Akpaşa

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in teröristle mücadele konusundaki eleştirileri yanıtladığı açıklamasını, dün Aydınlık’ta okudunuz…

Org. Özel, özetle “sorumluluk valilerin” diyor ve topu taca atıyor. “Asker yenilmez, komutan yenilir” ilkesinin ve sorumluluk anlayışının hâkim olduğu bir kurumun başının “sorumluluk valide” demesi, 10 yıllık AKP hükümetinin devlette yarattığı tahribatı göstermektedir aslında.

Zira AKP Hükümeti ile birlikte devlete egemen olan anlayış, “yöneticiler her başarının sahibidir ama başarısızlığın sorumlusu başkalarıdır” şeklinde özetlenebilir…

Hızlı tren faciasından başlayarak, son 10 yılda tek bir olayda bile hiç istifa yaşanmaması, bu anlayışın ne oranda yerleştiğine işarettir! Örneğin, döneminde tek bir sınavın bile sorunsuz geçmediği biri, en başarılı bürokrat diye nitelenebilmektedir…

ÖZEL: EM. ASKERLER YANILTIYOR

Org. Necdet Özel’in “sorumluluk valinin” ifadesinden, “aslında hükümeti işaret ediyor” ya da “bir nevi AKP’nin çıkardığı yasaya itiraz” anlamı çıkaranlar, fazlasıyla iyimserler. Çünkü bu konularda şikâyetin ne yeridir ne de zamanıdır, nitekim o yer ve o zamanda Org. Necdet Özel, ziyadesiyle sessizdi!

Ve bu anlamı çıkaranlar, Org. Necdet Özel’in sorumluluğu valiye atan açıklamasında olan ama Aydınlık’ın yer vermediği şu sözlerini dikkatle okumalılar: “2000 yılı öncesinde bölgede görev yapmış kişilerin yorumlarına yer verilerek kamuoyu yanlış bilgilendirilmektedir.”

Komutanlarını, emekli askerleri kamuoyunu yanıltmakla suçlayan, silah arkadaşlarının sözlerinin güvenilmez olduğunu belirten Org. Necdet Özel, neden 2000 yılını temel almıştır? Teröristle mücadele etmenin yöntemi mi değişti o tarihte?

ÖZEL: TSK’NİN GÖREVİ POLİSE DESTEKTİR

Org. Necdet Özel’in sorumluluğu valiye atan açıklaması içinde yer alan şu sözler de çok önemlidir: “TSK unsurları teröristle mücadelede Kolluk Kuvvetlerine destek görevi ile görevlendirilmişlerdir.”

Yani Türk Ordusu’nun görevi, PKK ile mücadelede polise ve jandarmaya destek vermektir!

Bu bir şikâyetse, bu yasa çıkarken neden yasayı millete şikâyet etmediler? Neden bu yasanın yanlışlığı konusunda kamuoyunu bilgilendirmediler?

Demokrasiye aykırı diye mi susulmuştur? “Atanmış atanmışlığını bilecek” diye mi sessiz kalınmıştır? “Genelkurmay Başkanı, seçilmişlerin emrindedir” diye mi başlar eğilmiştir?

Teröristle mücadelede anlık istihbarat alınan(!) büyük müttefikin Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey daha birkaç hafta önce ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Suriye politikasını dünyanın gözü önünde eleştirmedi mi? Büyük Amerika’da oluyor da, küçük Amerika’da neden olmuyor?

Yoksa susmanın, itiraz etmemenin, yanlışlığı seyretmenin nedeni, Silivri korkusu mu?

KOMUTAN YENİLDİ, ORDU DEĞİL!

Org. Necdet Özel’in sorumluluğu valiye atan açıklaması, emekli silah arkadaşlarında büyük tepkiye neden oldu.

Acaba bu sözler Genelkurmay Karargâhında nasıl yorumlandı? Kara Kuvvetleri’nde, Deniz Kuvvetleri’nde, Hava Kuvvetleri’nde nasıl değerlendirildi? Jandarma Genel Komutanlığı’nda nasıl anlaşıldı?

Acaba içlerinde “yarın ülke parçalanırsa, ‘ne yapalım yasa öyleydi, sorumluluk valideydi’ demeye utanmayacak mıyız?” şeklinde tepki gösteren oldu mu?

Acaba içlerinde “Görevden alınan Mustafa Kemal, ‘ne yapalım sorumluluk İstanbul’un’ deyip Samsun’dan döndü mü?” diyerek isyan eden olmadı mı?

Yoksa onlar da tıpkı daha 25 can yerdeyken Afyon Valisi’nin hediye ettiği kilim karşısında “anında reaksiyon gösteremeyen” Org. Özel gibi basireti bağlanmış durumdalar mı?

Öyleyse, zaten kaybedecek bir şey kalmamış demektir… Ama öyle olmadığını biliyoruz ve güveniyoruz!
Devamı..…

Ateş düştüğü yeri...

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Dersim’e ateş düştü....
Bir halk yandı.
*
Sivas’a ateş düştü...
Aydınlar yandı.
*
Van’da çadırlara ateş düştü.
Çocuklar yandı.

Haydarpaşa’ya ateş düştü.
Geçmişimiz yandı.
*
Uludere’ye ateş düştü...
‘Devletin şefkatli eli’ yandı!
*
Şemdinli’ye ateş düştü...
Kardeşlik yandı.
*
Afyon’a ateş düştü...
Vicdanlar yandı.
*
AKM’ye (Atatürk Kültür Merkezi) ateş düştü...
Yürekler yandı.
*
Kaz dağlarına ateş düştü...
Ciğerler yandı.
*
En son Sultangazi’ye düştü ateş...
Düğününe 5 gün kala şehit olan polisimizle birlikte gördük ki
birilerinin ar damarı yandı...

Hani “Ateş düştüğü yeri yakar” diyorlar ya...
Halt ediyorlar!
Ateş artık sadece düştüğü yeri değil,
bu milletin varını yoğunu yakıp kül ediyor.
Devamı..…

Hürriyet Gazetesi ne hallere düştü?

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

1983 yılı Temmuz ayında Hürriyet'e redaktör olarak girdim. Haber Merkezi'nde ve İstihbarat'ta üretilen haberler daha sonra redaktörlere verilirdi. Bizler; o haberi mantık ve bilgi yönünden inceler; bir eksiklik olmadığını görürsek; altını imzalar; Yazı İşleri'ne gönderirdik. Bunu yaparken okuduğumuz haberin öncesi var ise onu da inceler; başka gazetelerdekilerle de karşılaştırırdık. Sık sık Ankara Bürosu'nu da arayıp merkezde yapılan haberleri de tartışırdık. Böylece; Yazı İşleri daha rahat biçimde çalışır; okura da bilgi yanlışı veya mantık yanlışı olan haber sunulmazdı.
Hürriyet; sadece yaptığı haberlerle değil bu ciddiyeti ile de Amiral Gemisi olmayı hak ediyordu.
Ya şimdi?

NE YAPTIN ŞÜKRÜ?
Dünkü Hürriyet'in göbeğinde Şükrü Küçükşahin imzalı kocaman bir haber aldı. Haber; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yapılmış bir röportaj. Bu röportaj belli ki pazartesi günü Güneş'te yayımlanan o ünlü ' PATLAMA, SABOTAJ' başlıklı Talat Atilla'nın bu çok önemli haberini itibarsızlaştırmak amacıyla yapılmış.
Kendimi Şükrü Küçükşahin'in yerine koyup düşünüyorum: Acaba Hürriyet'in Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu ona nasıl bir fırça attı ki böyle zorlama bir konuşma imal etti.
İşin ilginç yanı şu: Şükrü Küçükşahin de bu haberi gazetenin göbeğine yerleştirip gözümüze sokan Hürriyet Yazı İşleri de Kemal Kılıçdaroğlu tarafından atlatıldı da onlar bunu bile anlayamadılar. Çünkü haber kıyaslaması bile yapacak durumda gözükmüyorlar.

NASIL MI?
CHP Lideri Kılıçdaroğlu; Şükrü Küçükşahin'le sohbet ederken demiş ki: 'Ben o gazeteciye (Talat Atilla) bunları (Yani sabotaj olduğunu) bir dost sohbeti olarak söyledim. Eski komutanların bunu söylediğini belirttim. 'Eski' sözcüğünü çıkarmış 'komutanlar' demiş. Kayıtları açıklasın, bu etik değil.'
Bu sohbetteki sözlerine bakarsanız sanki Talat Atilla haberi çarpıtmış; Sayın Kılıçdaroğlu'na oyun oynamış. Şükrü Bey de bunu yakalamış havalarında...
Ama CHP Lideri, Güneş'e yaptığı açıklamanın sıradan bir konuşma değil önceden düşünülmüş ve planlanlanmış olduğunu itiraf etti. Bunu da halka karşı yaptığı geçen günkü konuşmasında dile getirdi. Bakın, basın toplantısında neler diyor:
'Söylediğimiz her sözün arkasındayız. Söylediğimiz her söz ölçülmüştür, biçilmiştir, tartılmıştır, uzun süre konuşulmuştur. Ondan sonra dillendirilmiştir.'
Sayın Kılıçdaroğlu açıkça diyor ki: 'Biz o Afyon'daki patlamanın sabotaj olduğunu rastgele söylemedik. Bunu ölçüp biçtik, uzun süre tartıştık. Sonra da kamuoyuna açıklama yapma kararı verdik ve öyle söyledik.'
Şimdi Şükrü Küçükşahin'e yapılan özel açıklamaya mı inanalım yoksa bir genel başkanın bütün bir millete söylediğine mi? Elbette ki geçerli olan; CHP Lideri'nin kamuoyuna yaptığı açıklamadır. Yani 'Afyon'daki cephanelik sabotaj sonucu patlatıldı!' iddiası önceden düşünülmüş, konuşulmuş ve bu bilginin halkla paylaşılması kararlaştırılmış.
Bunu ben demiyorum CHP Lideri Kılıçdaroğlu halka söylüyor.

YAZILMASIN DENİLMEDİ
Sayın Kılıçdaroğlu'nun bu açıklaması gösteriyor ki kendisi 'Patlama, sabotajdır!' iddiasını Talat Atilla'ya söylerken bunun yazılmamasını istememiştir. Tam aksine bu bilginin dillendirilmesini, yani yazılmasını istemiştir.
Kendisiyle konuştuğum Talat Atilla da yazılmasın diye bir talep olmadığını; bu sabotaj iddiasının röportajın sonundaki konuşmalarda dillendirildiğini açıkladı.
'Eski' sözcüğüne gelecek olursak. Talat Atilla; 'Bana söylenen 'eski komutanlar' değil 'üst düzey komutanlar' oldu. Onların emekli mi yoksa muvazzaf komutanlar mı olduğunu sorma gereği duymadım.' dedi.
Hemen belirtelim ki, ciddi bir gazeteci; ana muhalefet partisi lideri ile konuşur iken önüne ses kayıt aracı koymaz.

KISKANMAYIN
Böyle çok önemli bir iddiayı alıp da bunu haber yapmayan, gazeteciyi hemen işten atarlar. Ben olsam öyle yaparım.
Böyle bir açıklama Hürriyet'in eline geçse idi sanırım onlar da benzer biçimde değerlendirirlerdi. Öyleyse ciddi gazeteci havalarına girerek; 'Yazılmasın kaydıyla söylenenleri yazmış!' diyerek bu haberi karalamaya kalkışmayın.
Siz de soru sormasını, cevap almasını öğrenin. Aldığınız cevabı da nasıl değerlendireceğinizi Güneş'ten izleyin.
Devamı..…

Dışardaki şerefsizler

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Başbakan Erdoğan’ın hoşuna gitmeyecek şeyleri yazanlar veya konuşanlar, ona göre ya şerefsizdir ya da, PKK’lı…

Bugün iki yabancı basın organında, Başbakan için yazılanları aktaracağız. Bakalım şerefsizler ne yazmış!...

