o zaman yetkin bir hoca olunabilir ama piyasada o yetkinlikte çok az kişi olduğunu düşünüyorum. Kendisinin eğitime ihtiyacı varken eğitici rolüne soyunmak haddini bilmezlik gibidir. Spikerliğe gönül verip eğitim almayı düşünen kişilerin iyi araştırmaları lazım. Yetkin olan kişilerden eğitim almaları gerekiyor. Eğitim verme konusunda RTÜK tarafından bir yetkinlik belgesinin oluşturulup o belgeye sahip olanların eğitmenlik yapması lazım."

"Spikerler çok yüksek ücret almıyor"
Eski TRT spikeri ve eğitmen Dr. Attila Sarıkayalı da, spiker olma isteğinin sadece günümüzde değil, kendisinin spikerliğe başladığı 40 yıl öncesinde de olduğunu söyledi.

Spikerin sesinin her şeyden önce mikrofona oturması gerektiğini belirten Sarıkayalı, "Radyodan haber okuduğunuzda veya bir programı sunduğunuzda o sesi duyduğumuz zaman kulağın tırmalanmaması lazım. Mikrofona oturan ses dediğimiz de budur" dedi.

Bugün televizyonda şöhret olmanın çok zor olduğunu ifade eden Sarıkayalı, Türkiye’de yaklaşık 30 ulusal kanalın olduğunu, bu kanal ve programlara bakıldığında oradaki sunucu veya spiker konuşurken 75 milyon insana hitap ettiğini sandığını, ancak 75 milyon kişinin yarısının televizyon seyretmediğini ve o programı 100-150 bin kişinin seyredebileceğini savundu.

"Zannediliyor ki spikerler çok yüksek ücret alıyor, fevkalade hayat yaşıyor. Hayır, onlar çok yüksek ücret almıyor" diyen Sarıkayalı, spikerliğin bir hobi halinde olduğunu, ancak olaya at gözlüğüyle bakıldığı için gençlerin hala işin farkında olmadığını ve şöhret olup iyi para kazanacaklarını düşündüklerini kaydetti.

Sarıkayalı, şöyle devam etti:"Şöhret olma arzusu çok başka bir şeydir. Şöhret olduktan sonra da ’Aman nereden şöhret oldum’ dersiniz. Sonra bir gün sizi kimse tanımaz hale gelirse psikolojik bunalım içerisine bile düşersiniz. Onun için şöhreti ve şöhretsizliği taşımak da şöhretten sonra son derece zordur ve psikolojik durumu sağlam değilse bu işe hiç kimse girmesin."

Sarıkayalı, spikerlik eğitimi vermeye yetkili olmayanların spikerlik dersi vermelerinin son derece yanlış olduğuna dikkati çekerek, "Üç, beş ay televizyonda çalışıyor, ardından habercilik ve spikerlik dersi veriyor diye birtakım insanlar çıkıyor. Bu dersleri vermek için geceli gündüzlü çalışmak lazım" dedi.

Milliyet
Devamı..…

MEB, Unicef ve AB elbirliğiyle okul öncesi eğitimi güçlendirecek

Cuma, Aralık 09, 2011 |

Okul Öncesi Eğitimin Güçlendirilmesi projesinin toplam 16,86 milyon Euro bütçesiyle dezavantajlı koşullarda yaşayan yüz binlerce çocuk, kaliteli eğitim hakkına sahip olacak.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), UNICEF ve Avrupa Birliği’nin (AB) desteğiyle hayata geçirdiği "Okul Öncesi Eğitimin Güçlendirilmesi" projesinin toplam 16,86 milyon Euro bütçesiyle dezavantajlı koşullarda yaşayan yüz binlerce çocuk, kaliteli eğitim hakkına sahip olacak.
MEB Temel Eğitim Genel Müdürü Funda Kocabıyık, özellikle dezavantajlı konumdaki çocukların okul öncesi eğitimden yararlanmasını sağlayarak fırsat eşitliği oluşturmayı ve Türkiye’nin geleceğine sağlam bireyler yetiştirilmesini hedefleyen projenin tanıtımı için düzenlenen basın toplantısında bir konuşma yaptı. Kocabıyık, projenin MEB’in başat projelerinden biri olduğunu, kamu kurum ve kuruluşları, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliklerinin devam ettiğini belirterek, şunları söyledi: "Okul Öncesi Eğitimin Güçlendirilmesi projesi, okul öncesi eğitimde hem nicelik, hem de nitelik konusunda ülkemize önemli katkılar sağlayacaktır. Bu önemli eğitim basamağının yaygınlaştırılmasında devletin yanı sıra yerel yönetimlere, özel sektöre, sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere çok önemli sorumluluklar düşüyor. Burada sizlerin aracığıyla tüm çocuklarımızın bu eğitimden yararlanması adına herkesi göreve çağırıyorum."

