Header Ads

Ekonominin 94 Yıllık Çıkışlı ve İnişli Yolculuğu ve Halk Oylaması | Hikmet Uluğbay



BirGün gazetesinin 27 Mart 2017 tarihli sayısında, Pazartesi Söyleşisi sayfasında, Meltem Yılmaz ile yapmış olduğum söyleşi “Ekonomi eskisinden daha kötü” başlığı ile yayınlandı. Söyleşide Yılmaz’ın sorularını yanıtlarken konuları geniş kapsamda ele aldım. Ancak, gazetenin söyleşiler için ayırabileceği alanın doğal olarak belirli bir sınırı vardı. O nedenle de açıklamalarımın geniş ölçüde bir özeti yayınlanabildi. Konuştuğumuz konularda daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar olabileceği düşüncesi ile görüşmenin kapsamlı boyutunu bloğumda yayınlamanın faydalı olacağını düşündüm. Bu arada, kapsamlı görüşme sırasında aklıma gelmeyen ancak konunun anlatılmasında yararlı olabilecek bazı düşüncelerimi de metne ekledim. Bu eklemelerin kolayca fark edilmesi için onları italik formu ile yazdım. Bu arada birkaç maddi hatayı da düzelttim.

Meltem Yılmaz (M.Y.) Ekonomi alanında Bakanlık görevinde bulunmuş, dünyanın en önemli ekonomi kuruluşlarında görev almış isimsiniz. Türkiye ekonomisinin çok partili sistemden bugüne inişlerini ve çıkışlarını nasıl işaretlersiniz?

Hikmet Uluğbay (H.U) Sayın Yılmaz, öncelikle bana düşüncelerimi okurlarınızla paylaşma olanağını verdiğiniz için teşekkür ederim. Okurlarınıza da okumak için ayıracakları zaman için teşekkür eder saygı sunarım.

Çok partili sisteme geçmeden önce, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin ekonomik felsefesine kısaca değinmeden çok partili dönemi değerlendirmeye geçmek, hem o döneme haksızlık olur, hem de çok partili dönemi değerlendirmede noksanlıklara neden olur. Şunu unutmayalım, Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden Bağdat demiryolu, Hicaz demiryolu ve Aydın demiryolu hariç ne bir ulaşım altyapısı ne de endüstriyel bir sanayi altyapısı devralmıştır. T.C. Başbakanlık İstatistik Enstitüsü’nün (güncel adı ile TÜİK)1997 yılında yayınladığı Osmanlı Sanayii 1913, 1915 Yılları Sanayi İstatistikleri başlıklı belgenin 13 üncü sayfasında yer alan Tablo 1 Sanayi Müesseselerinin çeşitli şehirlere göre dağılımında 1915 yılı itibariyle tüm Osmanlı topraklarında önemlice sayılabilecek nitelikte 7 tuğla, 2 çimento fabrikası ve 3 adet pamuk ipliği imalatı ve pamuk dokuma kuruluşu yer almaktaydı. Gündüz Ökçün, “Osmanlı Sanayii 1913-1915 İstatistikleri” başlıklı kitabının 29 uncu sayfasında Osmanlı Devletinde 1915 yılında sanayi kuruluşlarının kullandığı toplam beygir gücünün 20,977 olduğunu belirtir. Bu rakamı David S. Landes’in “The Unbound Prometheus” isimli ve dilmize “Sınır Tanımayan Prometheus” olarak çevrilebilecek kitabının 292 inci sayfasında 1907 yılında Almanya, FRansa ve Belçikasanayilerinin kullandığı beygir güçlerine ilişkin olaraksırasıyla şu verilere yer vermiştir; 6,500,000; 2,474,000 ve 1,038,000. Bu sayılar Osmanlı Devletinin sanayi gücünü bütün çıplaklığı ile ortaya koymaya yeterlidir. Osmanlı Devleti, sanayi devriminin başlamasını sağlayacak yeterlikte lâik eğitim kurumlarını ve yurt içi sermaye birikimini oluşturamadığı için bu devrimi kaçırmış ve ayrıca Padişahlar tarafından hesapsızca verilmiş kapitülasyonlar nedeni ile de sonradan istese de sanayi atılımları yapamaz konuma gelmişti.

Cumhuriyet’in ekonomik düşüncesi ve temel hedefleri 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresinde belirlenmiş ve 1930 lu yıllarda yapılan iki sanayi planı ile sürdürülmüştür. Türkiye’nin ekonomik gelişmesine temel olacak olan Etibank, Sümerbank, SEKA, Karabük Demir Çelik, uçak yapım sanayii ve diğer birçok sanayi kuruluşu ve liman inşaatları ile demiryolu ağının ülkeye yayılmasına yönelik önemli yatırımlar yapılmıştır. Etibank hem madencilik alanında girişimcilere kaynak sağlayacak bir banka, hem de bu alanda yatırım yapacak bir kurum olarak düşünülmüş ve yaşama geçirilmişti. Aynı anlayış Sümerbank’ın kuruluşunda da mevcuttur. Bu kuruluşların yatırımları gerçekleştirilirken dışarıdan borç da alınmamıştır. Bu kuruluşlar Türkiye’nin ilk ve önemli sanayi hamlesini başlatmasının yanında, yetiştirdikleri nitelikli teknotrat ve bürokratlarla geleceğin özel sektör kuruluşlarının nitelikli insan gücünü de yetiştirmiş oldular. Bütün bunlar yapılırken de Osmanlı Devleti’nden miras olarak aldığı Düyun-u Umumiye (Yabancı ülkelere olan) borçları ödenmeye başlanmıştır.