1)Huffington Post, Stanley Weiss;
Amerika’nın en çok okunan haber sitesi Huffington Post, Stanley Weiss imzasıyla “Ortadoğu’nun Yalnız Adamı” başlıklı bir yazı yayınlandı.
Yazıda Erdoğan, Rus lider Putin ile kıyaslanıyor, ve ortak taktiklerinden ikisi şöyle anlatılıyor;
*Düşmanlarını yok etmek için yargıyı kullan,
*Gerçek ideolojini demokrasi maskesi ardına gizle..
Yazıda Erdoğan’dan “Çin ile İran’ın toplamından daha fazla gazeteciyi hapseden lider” olarak bahsediliyor. Dış Politika başarısızlıklarıyla ilgili olarak ise şunlar anlatılıyor;
*Hamas ile El-Fetih’i bir araya getirmeye çalıştı, başaramadı.
*Nato’yu Libya’ya sokmamak istedi, başaramadı.
*İsrail Mavi Marmara’da 9 Türk eylemcisini öldürdüğünde, Türk gemilerini koruma amaçlı göndereceğini söyledi, sözünde durmadı.
*Güney Kıbrıs petrol aramaya başlayınca, Türk Savaş Gemilerini göndereceğini bildirmişti, sözünde durmadı.
*Haziran’da Türk uçağı düşürüldüğünde, Şam’ın Türkiye’nin gazabını hissedeceğini söyledi, sözünde durmadı.
Yazar; “Suriye Erdoğan’ın yıkımı olabilir” diyor…

2)Der Spigel- Almanya;
Der Spigel, Maximillian Popp imzasıyla yayınlana yazının haber spotu şöyleydi;
“Nato partneri olan Türkiye, ABD için özellikle korkutucu. Bir Büyükelçilik sözcüsü Erdoğan’ı, rüşvetçi hükümete göz yuman İslamist olarak tanımlıyor…”
Derginin verdiği ABD belgelerinden devam edelim;
*Erdoğan’ın dünyaya bakış açısı hiçbir zaman gerçekçi olmamıştır.
*Erdoğan, Tanrı’nın Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor ve kendisini Anadolu’nun “Volktribun”u (Almanların Roma İmparatoru Sezar’ı tanımlamak için kullandıkları tabir) olarak görüyor.
*Nato’daki en büyük ikinci askeri güç olan Türkiye’nin Başbakan’ı Erdoğan, çeşitli bilgileri genel olarak İslamcı gazetelerden alıyor ve kendi bakanlıklarının yaptığı araştırmalara bile gereken ilgiyi göstermiyor.
*Kimseye pek güveni olmayan biri ve etrafında sözünden çıkmayan dar çemberden oluşmuş bir danışman grubu bulunduruyor.
*Erdoğan’ı iyi tanıyan biri Amerikalılara onu şöyle özetliyor;
*Tayyip Allah’a inanıyor, ama Allah’a güvenmiyor…”
*2004’ten beri yapılan çeşitli açıklamalara göre, ülkede her alanda yolsuzluklar var ve hatta Erdoğan’ın ailesi içinde bile. Söylentiler arasında, hükümetin önemli danışmanlarından birinin bir gazeteciye aktardığı, “Erdoğan petrol işlerini özelleştirirken kendine de pay ayırıyor” sözleri de var.
ABD belgeleri arasında, Enerji Bakanlığı içinden sızdığı belirtilen belgelere göre, Erdoğan’ın İran’a baskı yaparak doğalgaz boru hattı projesine okul arkadaşının bir şirketini de ortak ettiği yönünde.
Bu şirketin liman inşaatları yaptığı, enerji dalında bir tecrübesi olmadığı biliniyor.

Derginin yazdıklarının bazıları bunlar. Elin ağzı torba değil ki büzesin. Bunları yazanlar Türk basınından olsalar, Maliye Müfettişleri veya cemaatin polislerini devreye sokar bir türlü ağızlarını büzerdik ama, yabancı olunca gücümüz yetmiyor şerefsizlere…

Yazıyı noktalarken, Libya’da ABD Büyükelçisinin ve 3 yardımcısının öldürüldüğü, Mısır’da ABD bayrakları yakıldığı haberleri geldi. Amerikalılar oralara “Demokrasi” getiriyorlar, başlarına gelenlere bak… Nankör bunlar kardeşim. Hem nankör, hem de şerefsiz…
Devamı..…

Büyük Sopa!..

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Tür­ki­ye­‘ye Ame­ri­ka­‘dan önem­li ko­nuk­lar ge­li­yor. Ko­nuk­la­rın, ka­pa­lı ka­pı­la­rın ar­dın­da­ki gö­rüş­me­le­rin ar­dın­dan net bir açık­la­ma yap­ma­dan git­me­le­ri dik­kat çe­ki­yor.
Ön­ce CI­A Baş­ka­nı Da­vid Pet­ra­us gel­di. CI­A Baş­ka­nı, da­ha ön­ce lis­te­si­ni gön­der­di­ği tüm Türk yet­ki­li­ler­le gö­rüş­tü.
Sı­ra­da iki önem­li isim da­ha var: ABD Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı Or­ge­ne­ral Mar­tin Demp­sey ile Dı­şiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı­‘nın iki nu­ma­ra­lı is­mi Bill Burns.
Ha­tır­la­ya­cak­sı­nız Or­ge­ne­ral Demp­sey, ge­çen ilk­ba­har­da Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı Or­ge­ne­ral Nec­det Öze­l‘­i ül­ke­si­ne da­vet et­miş ve “çok öze­l” bir prog­ram­la ağır­la­mış­tı. Zi­ya­re­tin ar­dın­dan Nec­det Öze­l’­e, da­ha ön­ce­ki Türk Ge­nel­kur­may baş­kan­la­rı­nın hiç­bi­ri­ne na­sip ol­ma­yan bir te­vec­cü­hün gös­te­ril­di­ği yo­rum­la­rı ya­pıl­mış­tı.
Res­mi açık­la­ma­la­ra gö­re Or­ge­ne­ral Demp­se­y‘­in Tür­ki­ye­‘ye ge­li­şi, Nec­det Öze­l‘­in da­ve­ti üze­ri­ne ger­çek­le­şi­yor.
ABD Dı­şiş­le­ri Ba­kan Yar­dım­cı­sı Burns‘­ün zi­ya­re­ti ise, Or­ta­do­ğu ge­zi­si­nin bir aya­ğı­nı oluş­tu­ru­yor.
Bu zi­ya­ret­ler ön­ce­sin­de Or­ge­ne­ral Nec­det Özel ve Kuv­vet Ko­mu­tan­la­rı­’nın Ma­lat­ya­’da­ki 2.Or­du Ka­rar­ga­hı­’n­da in­ce­le­me­ler­de bu­lun­ma­la­rı dik­kat çe­ki­yor.
Bi­lin­di­ği gi­bi, 2. Or­du, hem te­rör ör­gü­tüy­le mü­ca­de­le­yi sür­dü­rü­yor, hem de Su­ri­ye sı­nı­rı­nı ko­ru­yor.
Son dö­nem­de 2. Or­du­‘nun Su­ri­ye sı­nı­rı­na yı­ğı­nak yap­tı­ğı bi­li­ni­yor.
* * *
Ame­ri­ka­lı ko­nuk­la­rın Tür­ki­ye­‘ye ge­liş­le­rin­den ön­ce ya­pı­lan res­mi açık­la­ma­lar­da, zi­ya­ret­ler sı­ra­sın­da ön­ce­lik­le Su­ri­ye Kri­zi­‘nin ele alı­na­ca­ğı bil­di­ri­li­yor.
Te­rör­le mü­ca­de­le­de ser­gi­le­nen or­tak ira­de ve iş­bir­li­ği­nin de ar­ta­rak sür­dü­rü­le­ce­ği be­lir­ti­li­yor!
İş­te bu nok­ta­da ak­la is­ter is­te­mez “Ma­dem te­rör­le mü­ca­de­le­de iş­bir­li­ği ya­pı­lı­yor. O hal­de Ame­ri­ka, hi­ma­ye­sin­de­ki te­rör ka­rar­ga­hı Kan­di­l’­e, Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri­’nin gir­me­si­ne ne­den izin ver­mi­yor?” so­ru­su ge­li­yor.
Bu ger­çe­ği biz söy­le­mi­yo­ruz. Or­ge­ne­ral Nec­det Özel söy­lü­yor.
“Kan­di­l’­e gir­mek için Ame­ri­ka­’dan izin al­ma­mız ge­re­kir!” di­yor.
İzin çık­ma­dık­ça “te­rör­le or­tak mü­ca­de­le­” laf­la­rı ha­va­da ka­lı­yor.
Kan­di­l’­de üs­le­nen, yi­ne Ame­ri­ka­’nın hi­ma­ye­sin­de­ki Ku­zey Ira­k’­tan bes­le­nen PKK, her gün Meh­met­çi­ği şe­hit edi­yor.
* * *
Gö­rü­nen o ki, Ame­ri­ka­lı yet­ki­li­ler, özel­lik­le Su­ri­ye için ge­li­yor.
Bu ger­çek, akıl­la­ra Baş­kan Ba­rack Oba­ma­‘nın, Baş­ba­kan Er­do­ğa­n‘­la gö­rü­şür­ken çek­tir­di­ği beyz­bol so­pa­lı fo­toğ­ra­fı ge­ti­ri­yor.
Bi­li­yor­su­nuz bu fo­toğ­raf du­rup du­rur­ken çe­ki­lip ser­vis edil­me­di.
O fo­toğ­raf­la bir me­saj ve­ril­di.
Me­sa­jın öy­kü­sü çok ge­ri­le­re, ta Baş­kan Theo­dor Ro­os­vel­t’­e (1858-1919) ka­dar gi­di­yor.
Ro­os­vel­t’­in ABD si­ya­si ta­ri­hi açı­sın­dan en önem­li özel­li­ği, ül­ke­si­nin dış po­li­ti­ka­sın­da ra­di­kal de­ği­şim yap­ma­sı­dır. Baş­kan Ro­os­velt o ta­ri­he ka­dar (1901) “ka­rış­mam-ka­rış­ma­sın­la­r” il­ke­siy­le sür­dü­rü­len Ame­ri­kan dış po­li­ti­ka­sı­nı, “ka­rı­şı­rım-ka­rış­tır­ma­m” an­la­yı­şıy­la de­ğiş­tir­miş­tir.
Bu de­ği­şi­mi özet­ler­ken de “Yu­mu­şak ko­nuş, ama elin­de bü­yük­çe bir so­pa bu­lun­dur! Böy­le­ce da­ha uza­ğa gi­der­sin!” de­miş­tir.
O ta­rih­ten son­ra Ame­ri­ka hep yu­mu­şak ko­nuş­tu. Hep öz­gür­lük­ler­den söz et­ti. Ama elin­de­ki so­pa­yı, hiç­bir za­man bı­rak­ma­dı. Böy­le­ce çok uzak­la­ra, Ok­ya­nus öte­sin­de­ki coğ­raf­ya­la­ra ka­dar git­ti.
Git­mek­le kal­ma­dı, ener­ji zen­gi­ni bu coğ­raf­ya­da is­te­me­di­ği yö­ne­tim­le­ri de­vir­di, is­te­dik­le­ri­ni ge­tir­di.
Şim­di önem­li Ame­ri­ka­lı­lar, Su­ri­ye için ge­li­yor.
On­lar gel­me­den ön­ce Baş­kan Oba­ma, beyz­bol so­pa­lı fo­toğ­ra­fı çek­ti­ri­yor.
Böy­le­ce Ro­os­vel­t’­in “Yu­mu­şak ko­nuş, ama elin­de bü­yük­çe bir so­pa bu­lun­dur!” me­sa­jı­nı ve­ri­yor!
Bü­yük so­pa çok şey söy­lü­yor!..
Devamı..…