UNICEF İletişim Bölüm Başkanı Sema Hosta ise çocukların gelişim özelliklerini, bireysel farklılık ve yeteneklerini göz önüne alarak güven aşılayan kaliteli bir okul öncesi eğitim programının çocuklara gelecekte daha başarılı ve yetkin olma imkanı sağlayacağını söyledi. Çocuğa küçük yaşlarda yatırım yapmanın, yatırılan her 1 doların, 17 dolarlık bir geri dönüşü sağladığını aktaran Hotsa, "Bu veriler, Maliye Bakanlığı da dahil diğer bütün ilgili bakanlıklarla iş birliği yapmayı ve çocuklara ve bütün topluma yönelik uzun vadeli bir değişime sebep olacak bu reformu uygulamayı amaçlayan Milli Eğitim Bakanlığı açısından da bu güçlü bir kanıttır" dedi.

Milliyet
Devamı..…

MEB ile YÖK, Türkiye’deki eğitim politikalarını tartışacak

Cuma, Aralık 09, 2011 |
21. Yüzyılda Türkiye’nin Eğitim ve Bilim Politikaları Sempozyumu'nda, sınav sistemi, öğretmen atama ve yetiştirme politikaları da ele alınacak.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile Yükseköğretim Kurulu (YÖK) yetkilileri, Türkiye’deki eğitim politikalarını ele almak için düzenlenecek sempozyumda biraraya gelecek.

Eğitim-Bir-Sen tarafından 10-11 Aralık 2011 tarihlerinde Başkent Öğretmenevi’nde "21. Yüzyılda Türkiye’nin Eğitim ve Bilim Politikaları Sempozyumu" düzenlencek.

Sempozyuma, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın yanı sıra diğer YÖK üyeleri, MEB bürokratları ile TÜBİTAK’tan bazı yetkililer ve yurt içi ve yurt dışındaki üniversitelerden öğretim üyeleri katılacak.

Dünyada uygulanan bilim politikaları ile Türkiye’nin sosyal ve fen bilimleri politikasının ela alınacağı sempozyumda, "Ortaöğretime Geçiş Sınav Sistemi Politikaları", "Yükseköğretime Geçiş Sınav Sistemi ve Politikaları", "Eğitim, Sınavlar ve İstihdam", "Milli Eğitim Bakanlığı ve Bilim Politikaları", "Yükseköğretimin Bilim Politikası", "TÜBİTAK’ın bilim politikası" başlıkları da masaya yatırılacak.

Sempozyumda ayrıca öğretmen yetiştirme ve atama politikaları da tartışılacak. Bu kapsamda, "Türkiye’nin öğretmen yetiştirme politikası", "Öğretmen atama politikaları ve KPSS" ve "Öğretmenlerin mesleki gelişim politikaları" konularında sunumlar yapılacak.

Milliyet
Devamı..…

Eğitime 'ortaçağ düzeni' eleştirisi

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Eğitim-İş Sendikası Genel Başkanı Veli Demir, Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilmesinin ardından eğitime ’Ortaçağ düzeni’ geldiğini öne sürdü.