Bu döneme ilişkin olarak iki hususa daha değinmek isterim. İzmir İktisat Kongresi kararları özel girişimciliğe ve yabancı sermayeye karşı değildir. Yabancı sermaye Türk Yasalarına uymak ve Türk dilini kullanmak zorundadır. Ayrıca, ulusal girişimlerin sahip olacağı haklardan fazlasına sahip olmaları söz konusu değildir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Prof. Dr. Afet İnan’ın İzmir İktisat Kongresi kitabının dilini güncelleştirerek yeniden basmasında yarar görmekteyim. Böylece gençlerimizin Kuruluş dönemi ekonomik politikalarını kolayca anlamaları sağlanmış olacaktır. Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar, ekonomik gelişmenin, ülke içinde yaratılan katma değerin boyutu ile doğru orantılı olduğunu çok iyi biliyorlardı. O nedenle de sanayi kuruluşlarının yukarıda değinilen altyapısını bu bilinçle kurmuşlardır. Ancak bu dönemde yatırımların hemen hemen tamamı Devlet ve yeni kurulan kamu kurumları tarafından yapılmıştır. Bunun nedeni de, Cumhuriyet’in Osmanlı Devleti’nden yatırım yapacak girişimci de devralamamasıdır. Çünkü Osmanlı Devleti sanayi devrimi başaramadığı için bu kavramları anlayan ve uygulayabilecek yeterli sayıda insan da yetiştirememişti. Osmanlı Devleti döneminde hemen hemen tüm ekonomik etkinlikler, yabancı devlet şirketleri ve uyrukları ile Osmanlı vatandaşı olan Ermeni, Rum ve Yahudiler tarafından yürütülmekteydi. Kuruluş dönemine ilişkin olarak iki önemli gelişmeye daha değinmek isterim. Bunlardan ilki 1929 dünya ekonomik krizi ile 1939-1945 arasında yer alan II. Dünya Savaşı Türkiye’nin ekonomik atılımlarını son derece yavaşlatmıştır.1929 dünya ekonomik krizi Türkiye’nin GSYİH’nı 1930-1932 döneminde sırasıyla yüzde 23.8, 12.0 ve 15.8 oranlarında küçültmüştür. Benzeri şekilde 1944 ve 1945 yıllarında da GSYİH sırasıyla yüzde 27.6 ve yüzde 18.2 küçülmüştür. Savaşın ülkeye sıçramaması için alınan seferberlik önlemleri sonucu çok sayıda genç insan silah altına alındığı için tarımda çok büyük bir işgücü azalması olmuş ve bu askeri gücün gereksinimleri Devletin altyapı ve sanayi yatırımlarına ayırabileceği kaynağı son derece sınırlandırmıştır. Ancak bu sınırlamaya rağmen, tarımda katma değer yaratımının bilgi ve teknik bilgiyle gerçekleşeceğini ve bu üretimin birçok sanayi koluna ham madde vereceğini bilen kadrolar, Savaş yılları olmasına rağmen 1940 yılında Köy Enstitülerini kurmaya başlamışlar ve ülkenin dört bir yanına yaymayı sürdürmüşlerdir.

