AB’ye mi Giriyoruz, Birbirimize mi?


Halkımızın AB sürecine olan inancının yüzde 20’nin altına düştüğü haberlerini okuyunca, gözümün önünden AKP

iktidarının ilk yılları geçti.

Hani o, bütün değişikliklerin başına “AB yasası” tanımının konduğu, tam üyelik için geri sayım takvimlerinin yapıldığı, tam üyelik şerefine havai fişeklerin atıldığı, sürece ilişkin en küçük soru işareti ortaya koyanların çağ dışı ilan edildiği günler...

Sürecin tam göbeğinde yaşayan kişiler olarak bizler gidişi sağlıklı okumaya çalışıyor, gerçekçi bulmuyorduk. İktidar, gücünü sağlamlaştırmak, kendisine muhalefet etme olasılığı olan bütün kesimleri etkisizleştirmek, hatta yok etmek için attığı her adımın başına ve sonuna şu cümleyi koyuyordu:

“AB böyle istiyor.”

Tıpkı bugünkü yargı paketleri gibi o dönemde de AB paketleri vardı. Bugünkü yargı paketleri ne işe yarıyorsa iktidarın ilk yıllarındaki AB paketleri de o işe yarıyordu.

Hedef olarak söylenenle içerik olarak yapılan birbirine uymuyordu.

***

O günlerdeki anketler şunu söylüyordu:

“Türk halkının yüzde 70’i yakın gelecekte AB’ye tam üye olacağımızı düşünüyor ve bu sürece inanıyor...”

Bunun çok geçmeden tam tersine döneceğini öngörmek için ne usta bir gazeteci olmaya gerek vardı ne de deneyimli bir diplomat.

AB’nin kendi içindeki tartışmaları ve hükümetin çizdiği gerçek rotayı biraz gözlemlemek yeterliydi.

Bu çelişkiyi anımsatıp sıklıkla vurguladığımız cümlelerden biri şuydu:

Aman, AB’ye girelim derken birbirimize girmeyelim!

Neden bu saptamayı sık kullanmak zorunda kalıyorduk?

Çünkü hükümet, başta dikkat çektiğimiz, kendi hedefleri doğrultusunda, “AB ambalajlı” yasalar çıkarırken; ortak paydaları zayıflatacakmış, eğitim sistemini erozyona uğratacakmış, iç barışı zedeleyecekmiş, umurunda değildi.

Bugün geldiğimiz noktayı, gündemin ilk sıralarını işgal eden konuları sütuna yatırdığımızda, temel mantığın hiç değişmediğini görüyoruz.

Aradaki fark şu:

O günlerde “AB süreci” çok önemli bir kaldıraçtı. Belli kesimler üzerinde inandırıcılığı vardı. AB kurumlarının kimi temsilcileri AKP’ye en reformcu hükümet adını takmıştı.

Geçmişte tüketilen inandırıcılık kredilerinin ardından, hükümet bugün gerçekten doğru bir adım atmış dahi olsa, kafalardaki “acaba” sorusu gitmiyor.

Türkiye’yi AB’ye taşıma iddiasıyla yola çıkan hükümet, bugün Ortadoğu karmaşasının en aktif rollerini kapma sevdasında. Öyle ki, kimi adımlar karşısında Batı’dan, “O kadar da değil” uyarıları geliyor.

Hükümetin ilk yıllardaki AB seferlerini gerçekçi bulmayanların, yanlış olduğunu söyleyenlerin farklı farklı gerekçeleri vardı.

Bu sütunlarda şunu savunduk:

Türkiye, yönü uygarlığa dönük bir ülke olmalı. Bu, ille coğrafi olarak bir bölgeye bağımlı olmayı gerektirmez. Hükümetin yön tayini yok. Ortadoğu’ya doğru sürüklenen bir geminin güvertesinde Batı’ya doğru koşan biri gibiyiz!

Bugün aklımıza ne yazık ki, daha kötü tarifler geliyor.

İktidar dönüp dolaşıp ancak şunu söyleyebiliyor:

“Ben yıpranırsam, istikrar da yıpranır, ona göre! Tükiye’yi benden daha iyi yönetecek kimse yok, ona göre!”

Bu, bir iktidar grubunun koca ülkeyi esir almasından başka bir şey değildir.

***

Bir koşucu, belli bir mesafeyi belli bir zaman diliminde tamamlama hedefiyle tempo tutar. Aslında ülkeler de böyledir. Ülkenin büyük bir diliminin benimsediği bir hedef o devleti hem diri tutar hem çağa ayak uydurmasını sağlar.

İktidarın 10. yılında elinde tek hedef kaldı:

Bugüne kadar yapılanları bozmak, yerine kendi istediğini koymak.

Uysa da uymasa da!

Son olarak eğitim sisteminde yaptığı bundan başka ne?

Öyle ki, bir metro açılışı bile geçmişle hesaplaşmak için kullanılıyor.

Siyasette en aldatıcı durum, bir iktidarın, “alternatifim yok” inancına kapılmasıdır. Bu, gözleri kör eden bir inançtır. O yüzden kendinizden başka kimseyi göremezsiniz.

Bugünkü iktidar gibi...

Yorum Gönder

0Yorumlar
Yorum Gönder (0)