Dersaneler üzerinden F Tipi ile pazarlık

Perşembe, Eylül 13, 2012 |


Baştan belirteyim, kapalı mekanlardaki sigara yasağı hadisesinden sonra Tayyip Erdoğan’ın beğendiğim tek vaadi dershanelerin kapıtılacağı beyanıdır.
Dershaneler olayı nereden bakarsanız bakın faciadır.
Birincisi, eğitim sistemimizdeki rezilliği afişe ediyor.
Buna paralel olarak eğitimdeki fırsat eşitliğinin önündeki en büyük engeldir .
Dershaneler vahşi kapitalizmin parası olanın eğitim hakkı olur diyen malum anlayışının tezahürüdür.
Devleti aradan çıkarması ve özel bir alan oluşturması sebebiyle de dershaneler gerçekte sosyal-siyasal ve inanç mühendisliklerini en etkili tarlalarıdır.
Nitekim F Tipi örgütün vücut bulup serpildiği yer dersanelerdir.
Üniversiteye hazırlama ambalajı ile ilişki kurulan gençlik bu kurum aracılığı ile devşiriliyor.
Buradan hareketle dersanelerin F tipi örgütün kuluçka merkezleri olduğunu söylemek pekala mümkündür.
Dolayısı ile kaldırılması her bakımdan hayırlı olacaktır.
Ancak bunu yaparken sistemin buna göre acil dizaynı gerekiyor yoksa dershanecilik şekil değiştirerek bir şekilde mevcudiyetini sürdürecektir.
Gelelim Tayyip Erdoğan’ın bunu niye yaptığına?
Hayır Erdoğan’ın derdi eğitim sistemimizdeki çöküşü ya da yoksulu korumak değildir. Öyle olmuş olsaydı 10 yılda bu yönde bir milim adım atardı. Tersine eğitimde var olan bugünkü kaosun müsebbibi bizzat kendisi, yani hükümetleridir.
Öyle ise Tayyip Bey’in bu tutumu niye mi?
Dershane olayını kullanarak bir süredir kendine hasmane davranan F Tipini hizaya getirmektir.
Evet Erdoğan dershaneleri kapatırım mesajı ile Cemaatin başında kılıç sallandırıyor ve kendine biat etmelerini istiyor.
Diyeceksiniz ki Cemaatin kontrolü o kadar önemli mi?
Önemli zira F Tipinin elinde Tayyip Bey’in yalan çevresi ile alakalı müthiş bir arşiv var. Erdoğan geleceği planlar ve Çankaya’ya çıkmak isterken işi şansa bırakmak istemiyor ve medyası, bürokraside kadroları ve arşivi olan F Tipini dershaneleri kapatırım korkutması ile pazarlığa zorluyor!
***
Tayyip Erdoğan’ın yerine geçecek isim belli
Yok biz papatya falı açmayacağız.
Temmennimizi de yazmayacağız. 30 yıla yaklaşan siyasi gazetecilik ve yazarlığımıza binaen analiz yapacağız.
Tayyip Erdoğan bir şeyin farkında.
Devran döndüğü saat paspas yapılacağını biliyor.
Onun için de var olmak adına başarı en olmazsa olmazıdır.
Dolayısı ile Tayyip Erdoğan seçeceği isimde şu özellikler arayacak:
Önce karizma, akabinde kendine biat ve sonra yıpranmamışlık!
Devlette tecrübeli olmak Erdoğan’ın aradığı en son şeydir zira böyle biri Tayyip bey’i takmayabilir. Mesela Abdullah Gül böyle biridir. Oysa Erdoğan içerde ve dış dünyada kendine muhtaç birini ister.
Gelelim bu ismin kim olacağına?
Gül ile Arınç’ı kafadan geçin!
Binali Yıldırım en sadık olan ama karizması yok!
Ömer Dinçer, Nihat Ergün, Faruk Çelik dillendiriliyor ama mümkün değil.
Yalçın Akdoğan milyonda bir ihtimal bile değil.
Peki kim mi?
Yazın bir kenara Numan Kurtulmuş!
Öyle çünkü ekonomi profesörü olan karizma sahibi Kurtulmuş tam Erdoğan’ın aradığı isim!
Yahu Numan Bey’e AKP için nikah kıyıldığı gün Abdullah Gül nasıl çıldırdı görmediniz mi?
***
Cem Uzan’ın trilyonluk bakıcısı çekirge
Fatih Çekirge’nin önceki günkü yazısında “AKP’yi alkışlıyorum” satırlarını okuyunca anılarım depreşti.
2000′li yılların başları.
Fatih Çekirge Star Gazetesinin Genel Yayın Müdürü ben de Ankara Temsilcisi.
Haftanın 4 gününü Ankara’da geçiren Fatih o dönem en az 5 kere Cem Uzan’la telefonda konuşuyor.
Bir keresinde aynen şu sözü ediyor:
“Az önce Komutanın yanında idim. 2 saat baş başa görüştük. O iş tamam!”
Şaşırıyorum zira Çekirge ile gün boyu beraberim yani o saate kadar hiç kimse ile görüşmüş değil. Şaşkınlığımı gören Fatih gülümseyerek şunu söylüyor:
“Sabahattin patronlara bazen olanları değil, duymak istediklerini söylersen kıymetin artar!”
Susuyorum…
Fatih lavaboya kalktığında masamızda olan Star’ın İdari İşler Müdürü Yavuz Onursal aynen şu sözü ediyor:
“Fatih dünyanın en pahalı hasta bakıcısıdır. Cem Uzan uçuk ve adeta hasta. Ona bakıcılık yapmak kolay mı? Bazen öyle, bazen böyle konuşacaksın. Zor iş hasta bakmak ama Fatih gibi trilyon alırsan yapılır.”
Tam bu noktada soralım:
Sahi Fatih Çekirge, AKP’yi başarılı buluyorum ifadesini Cem Uzan misali, Tayyip’in duymak istediği şey diye mi kaleme aldın?
***
Bidon kafalı ve deyyus
Hatırlayın Yılmaz Özdil ülke adına yaşanan onca rezilliğe rağmen hala AKP’ye oy veren o malum sürüye Bidon Kafalı yakıştırmasını yapmıştı!
Vay sen misin onu diyen!
Yılmaz günler ve haftalarca aşağılandı!
Oysa Bidon Kafalı nitelemesi bir küfür değildi tersine bir yazarın kızgınlığının dışa vurumuydu ama buna rağmen başta Tayyip Erdoğan ile güruhu koro halinde kıyametleri kopardılar.
Ve bugün sözde bir din adamı ortaya çıkıp deyyus diye itham ediyor!
Deyyus ne mi?
Burada yazamam zira o denli rezil bir ifade!
Peki o imam ya da din görevlisi bunu kimin için mi diyor?
Bu ülkenin asgari 70 milyonuna çünkü bu ülkede düğünlerde herkesin eşi-kızı oynar zira bu Türklerde gelenek!
Hal bu iken Tayyip ile Şurekası ve medyasında tık yok!
Sahi deyyus lafını kazara Yılmaz etseydi ne olurdu bir düşünsenize!
Devamı..…

APD: Amerika Polis Devleti

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Bugün 11 Eylül saldırılarının 11. yıldönümü…

Peki, 11 yılın ardından ABD’de nasıl bir iç güvenlik oluştu? Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts, son makalesinde bir yönüyle bu soruya yanıt veriyor.

Paul Craig Roberts’ın Amerika’nın çöküşüyle ilgili görüşlerine bu köşede daha önce yer vermiştik, anımsayacaksınız… Roberts, Alparslan Balcı’nın Dünya Bülteni için çevirdiği bu son makalesinde ise “Amerika’nın geleceği yok” diyor…

EKONOMİ YÜZDE 1 ADINA ÇALIŞIYOR

Öncelikle eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın şu dikkat çeken saptamasına bakalım: “Şaşırtıcı olan, Washington’ın bir milyon Müslümanı öldürerek, üç İslam ülkesini yıkarak, yedi İslam ülkesinde askeri operasyonlar yaparak ve sekizincisi İran’a saldırı hazırlığı yaparak sahnelediği müthiş kışkırtıcılığa rağmen, Amerika’ya karşı her hangi bir saldırı olmamasıdır.”

Roberts bu saptamadan da hareketle bir 11 Eylül sonuçları tablosu çiziyor ve en önemli iç sonucu, “ABD’nin bir polis devletine dönüşmesi” olarak belirliyor. ABD bir polis devletine dönüşürken sosyal güvenliği, sağlık hizmetlerini biçmiş ve askeri-güvenlik yöneticileri ile hissedarlarını zenginleştirmiştir.

Paul Craig Roberts’a göre 11 Eylül sonrasındaki ABD’de ekonomi artık sadece yüzde 1 adına çalışıyor; yüzde 99 ne iyi bir iş bulabiliyor ne de tasarruflarının üzerine üç kuruş koyabiliyor. Üniversite mezunları iş bulamadıkları gibi öğrenci kredilerini de ödeyemiyorlar.

Roberts’a göre 11 Eylül öncesinde Amerika’nın geniş coğrafyasında dolaşmaya alışmış bir Amerikalı, kulağa gestapo gibi gelen İç Güvenlik kavramı nedeniyle şaşkın; “Porno tarayıcılar ve cinsel organlara elle yapılan sarkıntılıklar, terör saldırıları olmamasına rağmen havalimanlarından otobüs-tren istasyonlarına ve karayollarına kadar yayılmış” durumda…

VATANDAŞ NASIL ÖLDÜRÜLÜR?

Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts, İç Güvenlik’in 750 milyon mermi sipariş verdiğine dikkat çekiyor ve soruyor: “İç Güvenlik, her Amerikalıyı 2,5 kez öldürmeye yeterli mühimmata niçin ihtiyaç duyuyor? İç Güvenlik, kendisini niçin tam vücut zırhıyla donatıyor? İç güvenlik sizden 50 metre uzakta sizin hakkınızda her şeyi bilen yeni lazer teknolojisini ne yapacak?”

Roberts Sivil Kargaşa Operasyonları hakkında yayımlanan bir el kitapçığına dikkat çekiyor. Roberts bu kitapçıkta “protestoları bastırmak, silahlara el koymak ve vatandaşları öldürmek için ordunun ülke içinde nasıl kullanılacağı anlatılıyor” diyor!

Roberts’ın şu saptaması polis devletinin amacını ortaya koyuyor: “Tek teröristin FBI’ın kandırdığı terörist olduğu bir zamanda, polis devletinin amacının Amerikalıları Müslüman teröristlerden korumak olmadığı açıktır. Polis devletinin amacı, Amerikan vatandaşlarını terörize/tedhiş etmektir.”

ABD “HALKI BASTIRMAYA” HAZIRLANIYOR

Roberts sadece İç Güvenlik’in değil, Amerikan devlet aygıtının toptan askerileştiğine dikkat çekiyor ve en ilgisiz kurum olan Sosyal Güvenlik İdaresi’nin bile 174 bin adet oyuk uçlu çekirdek mermi sipariş ettiğini belirtiyor.

Eski ABD Hazine Bakan Yarımcısı Paul Craig Roberts, verdiği kimi örneklerden sonra haklı olarak soruyor: “11Eylül’den bu yana, FBI’ın organize ettikleri haricinde ABD’de terör eylemleri olmadığına göre, bu devasa ateş gücü satın alımı açıktır ki Amerikalıları Müslüman teröristlerden koruma amaçlı değildir. O halde niçin?”

Roberts, yanıtı kısmen şu saptama içinde veriyor: “Eğer Amerikalılar, Washington onları 3. Dünya Savaşı’na sürüklerken ekonomik, politik ve sosyal bakımdan yoksun bırakıldıkları gerçeğine uyanırlarsa, gösteri yapmak için cadde ve sokaklara aktıkları zaman aşırı askeri güçle karşı karşıya gelecekler.”
Devamı..…

Türk İş ziyareti

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Türkiye'nin en güzel, en şirin kenti İzmir'de emek sömürülmemeli

İnşaat İşçileri Genel Başkanı Adnan Boğa ve Ulusal Eğitim Derneği İzmir Şubesi Başkanı Osman Gazi Oktay, Türk-İş 3. Bölge Temsilciliği'ne atanan H.Hüseyin Karakoç'u ziyeret etti.

Daha önce Türk-İş Genel Sekreterliğini yapan Karakoç, ''İzmirli değilim ama; daha önce örgütsel nedenlerle pek çok kez İzmir'e geldim. İzmir'in yabancısı degilim. Eski Bölge Başkanımız Mustafa Kundakçı'nın ayrılmasından sonra atandım. Göreve başlayalı yaklaşık 2 ay oldu. Göreve başlar başlamaz tüm şube başkanlarımızla bir toplantı yaptık. Örgütlü bir toplum yaratmak hedefimiz olduğu için, İzmir'deki tüm sendikasız işçileri örgütlemeyi önümüze hedef olarak koyduk.Türkiye'nin en güzel, en şirin kenti İzmir'de örgütsüz birey olmasını ve emeğin sömürülmesini istemiyoruz. Aslında işyerlerinde örgütlenmemiz, işçinin olduğu kadar işverenin ve devletin yararınadır. Örgütlü bir iş yerinde huzur, kalite ve en iyi hizmet vardır. Biz örgütlenirsek; kayıt dışı kalmaz. Devlet vergi, SGK prim elde eder. Diğer demokratik kitle örgütleriyle sık sık bir araya gelerek, onların da desteğiyle; önümüze koyduğumuz hedefi gerçekleştirmek istiyoruz '' dedi.