Çok partili dönemi ele alırken, politik gelişmelere değinmeden ekonomik boyutu ele alırsak konu çok büyük ölçüde havada kalır. O nedenle bu dönemdeki ekonomik gelişmeleri ele alırken önemli politik gelişmelere de kısaca değinmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. 1944 de başlayan çok partili dönemin ilk basamağı Demokrat Parti’nin iktidarda bulunduğu 1950-1960 arasıdır. Bu dönemde özel kesim yatırımları özendirilirken, yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapması için de özendirici önlemler alındı, yasal düzenlemeler yapıldı. Yabancı sermaye özendirmeye yönelik bir örnek vermek isterim. 1954 yılında çıkarılan Petrol Kanunu yabancı sermayeye o dönemde petrol üreten birçok ülkeden çok daha fazla olanak sunmuştur. 1945 yılında Venezuela, ülkesinde çıkarılan petrolün, üretici şirketler ile Devlet arasında yüzde 50-50 paylaşılmasını kabul ettirmişti. Bu kural kısa sürede tüm petrol çıkaran ülkelerde uygulanmaya başladı. Hatta o tarihlerde İran petrollerini ulusallaştırdığı için Başbakan Musaddık bir seri komplo ile düşürüldükten sonra, bu yüzde 50-50 kuralı İran’a bile uygulandı. Ancak, ABD petrol uzmanının katkısı ile hazırlanan Petrol Kanununda bu ilkeye yer verilmedi. Başlangıçta özel bir şirket olarak kurulması düşünülen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı gelen yoğun tepkiler üzerine bir kamu kuruluşu olarak hizmete başladı. Bu dönemin diğer önemli ekonomik kararlarından birisi de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünce yapılan barajlardır. Ağırlıkla enerji üretimine ve sulama amacına yönelik bu baraj yapım hamlesi aynı zamanda Türk siyasetinin gelecek yıllarına önemli bir kişiyi de kazandırmıştır; Süleyman Demirel. Demokrat Parti’nin izlediği ekonomik politikalar, ilk yıllardaki tarımsal üretimlerdeki bolluk, Marshal Yardımı ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan diğer dış yardımlarla birlikte ekonomik büyüme üzerinde olumlu etkiler yaratmıştı. Ancak ne yazık ki tarımda verimliliği yükseltecek işgücünü yetiştirmekte olan Köy Enstitüleri de bu sırada kapatılmaya başlandı. Aynı şekilde uçak sanayii de bu dönemde kapatılmıştır. Bu yıllardaki tarımsal üretim bolluğunun da etkisi ile Demokrat Parti 1954 Genel Seçimlerini yüzde 57.7 oy oranı ile kazandı. Bu başarı sonrası ekonomik alanda daha özensiz politikalar izlendi, enflasyon süratle tırmandı. 27 Ekim 1957 Genel Seçimlerinde Demokrat Parti oyları yüzde 47.9 a geriledi. 1957 den itibaren döviz sıkıntısı daha belirginleşmeye başladı ve IMF ile görüşmeler sonrasında 4 Ağustos 1958 tarihinde dövizde katlı kur uygulamasına geçilerek TL ciddi ölçekte devalue edildi. Bu bağlamda doların değeri 2.80 TL düzeyinden dövizin kazanıldığı sektör ve harcandığı işlemlere göre 4.90-9.03 TL aralığında uygulanmaya konuldu. Ancak katlı kur düzenlemesi uygulamadaki teknik ve idari güçlükler nedeni ile çok kısa ömürlü oldu. Bu dönemde yabancı sermaye de Türkiye’de sanayileşmeye katkıda bulunacak önemli yatırımlar yapmamıştır. Ekonomideki olumsuz gelişmeler toplumsal tepkilere de yol açtığı için Başbakan Adnan Menderes Hükümeti, muhalefeti susturmak için TBMM Tahkikat Komisyonu’nu kurduğu gibi, Üniversitelerden akademisyenleri ve bazı kamu görevlilerini “görülen lüzum üzerine” gerekçeleri ile görevlerinden almaya başladı. Bu arada, Menderes Hükümeti Batı’dan beklenen ekonomik desteği alamayınca, Sovyetler Birliği ile yakınlaşma adımlarını atma eğilimi de gösterdi. Bütün bu gelişmeler nedeniyle, izleyen TBMM Genel seçimlerinde Demokrat Parti’nin iktidardan düşmesine kesin gözle bakılmaya başlanmıştı. Ancak 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi yapıldı.

M.Y. 1960’I diğer darbelerden ayrışan yapısı, ekonomi üzerinde bir etki yaratabildi mi?

H.U. Bana göre, 1960 Askeri Darbesi, Demokrat Parti’nin seçimle iktardan düşmesi fırsatının yitirilmesine yol açtığı için izleyen dönemdeki politik gelişmeler üzerinde belirgin olumsuz etkiler yaratmıştır. O nedenle de demokratik deneyim ve gelişim sürecini olumsuz yönde etkilemiştir. Zira deneyim veya tecrübe denilen birikimin gerisinde daima hatalar ve bunlardan alınan dersler vardır. Buna rağmen 1960 Askeri Darbesi ülkeye üç önemli şey kazandırmıştır. Bunlar ilki 1961 özgürlükçü Anayasa’sı ve iki kanatlı Parlamento yapısı, ikincisi Anayasa Mahkemesi ve üçüncüsü ise Devlet Planlama Teşkilatı’dır.