Sendikanın genel merkez ve İzmir Şubesi yöneticileri ile birlikte, İzmir Hasan Sağlam Öğretmenevi’nde basın toplantısı düzenleyen Eğitim-İş Genel Başkanı Veli Demir, Milli Eğitim Bakanlığı’nda son yıllarda geriye gidiş yaşandığını, Ömer Dinçer’in bakan olmasıyla birlikte ’Ortaçağ düzeni’ne dönüştüğünü, eğitimin de buna bağlı olarak Cumhuriyet ilkelerinden uzaklaştığını ileri sürdü. Yaşanan sorunların birbirinden büyük ve küçümsenemeyecek kadar önemli olduğunu ifade eden Demir, kadrolaşma, ilköğretim öğrencilerine Arapça eğitimi, derslik ve öğretmen açığı konularına değindi. Milli Eğitim Bakanlığı’nda, Cumhuriyet tarihinin en büyük kadrolaşmasının yaşandığını öne süren Demir, "Her okula bir Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeni yönetici atanıyor. Bu öyle bir hal aldı ki, ders verecek öğretmen bulamadıkları için cami imamlarını ders vermeye çağırıyorlar. Bunun gibi ilköğretim okullarının 4 ve 5’inci sınıflarına Arapça’yı şimdilik seçmeli ders haline getirdiler. Önümüzdeki günlerde bunun mecburi bir ders haline getirileceğini düşünüyoruz" dedi.

"70 BİN ÖĞRETMEN KÖLE DÜZENİ İÇİNDE ÇALIŞIYOR"
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in, derslik ve öğretmen açığı ile ilgili söylediklerinin birbirini tutmadığını belirten Demir, "Bakan bir konuşmasında 160 bin derslik, 150 bin de öğretmen açığı olduğunu söylemiş, ardından başka bir açıklamasında bu sayıları inkar etmiştir. Sendikamız ise 400 bin öğretmenin atama beklediğini söylemektedir. Atama bekleyen öğretmenlerin yanı sıra 70 bin öğretmen de çağdışı koşullarda köle düzeni içerisinde çalışmaktadır" diye konuştu.
İlköğretimin geri plana itildiğini, orta öğretimin tamamen dershanelere bırakıldığını, eğitimin bütün yükünün velilere yıkıldığını savunan Demir, Bakanlığın da kanun hükmünde kararnamelerle yönetilmeye çalışıldığını, son çıkartılan kanun hükmündeki kararnamelerin eğitim çalışanları arasında kutuplaşma yaratmaya yönelik olduğunu söyledi.

"EĞİTİMCİLER FİŞLENİYOR"
Gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Demir, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından "Olumsuz davranışlardan eğitimin etkilenmemesi" gerekçesiyle yayınlanan ve öğretmenlerin bütün hareketlerinin internet üzerinden bakanlığa iletilmesi istenen genelgenin asıl amacının, eğitimcileri fişlemek olduğunu ileri sürdü. 1 Kasım’da okullara gönderilen 18 Kasım’da da okul yöneticilerine imza karşılığında şifrelerin verildiği genelgede ‘basit nitelikli olaylar dahil’ okullarda gelişen bütün olayların düzenli olarak her iş gününün sonunda Bakanlığa aktarılmasının istendiğini kaydetti. Uygulamanın demokratik olmadığını belirten Demir, "Bu durumun demokrasiyle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Eğitimciler fişleniyor. Bu uygulamanın iptali için bütün hukuksal yollara başvuracağız" dedi.

Milliyet
Devamı..…

Kargaların zekaları çok iyi

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Karga zekası şaşırtıyor

Japon bilim insanlarının araştırmasına göre, kargalar gördükleri bir rengi bir yıl süreyle unutmuyor.

Araştırmayı yapan Utsunomiya Üniversitesi Zooloji Pporfesörü Shoei Sugita, birinde yiyecek olan diğerinde olmayan iki çeşit kutunun kapaklarının renklerini öğrenen kargaların bunu en az 12 ay unutmadıklarını belirtti.

Deneyi yapmak için iki düzine kadar kargaya içi yiyecek dolu kırmızı ve yeşil kapaklı ve içleri boş olan sarı ve mavi kapaklı kutu tanıtıldı.