Her iki demokratik kitle örgütü temsilcisi de, örgütlü toplum yaratılmasında üzerlerine düşeni yapmaya hazır olduklarını belirterek ziyaret sona erdi.


Haber ve fotoğraf: Osman Gazi Oktay
Devamı..…

Genelkurmay hesap soruyor

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu Afyon’daki patlamanın
sabotaj olduğunu iddia etti...

Ortada belge yok, bilgi yokken
böyle bir iddiayı gündeme getirmek
acemilikten başka bir şey değil...

Kemal Kılıçdaroğlu’na en güzel
cevabı Bülent Arınç verdi: “Derhal
ispat edin ya da bize kaynağınızı
gösterin biz araştıralım.”

Genelkurmay Başkanlığı ise daha
ağır bir tepki vermeye hazırlanıyormuş...
Yargı yoluna gidip Kılıçdaroğlu’na
hesap soracaklarmış.

Herhalde şaka yapıyorlar!
Yahu Genelkurmay yargıya
gidecekse eğer hesap sormaya
değil önce hesap vermeye gitsin!

20 günlük askeri eğitimle sınır karakollarına
gönderilen kısa dönem askerlerin...
Uludere’de kazara bombalanarak
yaşamını yitiren insanların...
Suriye’de düşürülen jetimizin
ve içinde şehit olan pilotlarımızın
hesabı verildi de ben mi hatırlamıyorum?

Hakkari’de 8 şehit verdiğimiz
saldırıda yaralı düştükten sonra
ailesinin yanına şehirlerarası otobüsle
gönderilen gazinin hesabı verildi mi?
Silivri’de yatan askerlerin aylar süren
tutukluluk nedeniyle artık ekmeğe muhtaç
duruma düşen ailelerin hesabı verildi mi?

Afyon için hesap sormaya
başladıysanız eğer sıra Kılıçdaroğlu’na
gelene kadar upuzun bir kuyruk var...
25 fidanın şehit olmasına
neden olan ihmalin sorumluları
cezalandırıldı da biz mi atladık?

Ceza demişken...
Afyon’daki cephanelikte meydana gelen
patlamadan dolayı 4 komutan görevden
alınıp, ceza olarak farklı birliklere gönderilmiş...
Genelkurmay’daki kıymetli paşalarımızdan
ricamdır: Bu 4 komutanın hangi
birliklere gönderildiğini söylesinler de millet
çoluğunu çocuğunu oraya göndermesin!
Devamı..…

Nuh'un gemisi mi ABD gemisi mi Davutoğlu?

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İstanbul’da düzenlenen “Arap Uyanışı ve Orta Doğu’da Barış: Müslüman ve Hristiyan Perspektifler” konulu konferansın katılımcılarına, Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesinde 8 Eylül 2012 akşamı bir yemek verdi.
Davutoğlu kohuşmasında “Bu bölgenin kaderi, bu bölgenin insanları tarafından çizilir” ifadesini kullandıktan sonra “Hristiyanı, Müslümanı, Sünnisi, Şiisi, Alevisi, Nusayrisi, Dürzisi, Katoliği, Süryanisi, Keldanisi... Bütün bu Orta Doğu’nun sahibi hep beraber biziz” dedi.
“Türkiye Cumhuriyeti olarak, ‘Arap uyanışı’ dediğimiz bölgesel uyanışa bakarken bir mezhep, bir etnisite, bir din görmedik” diyen Davutoğlu, “Suriye’ye baktığımızda da kimin Sünni, kimin Şii, kimin Hristiyan, kimin Alevi olduğuna bakmıyoruz. Bütünüyle Suriye halkının yanındayız” gibi sözler sarf etti.

***

İlk bakışta “Ne güzel bir konuşma” denilebilir. Evet söylem güzel de eylem bunun tam tersi! Bir defa, bölgenin kaderi, bölgenin insanları tarafından çizilmiyor. ABD, İngiltere ve İsrail tarafından çizilmek isteniyor. Rusya ve Çin, sadece Suriye’ye müdahaleye engel olabildi. Türkiye ise Amerikan politikalarının “alt yüklenicisi” oldu.. Meselâ “Libya’da NATO’nun ne işi var” derken, İzmir’i NATO’nun Libya’yı bombalaması sırasında merkez üs haline getirmek gibi. Yine Suriye ile ortak bakanlar kurulu toplantısı yaparken, muhalifleri silahlandırıp yönetime karşı kışkırtmak gibi..
Yine Davutoğlu’nun “Arap uyanışı” dediği olaylar zinciri, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın Büyük Orta Doğu masası koordinatörü Ömür Orhun’un organizasyonuyla 2005 yılında Topkapı Eresin Otel’de düzenlenen “İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Toplantısı” ile başlatılmıştır. Proje, ABD projesidir. Nitekim ikinci toplantı Amerikan işgali altındaki Katar’da yapılmış, İhvanı Müslimin örgütüne de Amerikan parası verilmiştir..

***

İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ın oluşturduğu Şii kuşağa karşı ABD’nin Sünni sayılan ülkeleri ve başta Türkiye’yi kullandığı da bir gerçektir. Yine iç politikada, özellikle 12 Eylül Anayasası için yapılan referandumda, “Alevi hakimler gidecek, Müslüman hakimler gelecek” diye halk arasında propaganda yapılmıştır. Genel seçimlerde, CHP Genel Başkanı’nın ve arkadaşlarının Alevi olduğunu söyleyip yuhalanmasına da seyirci kalan, Tayyip Erdoğan’dır. CHP’nin Beşşar Esad yönetimini, Alevi olduğu için desteklediği iddiası da Tayyip Erdoğan’a aittir.
Suriye’deki silahlı isyancıları Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt’in finanse ettiğini, bütün dünya biliyor. Lojistik desteği ve askeri eğitimi Türkiye’nin verdiğini de..
Bütün bunlar hem Türkiye’de, hem Orta Doğu’da, bölücülük ve ayırımcılık yapıldığını gösteriyor.

***

Ahmet Davutoğlu, konuşmasında küreselleşmeyi de Hz. Nuh’un gemisine benzetti. Ne demek bu? Küreselleşme dedikleri ABD’nin Avrasya’ya hakim olmak için donattığı bir gemidir. Bu şer gemisini, Hz. Nuh’un gemisi ile kıyaslamak, tam bir Muaviye politikasıdır. Muaviye de erkek deveye dişi deve deyip halka kabul ettiriyordu. Yahut kendi askerlerine, mızraklarının ucuna Kur’an sayfaları geçirmelerini emrederek, Hz. Ali ordusunu zaafa uğratıyordu. Aynı taktik..
Günümüzde, küreselleşme gimisi kalkarken, ABD, “İslam dünyasında 22 ülkenin haritası değişecek” diye resmi açıklama yapmadı mı? Yine ufak parçalara bölünmüş Orta Doğu haritasını, İtalya’daki NATO toplantısında Türk subaylarının gözüne sokmadılar mı?
Davutoğlu yine, “Hz. Nuh’un gemisi Cudi dağına doğru giderken, bir karaya oturmaya, tarihin bir yerine oturmaya çalışıyordu. Küreselleşmeyle birlikte bütün insanlık bir gemide. Ya hep beraber Cudi dağına çıkacağız, tarihin bir yerine oturacağız ya da hep beraber helak olacağız” dedi.
Davutoğlu, bu ifadelerle Türkiye adına değil ABD adına konuşmuş olmuyor mu? Müslümanlara, “Ya, ABD’nin küreselleşme, Genişletilmiş Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Arap Baharı gibi gemilerine bizimle biraber binersiniz, ya da Suriye’deki isyancıları Amerika adına dasteklediğimiz gibi hepinizin başına bir bela buluruz” demiş olmuyor mu?
Acı olan bu kadar açık ve net konuştukları halde, Türkleri de “Yeni Osmanlı kuruyoruz” diye kandırabilmeleridir..
Devamı..…

Eğitim ve Öğretim!

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

BİZİM Gazete SÖZCÜ, daha 5 yaşını yeni doldurdu. SABAH Gazetesi, 25 yaşında.
SÖZCÜ de 50 Kuruş.
SABAH da 50 Kuruş.
SÖZCÜ, kupon vermiyor.
Hediye dağıtmıyor.
Bol sayfalı değil.
İlave magazin gazetesi yok.
SABAH da bütün bu saydıklarımın ötesinde fazlalıklar var. Yine de 5 yaşındaki SÖZCÜ, 25 yaşındaki SABAH’ı geçti. SABAH’ın arkasında bu gazeteyi ilk kuran patronu Dinç Bilgin’in batırdığı ve batırdığı için hapse düştüğü Etibank’ın parasal desteği vardı. Dinç Bilgin’den sonra bu gazetenin yeni sahibi olan Başbakan’ın yakın arkadaşı Ahmet Çalık ise SABAH’ı alacak parayı devlet bankalarından bulduğu kredilerle denkleştirmişti.
SABAH’ın arkasında bankalar.
SÖZCÜ’nün arkasında okurlar.
SÖZCÜ, SABAH’ı geçti.
Türk bankacılığı da rezil oldu.
* * *
Bu sadece Türkiye basın tarihine değil, dünya basın tarihine de geçecek, incelenecek, üzerinde düşünülecek, gazetecilik okullarında derslere konu olacak değerli bir örnektir.
Türk basınında değişim oluyor.
Siyasetten beslemeli gazetecilik (iktidarın kayırma ve nimetlerinden nasiplenerek yaşayan gazetecilik) geriye gidiyor, okur odaklı gazetecilik (okura sattığı gazeteden para kazanıp yaşayabilen gazetecilik) ileriye koşuyor.
Biliyor musunuz ne oldu?
Anadolu Ajansı (AA) Kurtuluş Savaşı başladığında kurulmuş Devletin ajansıdır ve Gazetelere, TV’lere, kurumlara, şirketlere belli bir para karşılığında abonelik sistemiyle haberleri, fotoğrafları servis ediyor.
SÖZCÜ de AA’nın abonesiydi.
9 ay önce (Ocak ayında) AA’yı yönetenler, SÖZCÜ’nün abonelik ücretine dünyada eşi görülmemiş bir zam bindirmeye kalktılar. Yıllık 8 bin ABD Doları olan abonelik ücretini 30 bin ABD Doları’na çıkarttılar. Sonra pazarlığa oturup 18 bin Dolar’a kadar indiler. SÖZCÜ yönetimi de; “Biz okurumuzdan aldığımız parayı çok hesaplı, yerinde, savurmadan, kılı kırk yararak kullanmak zorundayız.” diyerek abonelikten vazgeçti.
* * *
Parça başı aboneliğe döndü.
AA’nın herkes için uyguladığı “parça başı haber fotoğraf servisi” sisteminde ihtiyacı olan yerli ve yabancı herkes; ajansın servise koyduğu fotoğrafın ya da haberin alıcısı olabiliyor, parasını ödüyor ve alıyor.
Bir örnek vereyim.
Başbakan’ın eşi, yanına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve eşini de alarak Myanmar’a Budistlerden eziyet gören Müslümanları ziyarete gitti. Kucağında çocuğu, yoksul bir Müslüman kadının başında bizim Başbakan’ın eşi ile Dışişleri Bakanımız “duygulanmış ağlayan” fotoğrafını Anadolu Ajansı servise koydu. SÖZCÜ’nün yazı işleri de “Emine Hanım’ın ağlayan fotoğrafına” talip oldu. AA yöneticileri sorun çıkartmadan fotoğrafı SÖZCÜ yazı işlerine, parası karşılığında, gönderdiler.
* * *
Size anlatıyorum.
SÖZCÜ, okur odaklı gazete.
Bu fotoğrafı birinci sayfasına büyücek koydu ve altına: “Türkiye şehidine ağlıyor. Onlar ise Myanmar’a ağlıyor” yazdı.
Okur odaklı gazetecilik yaptı..
Aradan zaman geçti.
Bir olay daha oldu.
Okulların açıldığı gün şahane güzel gülüşü 3 minik kız öğrenci sınıfta sıralarına oturmuşlar; önlerinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın koskocaman fotoğrafının altına yazılmış bir mektupla görüntülenen fotoğrafları sosyal medyada dolaşmaya başladı.
AA’nın fotoğrafıydı.
Başbakan için iyi propaganda.
Servise konulmuştu.
SÖZCÜ yazı işleri AA’dan bu fotoğrafı satın almak için harekete geçti. Myanmar fotoğrafından ötürü SÖZCÜ’ye kızdıkları, belki de kulakları çekilip azarlandıkları için vermek istemediler.
Bin dereden su getirdiler, oyaladılar.
Açıkça iç sansür uyguladılar.
SÖZCÜ yazı işleri de, fotoğrafı sosyal medyadan alıp 7 sütuna büyüttü ve okulların açıldığı günün ertesinde “İlk dersimiz Tayyip” diye haber yaptı.
* * *
SÖZCÜ farkı işte bu!
İktidara yaranma peşinde değil.
SABAH’ı geçti.
Anadolu Ajansı’nı, devlet halktan topladığı vergilerle destekliyor. Her sene milyarlarca lira bu ajansa bütçeden aktarılıyor.
AA’nın bugünkü genel müdürü önce Başbakan’ın basın müşaviriydi, sonra iktidar partisinin kurucusu Bakan Bülent Arınç’ın basın müşavirliğini yaptı.
Devletin ajansı iktidardan beslenen ve iktidarın borazanı haline gelen yakışıksız bir kulvara sokuldu.
Devamı..…

70’lerde Demirel, 80’lerde Özal, 90’larda Çiller ve 2000’lerde Tayyip Allah’ın vekili!