1960-1980 dönemi üzerinde de kısaca durmakta fayda görüyorum. Bu dönemde Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milî Selamet Partisi arasında birkaç kez, AP-MSP ve CHP-MSP koalisyonları kuruldu, bozuldu. Bu dönemin özellikle 1974 e kadar olan yılları, Türk ekonomisi bakımından büyük kazançların sağlandığı önemli bir aşamadır. Bu on dört yıllık sürede; ön hazırlıkları 1954 yılında başlamış olan “Ereğli Demir Çelik Fabrikasının yapımına 1961 yılında başlanmış ve kısa sürede bitirilmiştir. Keban Barajı 1965-1975 yılları arasında inşa edilmiştir. Şeydi Şehir Alimünyum Tesisleri ve Oyma Pınar Barajının yapımına 1967 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. Petrokimya Kompleksinin yapımına 1965 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. İskenderun Demir-Çelik Tesislerinin inşaatına 1970 yılında başlanmış ve bir süre sonra tamamlanmıştır. Bu on dört yılda planlanan, yatırımına başlanan ve yapımı tamamlanan sanayi kuruluşlarını saymaya ve anlatmaya devam edersem diğer konuları görüşmek için yeterli süre kalmayabilir. Bu dönemde alınan dış borçlar, tüketim için değil, biraz önce saydığım döviz tasarruf ettiren ve kazandıran kuruluşların ve benzeri kamu kurumlarının üretim tesislerinin Türk ekonomisine kazandırmasında kullanılmıştır. Bu tesisler, ülkeyi sadece ürettikleri ürünleri satın almak için döviz ödemekten kurtarmamış aynı zamanda birçok yan sanayinin ihracat yapabilmesi için gereksinim duyduğu ham madde ve ara mamulleri üreterek ihracatın gelişmesine de çok önemli katkıda bulunarak ülkenin döviz gelirlerinin artmasına neden olmuşlardır. Ayrıca bu ve benzeri tesisler, gelişmesini sağladıkları yan sanayiler ile de istihdam yaratmanın yanında ülke içinde yaratılan katma değerin artması ile ulusal gelirin büyümesini de sağlamışlardır.

Ancak, 1973 yılında Arap-İsrail Yom-Kippur savaşında ABD’nin İsrail’I desteklemesi üzerine petrol üreten Arap ülkeleri petrol üretimlerini kısıp, başta ABD olmak üzere bazı ülkelere petrol ihraç ambargosu uygulamaları ile başlayan birinci petrol krizi ile uluslararası piyasalarda petrolün varil fiyatı 2.5 dolardan 11.6 dolara yükseltilmiş, daha sonra 1974 ikinci petrol krizi ile izleyen yıllarda petrol varil fiyatını 35 dolar dolayına doğru yükselmeye başlamıştır. Petrol fiyatlarındaki bu sıradışı artışlar, Türk ekonomisi üzerinde sarsıcı etkiler yarattı ve ödemeler dengesi sorunlarını aşabilmek için 1974 yılında yeni bir istikrar programı uygulamaya konulmasını gerektirdi ve doların değeri 9.00 TL’den 15.00 TL ye yükseltildi. IMF’nin parasal olarak da desteklediği İstikrar programı ortaya çıkan yeni bir dış sorun nedeni ile aksadı. Bu yeni sorun, Kıbrıs’ta Türklere karşı başlatılan yoğun baskılar ve kıyımlardı. Bu sürecin bir devamı olarak 1974 yılında Kıbrıs’ta Nicos Sampson darbesi yapıldı ve Türkler üzerinde çok ciddi baskı ve göçe zorlama yaşandı ve kıyımlar da arttı. Kıbrıs’taki bu gelişmeler Yunanistan’daki Cunta Hükümeti tarafından da desteklenmekteydi. Kıyımların artması üzerine Türkiye Garantörlük Anlaşması çerçevesinde İngiltere’yi de birlikte askeri müdahaleye davet etti. Üçüncü garantör ülke Yunanistan Ada’daki gelişmelere müdahale edilmesine karşı çıkıyordu. İngiltere’nin yanaşmaması üzerine, CHP-MSP koalisyon Hükümeti’nin TBMM’den de aldığı yetki ile Başbakan Bülent Ecevit 20 Temmuz 1974 de Kıbrıs’a Askeri çıkarma ile “Barış Harekatı” başladığını açıkladı. Bu harekat üzerine ABD, Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başladı. Türkiye üzerinde baskıları arttırmak için dış borçlanma olanakları da daraltıldı.

M.Y. 1970 lerin sonlarındaki çatışma ortamı, sağ-sol çatışmaları ekonomik hayata nasıl yansıdı?

H.U. 1970 li yılların sonlarına doğru birileri tarafından ülkede tetiklenen sağ-sol çatışmaları yanında TBMM’nin Cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşıya ulaşamaması gibi nedenler ülkede kaotik bir dönem yaşanmasına yol açmıştır. Bu son gelişmeleri siyasetçilerin iyi yönetemediğini de söylemek gerekir. Bir araya gelip sorunlara birlikte çözüm üretmemişlerdir. Bunun sonucu 1980 Askeri Darbesi yapılmış ve 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükleri kısıtlama yanında Senato kurumunu siyasi hayatımızdan çıkaran 1981 Anayasası’nın hazırlanmasının yolu açılmıştır. Bu askeri darbenin yapılması da demokratik deneyim kazanma sürecini aksatmıştır. 1981 Anayasası’na halkoylamasında yüzde 90 ının üzerinde kabul oyunun verilmesinde, toplumun 1976-80 döneminde yaşadığı kaos, yaşam endişesi, daha sonra kısmen spekülatif amaçla çıkarıldığı anlaşılan mal kıtlıkları ve korku atmosferinin önemli rolü olduğu kuşkusuzdur. Bu dönemin son ekonomik kararı IMF ile görüşülen program sonucu ilan edilen 24 Ocak 1980 kararlarıdır. Bu bağlamda alınan en radikal kararlardan birisi de faizlerin serbest bırakılmış olmasıdır. Faizlerin serbest bırakılması Ödünç Para Verme yasasına göre kurulmuş olan bankerlik kuruluşlarının hızla büyümesini de tetiklemiştir.