Kuşlar daha sonra gruplara ayrılarak, çeşitli zamanlarda yiyecek bulunan kutuları hatırlayıp hatırlayamadıkları denendi. Kutuların kapaklarını bir yıldır görmeyenler bile bu testten başarıyla geçti.

Sugita, "Deneyimiz, kargaların harekete geçmeden önce düşündüklerini ve hafızaların kullandıklarını gösteriyor" dedi.

Araştırmayı, elektrik direklerine yuva yapmalarını engellemek isteyen Japon elektrik dağıtım şirketi Chubu Electric Power finanse etti.

Kargalar birçok Japon kentinde özellikle Tokyo'da, çöpleri dağıtarak ve bunları yollara saçarak önemli ölçüde zarar veriyorlar.

Araştırmayla, kargaların zekalarının seviyesi ortaya çıkarken, alınacak önlemlerin de özel taktikler içermesi gerektiğini ortaya koyuyor.

AA
Devamı..…

İstanbul adım adım kuraklığa gidiyor

Cuma, Aralık 09, 2011 |
Bu yılki yağışlar, 2008’in ardından en düşük seviyede gerçekleşti. Şehrin su ihtiyacını karşıladığı barajlarda su seviyesi gözle görülür oranda düştü.

2009’da yüzde 85, 2010’da yüzde 70 olan doluluk oranları 2011’de yüzde 53’e geriledi. Yağışlarsa son 50 yılın ortalamasının da altında. İstanbul’da zaten bir kuraklığın olduğunu vurgulayan iklimbilimci Prof. Mikdat Kadıoğlu “Bu durum New York’ta yaşansa kuraklıkla mücadele planı devreye sokulurdu” dedi.

Radikal’e konuşan İSKİ yetkilileri ise yağışların süreceğine, ayrıca Melen suyuna güveniyor: “Melen sisteminin 1. kısmını devreye aldık. Su tüketimi 2012’de artacak. Biz de önlem olarak yeni su kaynağı geliştiriyoruz. Melen-2 devam ediyor. 2040’a kadar İstanbul’a su temin edebileceğiz. Bunun yanında vatandaştan beklentimiz tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesi. Bu değişmez ve su tüketimi artarsa kurum olarak zorlanırız.’’

Ama Kadıoğlu’na göre Melen sisteminin kuraklığa çözüm olması mümkün değil, çünkü kuraklığın niteliği de değişiyor.


Tarımsal kuraklık geliyor

"Önceden kuraklık lokal oluyordu. Şimdi iklim değişikliğinden dolayı bölgesel olmaya başladı" diyen Kadıoğlu, şu uyarıda bulundu: "Melen’de de kuraklık olunca ne yapacaklar? Şu anda meteorolojik ve ekolojik kuraklık var. Bundan sonraki kuraklık tarımsal kuraklık olacaktır. Şu anki durumun New York’ta olması halinde kuraklıkla mücadele planı devreye sokulurdu. Biz ise Türkiye’de kuraklık var mı yok mu diye tartışmaya giriyoruz. Türkiye’de bütün afetlerle mücadele Melen suyu örneğinde olduğu gibi yapısal önlemlere gidiyor. Yapılması gereken şehirlerin su havzası kapasitelerine göre planlanması."


'Türkiye 2100'de susuz kalacak'

İngiltere Meteoroloji Dairesi’nin raporuna göre Türkiye 2100 yılında susuz kalabilir. Durban’daki iklim zirvesinde açıklanan raporda Türkiye 1960’dan bu yana sürekli ısınan 24 ülke arasında yer aldı.

Isınma bu şekliyle devam ederse, tüm Akdeniz ve Ortadoğu’yla birlikte Türkiye’de de yağış miktarları düşecek, özellikle güneyde azalma yüzde 20’lere çıkacak, Türkiye’nin tahıl üretimi ciddi miktarda düşecek.

İklim değişikliğinin Türkiye’deki bir etkisi de 21. yüzyılda, ırmak taşmasıyla oluşan sel felaketlerinin azalması olacak.



Cumhuriyet
Devamı..…

Google+ Takip

Tüm Arşiv İçin Tıklayınız 2010-2016