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Aktaracaklarım bire bir şahit olduklarımdır ve Türkiye’deki bazı Cemaatlerin gerçek yüzünü gösteren mini bir belgeseldir...

Tarih: 1970’li yılların ikinci yarısı.

Bir hafta sonu akşam saatinde Fatih-Malta’da üç okul arkadaşı ile aynı evi paylaşan Tıp’ta okuyan dayımın oğlu Ahmet’i ziyarete gittim.

İçeri adım atmamla gördüğüm manzara şuydu:

Onlarca insan ayaklarını kırarak yerde iki büklüm, sandalyede oturan birini huşu ile dinliyorlardı.

Allah’ın lütfu Demirel

Dayımın oğlu Ahmet’in beni salona takdimi ile kendime geldim:

“Bu benim halamın oğlu Sabahattin Önkibar, üniversitede öğrenci, Trabzon yurdunda kalıyor. Beni ziyarete geldi.”

Ben “Yanlış zamanda geldim galiba” diyerek geri dönmek istedim ama sandalyede oturan 35 yaş üstü olan kaytan bıyıklı adam, “Hayır doğru zamanda geldin. Ahmet’in ev arkadaşı İbrahim’in nişan merasimi var, sen de katıl” dedi.

İlk defa böyle bir nişana şahit oluyordum zira içerde tek bir hanım yoktu.

Dua faslı bittikten sora adının bilahare Enver Ören olduğunu öğrendiğim sandalyede oturan genç adam başladı konuşmaya:

“Abiler biliyorsunuz, Ankara’da idim ve Mehmet Kutlular ile beraber Süleyman Demirel Hazretlerini ziyaret ettik. Güniz sokaktaki ev cennet bahçesi gibiydi.

Ören konuşmasını özetle şöyle bağladı:

“Erbakan fitnesine karşı Demirel mücahit yani Allah’ın seçilmiş kuludur. Süleyman Bey Cenabı Hakkın bu millete lütfudur. Ona layık olamazsak cehennemde yanarız. Onun için bütün Abiler Adalet Partisi için seferber olmalıdır.”

Büyük Evliya Özal!

Tarih: 1980′li yılların sonu.

10 küsur sene sonra yeni gazeteciliğimin ilk döneminde yine dayı oğlunun aracılığıyla Enver Ören ile ikinci kez karşılaştık ve daveti üzerine Türkiye Gazetesi’ne geçerek genç yaşımda Ankara Temsilcisi oldum.

Bir gün Enver Ören’le beraber Turgut Özal’a gittik.

Hiç unutmam, Özal’ın odasına alındığımızda yüzümüze bakmadan “Çocuklar hoş geldiniz, oturun şunu bitireyim” dedi.

Bitireyim dediği bir köşe yazısıydı.

Özal bir ara homurdanmaya başladı ve duyulur şekilde “Şunu bir dövdürmek lazım” ifadesini kullandı.

Merak ya okuduğu yazara baktım, Hürriyet’ten Oktay Ekşi idi.

Gazete okuması bittikten sonra Özal, Enver Ören’le bir saat sohbet etti.

Çıkışta arabada Enver Ören’in söylediği şu sözler hala kulaklarımda:

“Sabahattin bak bu Turgut Özal’ı sen normal insan olarak görme. Bu adam Allah’ın büyük bir evliyasıdır. Emin ol bugün Özal olmasa bu ülke yıkılır, yok olur. Demirel denen münafığın Turgut Bey’e yaptıklarına kahroluyorum. Demirel onun vebalini cehennemde ödeyecek.”

Birden Enver Ören’in 1977′de dayımın oğlunun evinde Demirel için söylediklerini hatırladım ve dinimiz adına vah dedim!

Çiller Allah’ın milletimize ihsanı

Yıl 1993, Tansu Çiller Başbakan!

Enver Ören anında sıkı bir Çillerci olur ve Tansu Hanıma evliyalık yakıştırmasını yapar.

Bir gün dayanamadım ve espriyle karışık şunu söyledim:

-Enver Bey Bedrettin Dalan bana Tansu’ya amentüyü ben öğrettim, dinle alakası yok dedi.

Enver Ören’in rengi attı:

-Ben zahiren değil kalp gözümle konuşurum. Benim sözlerim kendimden değil Allah’tandır. Tansu Hanım Allah’ın bu millete ihsanıdır ve seçilmişidir. Bak Ben Çiller için Mısır’a Peygamberimizin kızının mezarına duaya gittim ve ondan himmet istedim ki geçen gün bunu Köksal Toptan’a da anlattım.

Burada bir parantez:

Yıl: 1994 Mart ayı.

TGRT’de yaptığım Alternatif Programı için İstanbul’dayım.

Televizyonda karşılaştığım Enver Ören sordu.

-Bugün program konuğun kim?

-İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayları.

-Çok iyi ama sakın ola o Tayyip denen adamı çağırmayasın!

-Efendim herkesi çağırdım ve geliyor, Tayyip’i çağırmazsam yayıncılık açısından yanlış olur.

Tayyip’i TV’ye çıkarma cehenneme gideriz!

-Sabahattin sen beni cehenneme mi göndereceksin. Mazallah senin programınla bir kişi Tayyip’e kanar ve ona oy verirse bunun cezası hepimiz için cehennemdir.

Bu diyaloğumuza şahit olan TGRT yönetiminden iki kişinin araya girmesi ve iknası ile Tayyip Erdoğan diğer adaylarla beraber programda kaldı.

Seçim bitti, Tayyip kazandı ve kısa bir süre sonra Enver Ören’in Sarıyer’deki yalısında bulunan kaçak katı mühürletti.

Sebep: İhlasçıların oturduğu Yenibosna’daki siteden Tayyip’e tek oy çıkmaması.

Ve yıl 2002.

Gerçi ben Türkiye Gazetesi ve TGRT’den kendi arzumla ayrılmış ve Cem Uzan’ın Star Grubuna geçmiştim ama oradaki yakın tanıdıklarımdan dinlediğime göre Enver Ören ve İhlas Camiası için yeni büyük evliya ya da Allah’ın seçilmiş yeni kulu artık Tayyip Erdoğan olmuştu ki zaten TGRT ile Türkiye Gazetesinin yayınları bunu doğruluyor.

Ve son parantez

Tayyip Star TV’de bana ne dedi, ne yaptı

2001′de Star TV’deki Alternatif Programıma AKP’yi kurarken konuk olan Tayyip Erdoğan program öncesinde bana şunları söyler:

“Yahu Sebo bu Enver Ören çıldırdı mı? İhlas Finans’taki garibin, yetimin, zavallının parasını niye vermiyor?”

Kısa bir süre sonra Erdoğan Başbakan olur ama TMSF’nin İhlas Finans’ın üzerine gitmesine hayır der yani bizzat engel olur!

Emin olun benzeri şeyler F Tipi Cemaat bağlamında da söz konusudur.

Söyleyin şimdi ben bu cemaatlere nasıl samimi Müslüman diyeyim?
Devamı..…

Erdoğan'da ihanetin anlamı

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Başbakan Erdoğan’ın beğenmediği her sözü, her uygulamayı “ihanet” olarak algılamasının; karşısında gördüğü her kişiyi “hain” diye damgalamasının birçok nedeni var…

Kuşkusuz en önemli neden, kendisini tek adam görmesidir. Çünkü ancak faşist rejimlerde lider herkesi kolaylıkla hain diye damgalayabilir ve gereğini yerine getirir!

ERDOĞAN’A GÖRE HERKES HAİN

Başbakan Erdoğan son olarak Afyon’daki cephanelik patlamasıyla ilgili yapılan analizlere kızdı ve “Bazı askerler geldikleri ocağa ihanet ediyorlar” dedi.

Erdoğan, geçen hafta da 66 aylık çocuklarına rapor alan aileleri “çocuklarına ihanet etmekle” suçlamıştı!

Erdoğan, aynı konuşmasında, partisinden 7 milletvekilini de hain olarak damgalamıştı: “Anayasa değişikliğiyle ilgili pakette biz parti kapatılmasını ortadan kaldıralım diye bir madde getirdik ama iktidar partisi olarak biz yalnız kaldık, muhalefetin boykotu ve kendi içimizden de bir ihanetle bu paketi geçiremedik.” Yani Erdoğan’ın istediği oyu atmayan herkes haindi!

İsimleri medyaya da yansıyan bu 7 “hain” milletvekilinden 5’i bir sonraki seçimde AKP’den aday gösterilmemişti. Bu olay aslında TBMM’de demokrasi olmadığını, AKP’nin “ileri demokrasisinin”, “demokrasinin çok ileride” olduğu anlamına geldiğini ortaya koyuyordu.

Erdoğan, MHP’ye yönelik kaset operasyonları sırasında da ihanet kelimesine sık sık başvurmuştu. Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kasetler konusunda “okyanus ötesini” işaret etmesine yanıt, Fethullah Gülen’den önce Tayyip Erdoğan’dan gelmişti. Erdoğan, 13 Mayıs 2011’de, Bahçeli’yi “Hocaefendi’ye ihanet etmekle” suçlamıştı!

Erdoğan, bir ABD Projesi olan “Kürt Açılımı”na itiraz edenleri de hain diye suçlamıştı. Hatta örneğin 21 Haziran 2010’da daha ileri gidip “Açılım’dan vazgeçmek ihanet olur” bile demişti! Çünkü AKP ABD’ye ihanet edemezdi!

Erdoğan, 2006 yılında da, AKP içinde kendisini eleştiren iki milletvekilini “hain” diye suçlamış ve partiden attırmıştı. Erdoğan, partisinin disiplin kurulu başkanına şu sözlerle talimat vermişti: “Mahmut Koçak AKP’ye ihanet etti. Bana da hakaret ediyor. Affetmeyin. Partiye zarar veriyor, gönderin.” 15 kişilik kurul da 28 Haziran 2006 günü Koçak’ı oybirliğiyle partiden atmıştı.

Erdoğan’ın herkesi hain olmakla suçlama kolaycılığı, iktidar olmasından da önce başlamıştı. Erdoğan, en sıradan olayda bile karşısındakini hain diye suçlayabiliyordu. Örneğin Erdoğan 17 Şubat 2002’de yaptığı bir konuşmada, doğum kontrolünü isteyenlerin davranışını “ihanet-i vataniye” olarak tanımlamıştı.

ERDOĞAN, İHANET DİYENE DAVA AÇTI

Peki, bu kadar kolay “ihanet” kelimesini kullanan, kendisine biat etmeyen partilileri “hain” diye damgalan Erdoğan, aynı kelimeye maruz kaldığında ne tepki veriyor?

Hemen bir örnek verelim… CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ordu’da yaptığı konuşmada Erdoğan’a şöyle seslenmişti: “Korkmuyorsan ihanetin belgesini açıkla, niye gizliyorsun Dubai anlaşmasını?”