1980-1990 döneminde, Süleyman Demiral Kabinesi tarafından alınan 24 Ocak kararları Askeri Yönetimce kurulan Bülent Ulusu Hükümeti döneminde de sürdürülmüştür. Bu dönemde bankerlik kuruluşlarını denetim altına alamk için önlemler alınmaya başlanmıştır. Ancak, sağlıklı yapıda olmayan ve sürülebilmesi mümkün olmayan bu kuruluşların iflasları başlamış ve yaygın halk kesimlerinin önemli mali birikim kaybı söz konusu olmuştur. Bankerlik kuruluşlarından gelen haksız rekabet bankaların mali bünyesini de zayıflatmıştır. Bu süreçte Turgut Özal ve Kaya Erdem Hükümet’ten istifa etmişler ve bir süre sonra ANAP’I kurmuşlardır. ANAP’ın 1983 te Turgut Özal’ın başbakanlığında tek başına iktidarı gelmesi ile birlikte 24 Ocak kararlarının uygulaması genişlemiştir. Bu bağlamda, kambiyo kısıtlamaları kaldırılmış, sermaye hareketleri serbest bırakılmış, döviz kurları T.C. Merkez Bankası gözetiminde bir tür serbest bırakılmış, yabancı bankaların Türkiye’de yeni şubeler açmasına izin verilmiştir. Yine bu süreçte faizsiz bankacılık işlemleri için özel finans kurumlarının kurulmasına da izin verilmiştir. Bu düzenlemelerle ekonomik büyümenin özel sektör ve yabancı sermaye yatırımları öncülüğünde sağlanması istenmiştir. TL’nin değeri, 1987 yılında yıllık kadar yaklaşık yüzde 5 dolayında değer kaybına uğratılmıştır. Bunun amacı, uygulanan programla ülke sanayilerinin dış rekabetle sert şekilde karşılaşma etkisi kısmen yavaşlatılmaktır. 1988 den sonra bu uygulama kur düşüşünün enflasyon üzerindeki etkisini azaltmak için tersine çevrilmiş ve her yıl TL nin küçük oranda değer kazanması gözetilmiştir. Bu uygulamaların en önemli etkisi bankacılık sektöründe hissedilmiştir. Sermaye hareketlerinin ve faizlerin serbest bırakıldığı ortamda, sermaye hareketleri konusunda daha önce yeterli deneyimi olmayan bankacılık sektörünün sancılı bir uyum süreci yaşamasına da yol açmıştır. Bu dönemde alınan kayda değer diğer bir karar da emeklilik yaşının yukarıya çekilmesidir.

ANAP iktidarı sonrası Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrat Parti Koalisyonu Süleyman Demirel’in Başbakanlığında iktidar olmuştur. Bu dönemde tarım destekleme fiyatları belirlemesi ekonomik bir karar olmaktan uzaklaşıp politik bir karara dönüşmüştür. Aynı şekilde aktüarya hesaplarını ciddi biçimde bozacak şekilde emekli yaşı yeniden düşürülmüştür.

17 Nisan 1993 tarihinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünden sonra Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine 25 Haziran 1993 tarihinde DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in Başbakanlığında SDP ile (18 Şubat 1995 ten sonra CHP ile seçim hükümeti olarak) koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu dönemde ekonomi konusunda önde gelen gelişmeler şunlardır. TBMM Haziran 1993 te Hükümet’e çeşitli konularda Kanun Hükmünde Kararname yetkisi vermişti. Ana Muhalefet Partisi ANAP 9 Temmuz 1993 günü bu yetki kanununun iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin kararını beklemeden 23 Ağustos 1993 günü 512 sayılı KHK ile Bankalar Kanununda çok kapsamlı değişiklikler yapmıştır. Ancak, Anayasa Mahkemesi 16 Eylül 1993 günü yetki kanununu Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir. ANAP, 12 Kasım 1993 günü 512 sayılı KHK’nin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi 512 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyi de 25 Kasım 1993 günü iptal etmiştir. Hükümet’in önerisi üzerine TBMM, 1 Haziran 1994 günü “Bankalar Kanunu, Sigorta Murakebe Kanunu ve Türk Ticaret Kanununda KHK çıkarma yetkisi veren 3991 sayılı kanunu çıkarmıştır. 16 Haziran 1994 günü de Bankalar Kanunda Değişiklik yapılmasına ilişkin 538 sayılı KHK çıkarılmıştır. 538 sayılı KHK birkaç küçük değişiklik dışında 512 sayılı KHK’nın aynısıdır. Anamuhalefet Partisi ANAP 3991 sayılı yetki yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine dava açmıştır. Anayasa Mahkemesi 29 Kasım 1994 günü yetki kanunu 1, 2 ve 3 üncü maddelerini iptal etmiş ve gerekçeli karar, 10 Şubat 1995 tarihli Resmi Gazete’da yayınlanmıştır. Bu gelişmeler yer alırken Hükümet Hazine borçlanma faizlerini düşürme amacıyla Hazine borçlanmalarını iptal etmesi sonucunda 1974 yılında faizlerde çok büyük bir artış görülmüştür. Ekonomideki bu gelişmeler DYP-SDP koalisyonun da sonunu getirmiştir. DYP’nin azınlık Hükümeti kurma girişimi güven oyu alamadı. CHP erken seçime gidilmesi kaydı ile DYP ile koalisyon kurdu. TBMM, 27 Ekim 1995 te 24 Aralık 1995 te erken seçim yapılması kararını aldı. 16 Haziran 1994 ten 23 Haziran 1999 günü DSP, MHP ve ANAP koalisyon Hükümeti yeni bir Bankalar Kanunu çıkarana değin beş yıl süre ile 538 sayılı KHK’nin her bir maddesi açılacak davalarla iptal edilmeye açık bir durumda kaldı. Nitekim çeşitli bankalar için açılan davalar üzerine Mahkemelerin Anayasa Mahkemesine başvurması üzerine “yetki kanunu iptal edildiği” için dava açılan maddeler teker teker iptal edilmeye başlandı.

M.Y. Sonrasında, DSP- MHP- ANAP koalisyon hükümeti… Peki, bugün iddia edildiği üzere, siz de, koalisyon hükümetlerinin ekonomiye olumsuz etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

H.U. Bu arada 1997 de kurulan Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığında kurulan ANA-SOL-D Hükümeti döneminde Vergi Kanunlarında çok önemli değişiklikler getiren yeni ve reform nitelikli bir vergi yasası kabul edilmiştir. Sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim yasasının çıkarılması yanında, sanayi sektörünün bitelikli teknik eleman gereksinimini ve mesleki teknik liselerin öğretmen açığını kapatmak üzere meslek lisleri mezunlarının sınavsız olarak ön lisans programlarına devam etme kararı alınmıştır.

ANAP-DSP-Demokrat Türkiye Partisi Hükümeti, Türkbank satışına ilişkin iddialar üzerine 25 Kasım 1998 de düşürülmüştür.

Erken seçim dönemi için DSP’nin tek başına kurduğu azınlık Hükümeti’nin Başbakanı Bülent Ecevit, seçim öncesinde Bankalar Kanunu’nun çıkarılmasını TBMM’den talep etti ise de seçim atmosferine girildiği için talebe destek verilmedi.

28 Mayıs 1999-18 Kasım 2002 tarihleri arasında görev yapan Bülent Ecevit’in Başbakanlığındaki DSP-MHP ve ANAP koalisyon hükümetinin ekonomik alanda yaptığı en önemli icraatlar şöyledir. Bankalar Kanunu, emeklilik yaşını kademeli olarak yükseltmeyi de içeren Sosyal Güvenlik Reform Kanunu, IMF’nin ve Dünya Bankasının büyük mali destek verdiği Yeni bir istikrar programını uygulamaya konulmasıdır.

İstikrar Programına göre TL’nin değeri 18 ay boyunca hedef enflasyon oranı kadar değer kaybına uğraması öngörülmüştü. Bu sürenin Haziran 2001 de dolmasından sonra da TL dalgalanmaya bırakılacaktı. Şubat 2001 ayında dövize yönelik büyük ölçekli spekülatif bir atak yer almıştır. Bu gelişme üzerine TL yüzde 40 kadar değer kaybına uğramış ve TL’nin değeri dalgalanmaya bırakılmıştır. Mayıs 2001 de de Güçlü Ekonomiye geçiş Programı uygulamaya konulmuştur.

1923 ten 2002 ye kadar geçen yaklaşık 79 yıllık süredeki ekonomide ana hatlarını anımsayabildiği kadar yukarıda açıkladığım çıkışlar/inişler, krizler ve kritik dönemeçlere rağmen Türk ekonomisi 2000 yılında cari fiyatlarla ve dolar cinsinden GSYİH büyüklüğü ile Dünya’nın en büyük ekonomileri arasında 21 inci sıradadır. 2002 yılı sonunda ise Satın Alma Gücü Paritesine göre GSYİH değeri ile Dünya’nın 19 uncu büyük ekonomisi olmayı başarabilmiştir. Bu 79 yıllık dönemin ortalama ekonomik büyüme hızı ise (1929 dünya ekonomik krizinin ve II Dünya Savaşının etkisine rağmen) yüzde 4.6 dır. İkinci Dünya Savaşı yılları özel koşulları nedeni ile hariç tutulursa ortalama büyüme hızı yüzde 5.6 ya çıkar. Bu oranları, biraz sonra 2003-2016 AKP dönemi büyüme oranları ile de karşılaştıracağım. Unutmamak gerekir ki 1960 yılı sonrası hükümetlerinin büyük çoğunluğu koalisyon hükümetleridir. Türkiye’nin koalisyonlarla yönetildiği dönemler, ekonomik gelişme açısından sorunlu yıllar değildir.