Erdoğan, ertesi gün avukatları aracılığıyla dava açtı! Erdoğan, “ihanet” kelimesi nedeniyle Kılıçdaroğlu’ndan 50 bin TL tazminat istedi!

BİR DE ERBAKAN İLE KADDAFİ’YE SORUN

Kuşkusuz, Erdoğan’ın “hain” kelimesini bu kadar kolay kullanmasının, başta belirttiğimiz siyasi nedeni dışında, psikolojik nedeni de vardır.

Zira Erdoğan’ın kendisini var eden çevrede başı bu kelime ile derttedir. Çünkü Erdoğan, örneğin Necmettin Erbakan’a göre, örneğin Muammer Kaddafi’ye göre haindir!

Milli Görüş, Erdoğan’ı harekete ihanet etmekle suçlarken, Kaddafi de öldürülmeden önce kendisinden “ihanet eden eski bir dost” diye bahsetmekteydi…

Kim bilir, belki de bu iki somut suçlamanın ağırlığı, Erdoğan’da herkesi kolaylıkla “hain” diye suçlayabilme psikolojisi yaratmaktadır!
Devamı..…

Hep CHP konuşuluyor MHP muhalefet partisi değil mi?

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Dikkat ediyorsunuzdur; muhalefet eleştirildiğinde CHP’den giriliyor, BDP’den çıkılıyor, sonra tekrar CHP’ye dönülüyor, ama MHP’ye yönelik fazla bir eleştiri yok.

Peki MHP de bir muhalefet partisi değil mi?

Ve MHP muhalefette başarılı mı?

CHP için “böyle muhalefet olmaz” diyenler MHP’ye hiç bakıyorlar mı?

MHP’nin muhalefet ettiğini gören var mı?

Belki sesi çok çıkmadığı için gazetelerde, televizyonlarda MHP ile ilgili fazla bir şey konuşulmuyor. Oysa MHP, özellikle 2007 seçimlerinden bu yana ısrarla ve sürekli olarak iktidarın yanında yer alıyor.

Tabii bundan MHP’nin iktidara payanda olduğu izlenimi çıkmasın, MHP lideri ve bazı MHP milletvekilleri zaman zaman iktidarı eleştiriyor, ancak kritik anlarda MHP ya ortada hiç yok ya da iktidarın ekmeğine yağ süren bir eylemde bulunuyor.

Hatırlayın, 2007 yılında seçimlerden sonra eğer MHP “Meclis’e girmeseydi” Abdullah Gül o kadar kolaylıkla Cumhurbaşkanı seçilemezdi.

Yüzde 47 oy almış AKP’nin karşısında Cumhurbakanlığı seçiminde Meclis’i boykot etmek elbette demokrasiye aykırıydı ama MHP en azından AKP’nin adayını açıklamasını bekleyebilirdi.

MHP 12 Eylül referandumunda da daha sessiz kalmayı tercih etti. Sistemli ve siyasi bir muhalefet yapacağına olayların altında ezildi ve referandumda “evet” oranı MHP oylarıyla yükseldi.

Aynı MHP, terör olaylarının zirve yaptığı dönemde Meclis’in olağanüstü toplantıya çağırılmasını da reddetti. “Bu, teröre prim vermektir, reklamını yapmaktır” söyleminin baskısına karşı çıkamadı.

MHP gelseydi iktidar yine gelmeyecekti, açık Meclis AKP boykotuna maruz bırakılacaktı ya da AKP zorunlu olarak Meclis’e gelecekti.

Şimdi yerel seçimlerin erkene çekilmesi gündemde. İktidar önce bir zemin yoklaması yaptı. MHP koşulsuz bu çağrıya destek vereceğini ve anayasa değişikliği için olumlu oy kullanacağını açıkladı.

Peki neden?

MHP yerel seçimlerin neden erkene alınmasını istiyor bu biir.

İkincisi MHP neden AKP’nin konuyu Meclis’e getirmesini beklemeden ön görüşmeyi yaptı ve şimdiden destek sözü verdi?

Kimi MHP’liler “Meclis’te uzlaşma sağlanmasından doğal ne olabilir?” diyebilirler.

Orası öyle de, peki MHP’liler kendilerine sormazlar mı “Başka kanunlar için AKP bize neden danışmıyor da yerel seçimlerle ilgili kapımıza dayanıyor?” diye.

Örneğin “MİT yasası değiştirilirken” MHP’ye danışıldı mı?

Ne gezer. Tam tersine, 7 saatlik bir uğraştan sonra MİT Müsteşarı’nı koruma altına alan yasayı değiştirdiler.

Eğitimde büyük sorunlar açacağı belirtilen 4+4+4 sistemi Meclis’e getirilirken MHP’ye danışan oldu mu?

Hayır onda da kimse danışmadı. Getirdiler, takır takır geçirdiler.

MHP şimdi genel kuruluna hazırlanıyor. Partide fazla hareketlilik yok, Koray Aydın bir bayrak açtı ama ne kadar etkisi olacağını bilemiyorum.

Merakım MHP’nin muhalefet etme yönteminin genel kurulda tartışılıp tartışılmayacağı.

MHP tabanı AKP ile çok bütünleşmiş görünmekten rahatsız mı değil mi, onu da göreceğiz.

*****


Yandaşlar daha tahammülsüz

Yandaşlar eleştiriye ve eleştirenlere şiddetli öfke duyuyor.

Üstelik ahlâki değerlere fazla itibar etmediklerinden dün “ak” dediklerine bugün rahatlıkla “kara” diyebiliyorlar.

İşte Taraf Gazetesi’nin başına gelenler.

Bu gazete AKP’yi desteklemek, AKP’nin “Türkiye’yi dönüştürme planında” altyapı hazırlamak, başta ordu olmak üzere Türkiye’nin kurumlarını ve değerlerini küçük düşürmek görevlerini uzunca bir süre hakkıyla yerine getirdi.

Ancak belli ki destek aldığı bazı çevrelerin iktidarla ters düşmesi gazeteyi de etkiledi.

Bazı icraatları kendileri için sakıncalı ve tehlikeli görenler “iktidarı tümden kaybederiz” korkusuyla kavgayı “düşük yoğunluklu” sürdürürken, Taraf bir anda “şahin” kesildi ve iktidara sert eleştiriler yöneltmeye başladı.

O güne kadar Taraf’ı “özgürlük, demokrasi ve hukukun kalesi” olarak lanse eden yandaşlar şimdi Taraf ve yazarları için akıllarına gelen her hakareti ediyor.

İlk günden beri hep uyardım “Siz AKP’li değilsiniz, destek veriyorsunuz, şimdi yüzünüze gülüyorlar, ama son kullanma tarihiniz geldiğinde yüzünüze bile bakmayacaklardır, çöplüğe atacaklardır” diyordum.

O günlere geldik artık.

*****


Akyaka’da çöp rezaleti

Nikâhımız Gökova’nın en güzel yerlerinden Akyaka’da kıyılınca Akyaka haberleri de doğal olarak ilgi alanıma girdi.

Akyaka Türkiye’nin “en sakin” beş beldesinden biri. Tescilli. Yıllardır yolum düştükçe mutlaka Akyaka’ya giderim. Yani nikâh için burayı seçmemiz tesadüf değil.

Cumartesi günü Akyaka halkı, ki zaten hepsi bir avuç, büyük kentleri kıskandıran bir protesto gösterisi yapmış. Fotoğraflarına baktım, etkilenmemek mümkün değil.

Siyasi olaylarda belki istenilen kalabalıklar toplanamıyor ama, küçük de olsa halkın yaşam alanına tecavüz olduğunda herkes birlik oluyor.

Protesto gösterisinin nedeni, dünyanın en güzel ormanlarına da sahip olan Akyaka’da çöplerin ormanlık alana dökülmesi.

Ama sadece bu değil Akyakalıları öfkelendiren.

Çünkü ormanın içinden yeni bir yol daha geçirileceği söylentileri var. “Çöpler altyapı oluştursun diye dökülüyor” diyor Akyaka halkı. Çünkü çöplerle birlikte orman içine moloz da dökülüyormuş.

Sonra bunların üzerine asfalt döküleceği belirtiliyor.

Akyakalılar “Yol için hazırlanan yere alt malzeme olarak çöp ve moloz konulması orman yangınlarını tetikler, bir sabah bir faciayla uyanabiliriz” diyorlar. Peki çöpleri kim döküyor?

Akyaka Belediyesi hedefte. Ama ilginçtir, çöplere karşı protesto eylemine Akyaka Belediye Başkanı CHP’li Ahmet Çalca da katılmış, protestocuları alkışlamış.

Akyaka halkı “Pek inandırıcı gelmedi, çöplerin nereden ve hangi saatte gittiğini biliyoruz, şimdi sıra bunun belgelenmesine geldi” diyor.

*****


Kazuratların temizlenmesi

“Sevgili Can Bey; Hüseyin Çelik televizyonlarda 75 milyonun gözleri önünde Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in Silahlı Kuvvetler içindeki ‘kazuratları’ ayıkladığını söyledi.

O halde soralım;

- Necdet Özel lağımcı mıdır?

- TSK içinde kazuratlar var mıdır?

- Necdet Özel bu sözlere karşı savcılığa şikâyet dilekçesi verip hakaret davası açacak mıdır?

- TSK içerisindeki subay, astsubaylar, TSK’dan emekli edilen subaylar Hüseyin Çelik’e hakaret davası açacaklar mıdır, yoksa kazuratlığı kabul edip oturacaklar mıdır?

Ne dersiniz? Saygılarımla. A. T.

NOT: Kazurat dışkı demektir.”
Devamı..…

Aren’in hikâyesi!

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Bazı fotoğraflar vardır ki söze hacet bırakmaz!

Yandaki, “baba-oğul” fotoğrafları gibi...

İkisi de, 19 ay arayla Silivri Cezaevi’nde çekildi...

İlk fotoğraf çekildiğinde, takvimler 2011’in mart ayını gösteriyordu.

***


“Baba”yı tanıyorsunuz, gazeteci ve yazar Soner Yalçın...

Odatv soruşturması kapsamında tutuklandığı ilk günlerdi...

Oğlu, ilk kez “açık görüş”e gelmişti...

Öpüştüler, koklaştılar; sonra sarmaş dolaş olup, kameraya o pozu verdiler!

İkisinin de gözlerinde endişeden iz yok... Bir yanlışlık olduğuna ve biraz sonra el ele tutuşup o cezaevinden birlikte çıkacaklarına o kadar eminler ki...

Eve gidip formalarını sırtlarına geçirecek ve birlikte maça gidecek gibiler...

***


Sonra araya 17 fotoğraf daha girdi...

Ayda bir kez yapılan açık görüş günlerinde çekilen tam 19 “baba-oğul” fotoğrafı birikti, kitaplarının arasında Soner’in...

İkinci fotoğraf ise sadece birkaç gün önce çekildi...

***


Oğul, bayağı bir boy atmış...

Baba, saçlarını sakallarını kısaltmış...

Yine sarmaş dolaşlar...

Ama bu kez gözleri parlamıyor ikisinin de, umutları tükenmiş sanki...

Belli ki “gittikleri maç”ta bayağı bir gol yemişler, birbirlerini teselli ediyorlar...


***


“Baba”nın, bu iki fotoğraf arasında geçen 19 ayda yediği golleri hepiniz biliyorsunuz zaten...

Yargılanmasına neden olan tüm deliller hem yerli hem de yabancı bilimsel kuruluşlar tarafından çürütüldü...

Bilgisayarında tespit edilen ve “suç oluşturduğu öne sürülen” belgelerin, virüs yoluyla gönderildiği saptandı...

Ama mahkeme onu, “aleyhindeki delillerin güçlülüğü”ne dayanarak hâlâ tahliye etmiyor!

***


Oğlunun ismi ise Aren...

30 Mart 2000 doğumlu... Şişli Terakki Lisesi’nde okuyor. Bu yıl yedinci sınıfa gidecek!

En yakın arkadaşı, babası...

Ama o yaşlardaki “19 ay ayrılık” o kadar önemli ki; birlikte yaptıklarını unutmaya başlamış...

En çok özlediği şeyler ise birlikte hamburger yemek ve sarılıp uyumak...

Bir de babasından masal yerine, gerçek biyografiler dinlemek...

***


Yaşadığı büyük travmaya karşın, dersleri çok iyi... Babasından ayrıyken aldığı dört karneyle birlikte, dört de “takdir belgesi” getirmiş...

Yani, “cin” gibi bir çocuk!

Spor yapıyor, izcilikle ilgileniyor.

“Soner Yalçın’ın oğlu” olarak tanınmak ve girdiği her ortamda herkesten babasına dair olumlu ya da olumsuz yorumlar dinlemek, onu yoruyor ve üzüyor.

Babasının tutuklandığı ilk günlerde okuldaki bazı arkadaşları Aren’i çok kızdırmış... Bu sorun, öğretmenlerinin yardımıyla ve sınıfta yaptıkları konuşmalarla aşılmış...

Aren ise bu konuda hiç kimseyle, tek kelime bile konuşmamış... Sorulan sorulara yanıt vermemiş...

Annesi, “baba” boşluğunu biraz olsun doldurmak için işini gücünü bırakmış...

Profesyonel bir psikolog yardımı almasa da okulda rehber hocaların gözü sürekli onun üzerinde...

***


Aren, babasıyla sadece açık görüş günlerinde bir araya gelebiliyor...

Çünkü gireceği hücredeki cam bölme, parmaklıklar, teller travma yaratmasın diye kapalı görüşe götürülmüyor.

Aradan geçen 19 ayın her birinde, sadece birer saat görebildi babasını...

Yani babası tutuklandığı günden bu yana yaklaşık 14 bin saat geçti ama bunun sadece 19’unu onunla geçirebildi Aren...

Bu aralar kafasını “Evrensel Çocuk Hakları”na takmış durumda...

Bir çocuğun, babasından 19 ay boyunca koparılmasının Çocuk Hakları’na aykırı olduğunu düşünüyor ve Avrupa’da dava açması için annesine baskı yapıyor!

***


Bazı fotoğraflar vardır ki söze hacet bırakmaz...

Soner’in ve oğlunun, Türk basınında ilk kez bu sütunlarda yayınlanan bu iki fotoğrafı gibi...

Babalar en fazla birkaç yıl daha çile çekip, özgürlüklerine kavuşacaklar...

Ama çocuklar... Onlar, babasız geçen yılların eksikliğini, ömür boyu hissetmeyi sürdürecek!

Ahmet Şık’ın kızı Mina, Nedim Şener’in kızı Defne Vecide babalarına kavuştu...

Ama Mustafa Balbay’ın Deniz’i ve Yağmur’u, Tuncay Özkan’ın Nazlıcan’ı...

Ve sahte delillerle yargılanan yüzlerce gazetecinin, hukukçunun, siyasetçinin, askerin, bilim adamlarının çocukları...

Hepsi hâlâ bu kâbusu görmeye devam ediyor...

Ne yazık ki hepsinin hayatında, “babalarıyla birlikte gitmek istedikleri ama kaçırdıkları maçlar”ın boşluğu olacak...

Hem de ömür boyu sürecek bir boşluk!

***


Düşünüyorum da bizim Aren, diğer kader arkadaşlarını da örgütleyip, planladığı davayı açarsa...

İşte o zaman seyreyleyin asıl gümbürtüyü!

Eee, böyle babalara da böyle çocuklar yaraşır be kardeşim!

*****


GÜNÜN SORUSU

Dün, on binlerce çocuğun yıllarca annesiz, babasız bırakıldığı 12 Eylül askeri darbesinin 32’nci yıl dönümüydü... Bugün de çocuklar sahte belgelerle ve komplo ürünü delillerle anne ve babalarından ayrı koparılıyor... Bu durumda Soner Yalçın’ın üslubuyla soralım:

Bu demokratların, o darbecilerden farkı ne?
Devamı..…

Türkiye’nin yüzde 57’si ‘Baasçı’ çıktı

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Amerikan düşünce kuruluşu Marshall Fonu’nun (GMF) her yıl yaptırdığı geleneksel “Transatlantik Eğilimler Araştırması”nın sonuçları dün açıklandı.
2002’den bu yana yapılan bu araştırma, ABD ve Avrupa’nın politika, güvenlik ve ekonomi gündemi hakkındaki kamuoyu nabzını yansıtması bakımından, önemli, ciddi ve güvenilir bir kaynaktır.
Araştırma geçen haziran ayında, ABD, Rusya, Türkiye ve 12 AB ülkesinde yürütüldü.
Çalışmanın Türkiye ayağını “TNS PİAR” üstlendi. 4-21 Haziran arasında yaşı 18’den büyük 1009 denekle yüz yüze görüşüldü ve son derece ilginç sonuçlar elde edildi.
Bunların arasından bana göre en ilginci Suriye kriziyle ilgili olanıydı.
Aşağıda bu husustaki üç soruyu ve bunlara verilen cevapları çarpıcı detaylarıyla aktarıyorum.
Türkiye’de deneklere önce şu soru soruldu:
“Hükümetin kendisine karşı savaşan muhalefeti bastırmak için askeri güç kullandığı Suriye’ye müdahale edilmesi isteği hususunda tartışmalar yaşandı. Bu durumda ülkenizin ne yapması gerektiğini düşünürsünüz?”
Deneklerin yüzde 57’si bu soruya “Ülkem (bir müdahalenin) tamamen dışında kalmalıdır” şıkkını tercih ederek cevap verdi. Yüzde 32’si “Türkiye müdahale etmelidir” şıkkını seçti; yüzde 11 ise görüş belirtmedi.
“Türkiye Suriye’ye müdahaleden uzak durmalıdır” diyenlere yine soruldu: Birleşmiş Milletler onaylı bir müdahaleyi destekler miydiniz?
“Hayır, müdahale BM onaylı olsa da desteklemem” şıkkını benimseyenlerin oranı yüzde 76 gibi bir çoğunluğa erişti; “Evet, desteklerim” seçeneğini gösterenlerinki de yüzde 18’de kaldı. Yüzde 6’sı da cevap vermedi.
Ardından bütün deneklere şu soru yöneltildi:
“Bildiğiniz üzere Rusya ve Çin, Suriye’ye bir müdahaleye karşı çıkarak bu yöndeki bir BM eylemini vetoyla önleyebilirler. Gelecekteki bir BM müdahalesi Rusya veya Çin tarafından veto edildiği takdirde, ülkeniz bunu yok sayarak yine de Suriye’ye müdahale etmeli midir?”
Türklerin yüzde 63’lük çoğunluğu “Hayır, Rusya veya Çin veto ederse Türkiye müdahale etmemelidir” dedi. “Bu iki ülke veto etse de müdahale etmeliyiz” diyenler yüzde 22 çıktı. Yüzde 15’i de cevap vermedi.
Bütün bu verileri paylaştıktan sonra araştırmada yanılma payının artı ya da eksi yüzde üç olarak beyan edildiğini de ekleyelim ki her şey tam olsun.
Şimdi sıra geldi yoruma...
Farklı açılardan yöneltilmiş sorulara verdikleri bütün cevaplara göre Türkiye halkı, ülkelerinin Suriye’deki krize askeri müdahalede bulunmasını açık ara istemiyor.
Müdahalenin arkasında BM destekli bir uluslararası meşruiyet olsun ya da olmasın Türkiye halkının savaş karşıtı tutumu değişmiyor.
Çünkü savaş, savaştır.
Neticede ölecek olanlar bu halkın çocuklarıdır. Bedeli bu halk ödeyecektir.
Türkiye’de zaten bir savaş ülke sınırları içinde çocuklarının canlarını almaya devam ederken, Türkiye halkı, zürriyetinin bir de Suriye’de içine girilip, nasıl çıkılacağı da belli olmayan başka bir savaşta harcanmasını istemiyor.
Bu kadar esaslıdır.
O halde durum AKP iktidarı açısından şudur:
AKP’nin Suriye politikasını planlayanların ve AKP medyasının Türkiye halkını Suriye’ye bir askeri müdahalenin lüzumuna koşullandırabilmiş olmasından vazgeçtik... AKP kendi seçmenini bile savaşa ikna edememiştir. Ve bu ne kadar ferahlatıcıdır.
AKP liderliğinin kamuoyu araştırmalarıyla yatıp kalktığını biliyoruz.
Buna rağmen, mezhepçi dürtü ve ideolojilerinin Suriye bahsinde onları halkın ne kadar açığına savurduğunu gösteriyor bu araştırmanın sonuçları...
Suriye politikalarını eleştirenlere “Baasçı”, “Esedçi” diye kara çalmaktadırlar.
Şimdi ya “Türkiye halkının çoğunluğu Baasçıymış” diye kendilerini avutup yanlışta ısrar edecekler, ya da politika ve söylemlerini gözden geçirecekler. Üçüncü bir seçenekleri yok.
Devamı..…

Eee-devlet fazla oldun!

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Bir gazeteci arkadaşım, yeni bir “e-devlet uygulaması”nı anlattı:
Polisteki cemaat yapılanmasına dair bir kitap yazıyormuş. Konu hassas olduğu için içeriğinden kimseye söz etmiyormuş.
Bir gün polisteki bir tanıdığı arayıp “Sakıncalı şeyler yazıyorsun” demiş.
Dehşete kapılmış gazeteci...
“Ne yazıyormuşum” diye sormuş.
Telefondaki kitabı anlatmaya başlamış.
“Ama... Nerden biliyorsunuz” diye kekelemiş bizimki...
“İnternete bağlı olduğun sürece bilgisayarına girip yazdıklarını görebiliyorlar” diye izah etmiş arayan.
Sonra da “Dikkatli ol, seni alacaklar” diye fısıldamış.
Gazeteci hemen pılı pırtıyı toplayıp yurtdışına çıkmış. Kitaba orada devam etmiş. Bir süre sonra aynı kişi yine aramış:
“Ben sana sakıncalı şeyler yazıyorsun demedim mi?”
Arkadaşım “Yok artık” demiş, ama karşısındakinin izahatı basitmiş:
“Hala internete bağlı bir bilgisayardan yazıyorsun. Yurtiçi, yurtdışı ne fark eder?”
* * *
Bu “Büyük Birader” öyküsüne inanıp inanmamakta serbestsiniz, ama inanmıyorsanız bile, Türkiye’de hangi koşullarda, ne tür korkularla yazı yazıldığını varın hesap edin.
Lafı, Oda TV davasına getireceğim:
Orada da bilgisayarınıza yerleştirilen bir virüsün, sizi terörist ilan etmeye yeteceği kanıtlanıyor.
Biliyorsunuz, iddianameye göre Oda TV, “Ergenekon örgütünün medya yapılanması”...
Bu iddiayla da hemen hepsi gazeteci olan 13 sanık, 1,5 yıldır yargılanıyor. 8’i hala tutuklu...suçlama, Oda TV’cilerin bilgisayarlarında bulunan “örgüt dokümanları”na dayanıyor.
Bu dosyalarda “Örgüt üyelerine, Ergenekon davasını yıpratma talimatı veriliyor.”
Sanıklar ise bunlardan hiç haberdar olmadıklarını söylüyor.
Bu durumda mahkeme hemen, bu dijital verileri bilirkişiye yollamalıydı, yapmadı.
Mahkeme yerine sanıklar 4 üniversiteye başvurdu.
“Bu dosyalar, kaydı belirsiz sahte bir adresten virüs yoluyla bilgisayarlara gönderilmiş” diye raporlar geldi.
Mahkeme, “Üniversite resmi bilirkişi sayılmaz” gerekçesiyle TÜBİTAK’ı görevlendirdi.
TÜBİTAK, “Virüs var” dese dava çökecekti.
“Virüs yok” dese üniversitelerle ters düşecekti.
7 ay debelendikten sonra harika bir formül buldular:
“Ne var, ne yok” dediler.
Ama sanık avukatlarına göre, bunu derken bile, “Bilgisayarlarda uzaktan dosya yükleme özelliğine sahip zararlı yazılımlar tespit edildiğini”, “tutuklu gazetecilerin söz konusu dokümanları oluşturmadığını, değiştirmediğini, açıp okumadan sildiğini” belirttiler.
Bunları söyleyen TÜBİTAK, “ancaaak...” diye ekliyor:
“Bu dosyaların zararlı yazılımlar vasıtasıyla gelip gelmediğine dair kesin bir yargıya varılamamıştır.”
Yani?
Yani artık davaya konu dosyalar şaibelidir; delil sayılamaz.
Gazeteciler suçsuzluğunu ispatlamayacaktır, mahkeme suçları varsa ispatlayacak; yoksa, dosyaları dışarıdan kimin yolladığını bulacaktır.
Bulana kadar da sanıkları tahliye edecektir.
* * *
Geçen haftaki duruşmada rapora rağmen “Kuvvetli suç şüphesi devam ediyor” denilerek tahliye talepleri reddedildi.
Yarın sabah yeni bir duruşma var.
Gazeteciler bu gece sabaha kadar adliye önünde olacak.
Bu kez meslektaşlarını alıp dönmek için...
* * *
(Not: Bir yazıyı daha telefon almadan bitirdik şükür... İnşallah önden okuyanlar beğenmiştir.)
Devamı..…

Erdoğan’ın beğendiği ‘nar’ felsefesi

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

‘Nar şekline yakından bakılınca üstünde taç vardır. O taç devlettir. İçine bakıldığında taneler bireylerdir ama hepsi bir aradadır, birlik ve bütünlük içindedir. Narın içinde perdeler vardır orada da nar taneleri bir aile demektir. Eğer nar taneleri dağılırsa birlik, beraberlik bozulur’

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eşi Emine Edoğan’la birlikte Azerbaycan’ın tarihi şehirlerinden Şeki’deki Han Sarayı’nı ziyaret etti. Erdoğan çiftine Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve eşi Mihriban Aliyeva eşlik etti.