1960 sonrası 42 yıllık dönemde görev yapan hükümetler aldıkları tüm dış borçları ekonomiye yüksek katma değer yaratan üretken yatırımlara kullanmışlardır. Bu hükümetler aynı zamanda sürekli ve büyük ölçekli cari işlemler açığı vermekten de özenle kaçınmışlardır. Bunun eninde sonunda ciddi bir ödemeler dengesi krizine dönüştüğünün bilincine sahiptiler.

Bugün Avrupa’da 33 ülke koalisyonla yönetilmektedir. Almanya, İtalya, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler çok sık koalisyon hükümeti kurmak durumunda kalmış olmalarına rağmen ekonomileri istikrarlı büyümesini sürdürmüştür ve bu ülkeler GSYİH büyüklükleri bakımından dünyanın önde gelen ülkeleridir. Almanya 4, Fransa 6, İtalya 8 ve Hollanda 17 inci sıradadırlar. Bu noktada dikkat çeken boyutu ile İtalya’ya da kısaca göz atmakta fayda var. Bu ülke 1946 yılından bu yana 63 hükümet kurmuş ve bu arada bir sürü politik kriz yaşamış olmasına rağmen bürokratik kadrolarının eğitim ve deneyim kalitesi nedeniyle büyümeye devam etmiş ve dünyanın 8 inci büyük ekonomisi olmayı başarabilmiş ve sürdürebilmiştir.

Bu ülkelerden hiçbirisi de koalisyon hükümetleri büyümemize engel oluyor iddiası ile Anayasa değişikliği arayışları içine girmemiş, tek partiyi ve tek lideri güçlü kılacak adımlar atmamışlardır. Çünkü, bu uygulamaları, II. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında çok ağır bedeller ödeyerek yaşamışlar ve gereken dersleri çıkarmışlardır.

M.Y.  AKP’nin 15 yıllık iktidarının ekonomi politikalarını yorumlar mısınız? Bu politikalar Türkiye’ye ne kattı, Türkiye’den ne götürdü?

H.U. Önce kısaca AKP’nin devraldığı ekonomik mirasın en önemlilerini kısaca açıklamak uygun olacaktır.

AKP 2002 sonunda iktidara geldiğinde etkin bir şekilde uygulanmakta olan istikrar programını devralmış ve IMF ile yenilediği Anlaşmalarla bu programı sürdürmüştür ve Ocak 2005 te son stand-by anlaşmasını yapmıştır.

Bankacılık krizi geride bırakılmış ve sağlıklı bir Bankalar yasası ve bünyesi devralınmıştır.

Sosyal Güvenlik Sisteminin açıklarının daralmasını öngören bir reform uygulamasını uygulanmaya başlamış olarak hazır bulmuştur.

Avrupa Birliğine tam üyelik yolunda bazı Anayasa değişiklikleri de dahil birçok yasal düzenlemeyi tamamlanmış olarak bulmuştur.

Başarıyla uygulanan enflasyonla mücadele programı ile düşme eğilimini sürdüren enflasyon düzeyi devralmıştır.

Sağlıklı bir kısa vadeli/uzun vadeli dış borç yapısı ile göreve başlamışlardır.

2002 de 626 milyon dolara inmiş cari işlemler açığı vardı. Bunun sonucu olarak da denge düzeyine kavuşmuş döviz kurları vardı.

AKP’nin iktidara geldiği yılların hemen başlarında dünyada aşırı bir likidite bolluğunun başlamış olması da yeni bir iktidar için büyük bir fırsat yaratmıştır.

En az bunlar kadar önemli bir husus da büyük kaynak tüketen ayrılıkçı terör hareketleri sıfırlanma noktasına inmişti.

Bu bilgilerden sonra AKP döneminde eonomik göstergelerin ne yönde değiştiğne göz atabiliriz.

2002 de 16.5 milyar dolar düzeyinde olan kısa vadel dış borç, 2014 yılında 130 milyar düzeyini aşmışken 2016 da ancak 103.3 milyar dolar düzeyine inebilmiştir

Ülkenin dış borcu 2002-2017 arasında 129.6 milyarda 416.7 milyar dolara çıkmıştır. Üç kattan yüksek bir boyuta yükselmiştir.

2002 yılı son çeyreğinde kısa vadeli dış borcun toplam dış borç içindeki payı yüzde 12.7 iken 2016 yılının 3 üncü çeyreğinde bu oran yüzde 24.8 e çıkmıştır. Bu büyümede önemli rol özel sektörünün kısa vadeli dış borcunda gözlenmektedir.

Bu dış borçların büyümesinde, 2002 de 626 milyon dolarlık cari işlemler açığı ile devralınan ekonominin cari işlemler açığı 2003 yılında 7,554 milyon dolara sıçramış ve izleyen yıllarda açıklar büyümeye devam etmiş ve 2011 yılında 74.4 milyar dolarla tavan yaptıktan sonra ertesi yıl kayda değer bir düşüş görüldü ise de 2013 yılında 63.6 milyar dolarla ikinci zirvesini yapmıştır. 2016 yılı cari işlemler açığının 32.6 milyar dolar olacağı tahmin edilmiştir. 2003-2016 dönemindeki cari işlemler açıklarının toplamı 500 milyar doları aşmıştır.