ŞEKİ-AZERBAYCAN

Mihmandar bayan, “nar meyvelerin şahıdır” diyor, duvardaki nar figürünü gösterdikten sonra... Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in eşi Mihriban Aliyeva birazdan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Emine Hanım’a dönerek:
- “Nar bizim milli sembolümüzdür” diyorlar.
Başbakan ve Emine Hanım, “öyle mi?” diye sorunca, mihmandar devam ediyor:
- Meyvelerin şahı nardır. Çünkü nar şekline yakından bakılınca üstünde taç vardır. O taç devlettir. İçine bakıldığında taneler bireylerdir ama hepsi bir aradadır, birlik ve bütünlük içindedir. Narın içinde perdeler vardır orada da nar taneleri bir aile demektir. Eğer nar taneleri dağılırsa birlik, beraberlik bozulur. Bu sebepledir ki nar meyvelerin şahıdır. Hem devleti hem aileyi hem birlik, bütünlüğü gösterir.


Erdoğan: Yaşam felsefesi
Mihmandarın bu yorumu üzerine Başbakan Erdoğan’la, Şeki kentindeki 250 yıllık Han Sarayı’nın duvarlarındaki motifler üzerinden konuştuk.
Başbakan Erdoğan, mihmandarın, narla ilgili yorumunu beğendi. “Demek ki” dedi:
- Biz de nar kullanabiliriz, konuşma yapacağımız kürsüyü narlarla süsleyebiliriz. Bu figürlerde gerçekten bir yaşam felsefesi var.

Balığın anlamı
Mihmandarımız figürleri anlatmaya devam etti. Sırada bir aslanın pençesi altındaki balık vardı:
- Balık, kaygan bir hayvandır. Tutulamaz. Tutsanız da elinizden kayar. Tıpkı hayat gibi, tıpkı sağlık gibi, tıpkı gençlik gibi...

Güçlü, zayıfı ezer
Ve diğer bir figüre geçti:
- Aslan güç sembolüdür. Figürde görüldüğü gibi bir ceylanı yakalamış. Çünkü güçlü, zayıfı ezer. Bu da onu gösteriyor.
Ve bir ejderha ile bir aslanın birbirine karışmış vücutları... Mihmandar, bu figürü de şöyle yorumladı:
- İki güçlü her zaman dövüş yapar. Kavga eder. Birbirini yenmeye çalışır.
Duvarın dili
Han Sarayı’nın bütün duvarları hayvan ve bitki figürleri ile doluydu. Her birinin ayrı bir yaşam ve siyaset felsefesinin sembolü olduğunu mihmandarın açıklamalarıyla öğrendik.
Duvarların dili sadece gücü, kavgayı değil barış dilini de taşıyordu.
Örneğin, duvarlardaki ejderhaların ağızlarından ateş değil çiçek fışkırıyordu.
“Ressam” dedi mihmandar:
- Öyle demek istiyor ki, ejderhaların ağzından ateş çıkmasın, kimseyi yakmasın, çiçek çıksın, barış olsun.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şeki’deki son durağı Yukarı Kervansaray oldu. Erdoğan’ın başkanlığındaki Türkiye heyeti, öğle yemeğini de Yukarı Kervansaray’ın bahçesinde, geleneksel Azerbaycan müziği Muğam eşliğinde, Aliyev ailesiyle birlikte yedi.

Şehitliği ziyaret
Başbakan Erdoğan ve Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Şeki’de bulunan Türk Şehitliği’ni de birlikte ziyaret ettiler.
Han Sarayı’ndan sonra Aşağı Kervansaray’ı da birlikte gezerek Azerbaycan tarihinde önemli yer tutan saray ve kervansaray kültürü hakkında bilgi aldılar. Mihriban Aliyeva, nar sembolünün patentini aldıklarını, bu nedenle Azerbaycan’ı temsil ettiğini de vurguladı.

500 yıllık ağaçla fotoğraf
Erdoğanlar ve Aliyevler, Han Sarayı’nın önünde 500 yıllık olduğu söylenen ağacın önünde fotoğraf çektirdiler. Şeki’nin efsane ormanlarıyla ünlü olduğu, ortalama yaşları 500 yılı aşkın olan ağaçlardan bazılarının devlet tarafından koruma altına alındığı ve listelendiği bilgisi de verildi.
Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Başbakan Erdoğan’ı gezi boyunca hiç yalnız bırakmadı.
Başbakan Erdoğan’ın gezinin ilk günü, “Ermeniler işgal ettikleri Dağlık Karabağ’dan çekilmedikçe Türkiye sınır kapısını açmayacaktır” sözü, başta Aliyev olmak üzere heyetteki tüm Azeri yetkilileri etkilemiş ve mutlu etmiş görünüyordu.
Devamı..…

Son ihtimal: İhmal

Perşembe, Eylül 13, 2012 |

Afyon’daki cephane patlamaı kaza mı, sabotaj mı?
İktidarla muhalefet birbirine girmek için son olarak bu konuyu seçti...
Başbakan Genelkurmay’a “dava açın” talimatı vermiş...
Bunda dava açılacak ne var onu anlamadık... Ne hakaret var, ne bir maddi manevi zarar verme söz konusu...
Kaza mı, sabotaj mı?
Bunun içinden çıkamazsınız zira olayın bütün yakın tanıkları maalesef patlama sırasında ölmüş bulunuyor.
İkincisi... Kaza veya sabotaj bir yana olayın ihmal sonucu meydana geldiğine ilişkin çok somut belirtiler var...
Taşımanın gece yapılması, erlerin acemiliği vs...
Muhalefet neden işin ihmal yönünü sorgulamıyor...
* * *
İki lider kaza mı sabotaj mı kavgası yaparken bir erin ifade vermeye pijamayla götürüldüğünü, bir başka erin evine yürüyerek gönderildiğini gazetelerde gördük... Yaralı eri bir araçla götürüp getirmeyi akıl edemiyorlar demek...
* * *
Okurlarımızdan okula başlama yaşı konusunda çok sayıda mektup alıyoruz... Eğitim Bakanı yurtdışında birçok ülkede okula 4 yaşında başlandığını söylerken.. Okurlarımız koro halinde diyor ki:
- Batı ülkelerinde genelde cocuklar 3 yaşında yuvaya 4 - 5 yaşında ana okuluna gider. Ana okulu ilkokul değildir. Çocukları ilkokula hazırlayan sınıflardır. Ana okullarında sınıflar 20 kişiliktir. Her sınıfın tuvaleti içindedir. İlkokula genel olarak 6 - 7 yaşlarında başlanır...
Muhalefet partisi’nin yeni eğitim yasasının getirecekleri ve götürecekleri konusunda bir komisyon oluşturması ve gelişmeleri yakından izlemesi beklenir... Şu sırada milletvekilleri kendi başlarına hareket ediyor, organize bir çalışma gerçekleşmiyor.


Tuncay Özkan için
Bu hafta sonu Caddebostan Kültür Merkezi’nde ilginç bir anma töreni var...
‘Silivri Toplama Kampı’ndaki meslektaşımız Tuncay Özkan hapiste 5’inci yılına giriyor...
Bu nedenle aydınlar ve gazeteciler 15 Eylül günü Caddebostan Kültür Merkezi’nde toplanıyor...
Saat 14.00 - 18.00 arası konuşmalar ve kitap imzası yapılacak...
Katılımcılar: Ali Sirmen, Bedri Baykam, Can Ataklı, Cahit Berkay, Halil Nebiler, Müjdat Gezen, Mustafa Mutlu, Meriç Velidedeoğlu, Merdan Yanardağ, Orhan Birgit, Orhan Erinç, Rutkay Aziz, Tarık Akan, Yalçın Bayer, milletvekilleri; Birgül Ayman Güler, Haluk Eyidoğan Melda Onur, Kadir Öğüt... Konuşmaların ardından katılımcılar Tuncay Özkan’ın 6 kitabını imzalayacaklar...
Ne demiştik? Evet, kişi suçu ispat edilene, hakkında hüküm verilene kadar masumdur.
Evrensel hukuk böyle diyor.
Ancak Tuncay Özkan ve diğer gazeteci dostlar suçları sabit olmadığı halde hapihanedeler.
Hem de yıllardır..
Kelimelerle tarifi nedir bu durumun?


Kokteyl parti...
Partinin 3 Genel Başkan Yardımcısı (Sezgin Tanrıkulu, Faruk Loğoğlu, Gülseren Onanç) ve bir Parti Meclisi üyesi (Burhan Şenatalar), İstanbul’da, kapalı kapılar ardında “liberal aydın” diye tanımlanan Fuat Keyman, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar gibi isimlerle Kürt sorununu görüşmek üzere bir araya geliyorlar. Böyle bir toplantıdan partinin diğer Genel Başkan yardımcılarının, Parti Meclisi’nin ve Merkez Yürütme Kurulu’nun haberi yok. Tümü, toplantıyı gazetelerden öğreniyorlar. Genel Başkan yardımcılarından Haluk Koç dünkü basın toplantısında bu durumu, “Böyle bir toplantı yapılacağından benim haberim yok, partimizin bu yönde almış olduğu bir karar da yok” diyerek açıkça itiraf ediyor.
Son on yılda AKP’ye büyük ölçüde destek vermiş, CHP’yi o ölçüde eleştirmiş “liberal aydınlar” toplantıda Deniz Baykal döneminin CHP’sini “Habur Süreci”nde izlediği politika nedeniyle sert şekilde eleştiriyorlar. AKP’nin doğru olarak nitelendirdikleri Habur politikasının CHP yüzünden sonuçsuz kaldığını savunuyorlar. CHP’li katılımcılardan ses çıkmıyor.
Partinin geçmişini savunmak yine Haluk Koç’a düşüyor. Dünkü basın toplantısında, “Ben o dönem Grup Başkan Vekili’ydim. Partimizin izlediği o politikayı o gün de savunmuştum, bugün de savunuyorum” diyor.
Partinin milletvekilleri var. PM üyeleri var. Danışmanları var. Genel Merkez’de uzmanları var. İl ve ilçe teşkilatları var. Partiye gönül vermiş Atatürkçü, sosyal demokrat aydınlar var... Bunlar varken genel başkan yardımcıları gidip liberal aydınlardan fikir soruyor. Tam komedi... Liberal aydınlarda işe yarar fikir olsa AKP kaçırır mıydı, Türkiye bugünkü noktaya mı gelirdi?

Abdullah Avcı milli takımımızın başında olduğu sürece yaratıcı basınımızın başlıkları şöyle olacak:
Kazanırsak “Avladık”... Kaybedersek “Avlandık”... Berabere kalırsak “Ne Avladık ne Avlandık”...

ABD Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye geliyormuş.
Emrivaki yapıp bizimkine zorla hediye vermeye kalkmaz inşallah!
Fahrettin Fidan

Soru: AKP iktidarı büyük tepki çeken icraatları neye güvenerek devreye sokuyor?
Yanıt: Günlük hayattan ötesini göremeyen avare kasnak takıına...
Haldun Ertem
Devamı..…

Arşiv