Devamlı cari işlemler açığı vermek demek uzun ve kısa vadeli borçların sürekli büyümesi anlamına gelmektedir.

Yüksek düzeyde dış borç ve özellikle de kısa vadeli dış borç ve her yıl verilen yüksek düzeyde cari işlemler açığı bir ülkenin dış politikada elini kolunu bağlayan bir durumdur.

Bu konu ile ilgili olarak, Irak’ın işgaline ilişkin olarak Michael R. Gordon ve General Bernard E. Trainer tarafından yazılan ve 2006 yılında yayınlanan Cobra II isimli kitaptan bir alıntı yapmak isterim. Kitabın 115 nci sayfasında yer alan bilgiye göre, TBMM 1 Mart 2003 günü Hükümet’in ABD askeri gücünün Irak’a Kuzeyden girmesi için geçiş izni isteyen tezkeresini reddettiğinde, Başkan Yardımcısı Chenney’in baş danışmanı (chief of staff) Scooter Libby çok sert bir tepki vermis ve “ … Türkler milyarlarca dolar ABD yardımı almaktan vaz geçiyorlar. Washington geri çekilsin ve bırakalım mali piyasalar (take their toll on the Turkish economy) Türk ekonomisine bedelini ödetsinler.” görüşünü dile getirmiştir. Ancak bu öneri ABD Yönetiminde Kabul görmemiştir.

Herbert Feis, 1964 yılında yayınladığı dilimize “Dış Yardım ve Dış Politika” olarak çevrilebilecek kitabının 42 inci sayfasında şu gözleme yer vermiştir; “Amerika’nın önde gelen yatırım şirketleri ile bankalarından, yabancılarla yapmayı tasarladıkları işlemleri önceden Dışişleri Bakanlığına bildirmeleri ve harekete geçmeden önce Bakanlığın görüşlerini beklemeleri istenmiştir. Dışişleri ve Ticaret Bakanlıkları, Hazine Bakanlığı ile de temas ederek bu tasarıları izler, bazen soru sorar ve zaman zaman da önerilen işlemleri beğenip beğenmediğini açıklar. Bu gizli danışma sürecinde Amerikan Hükümeti perde arkasında durur gerektiğinde yabancılara verilecek borçlar ve yabancı ülkelerde yapılacak yatırımlar konusunda düşüncelerini hafifçe hissettirir.” Bu herhalde sadece ABD’de ve o günlerde uygulanan bir yaklaşım değildir.

Hazine Müsteşarlığının verilerine göre kamu kesiminin iç borç stoku da 2002 deki 149.9 milyar TL seviyesinden 2017 Şubat ayı itibariyle 427.4 milyarı yurt içi yerleşiklere ve 85.7 milyar TL si de yurt dışı yerleşiklere olmak üzere toplamda 513.1 milyar TL ye yükselmiştir.

Dış borçtaki artış olan 287.1 milyar dolara özelleştirmeden elde edilen 61.8 milyar doları eklersek ülkeye 2003-2016 döneminde 348.9 milyar dolar dış kaynak girmiştir. Bunun yanında kamu sektörünün iç borç stokunda da 363.2 milyar TL lık kaynak gözönüne alındığında bu kaynaklarla yeni Keban, Karakaya veya Atatürk Barajı benzeri yatırımlar mı yapılmıştır? Yeni bir Petro-Kimya Kompleksi mi yapılmıştır? Yeni Demir-Çelik kompleksi mi yapılmıştır? Yeni bir Aliağa rafinerisi mi yapılmıştır? Bu sorulara olumlu yanıt verebilmek mümkün değildir.

Bu dönem için üzerinde durmak istediğim diğer bir husus, yukarıda değindiğim 2003-2016 dönemine ait toplam 500 milyar dolarlık cari işlemler açığını finanse edebilmek için TL nın değeri dövizlere karşı sürekli yüksek tutulmuştur. Bunu sağlamak için de yüksek değerli TL üzerinden yüksek faiz ödenmiştir. Bir tür yaklaşımlarla ulusal paraya dövizler karşısında sürekli değer kazandırmayı ABD bile başaramamıştır.

Her yıl verilen yüksek düzeyli cari işlemler açıkları ve bunu sağlıyan aşırı değerli TL nin ekonomiye üç tür maliyeti olmuştur. Bunlardan ilki ulusal sanayinin katma değer yaratma boyutu daralmış ve iç tüketim ve ihracat için üretilen nihai mamulleri için dışarıdan artan ölçüde ara malı ithal edilmeye başlanmış bu da ülkedeki ara malları sanayiinin büyüme hızını ve istihdam artış hızını düşürmüş, hatta bazı sektörlerde geriletmiştir bile. İkincisi ise, bu gelişme sanayi kuruluşlarının yurt dışından borçlanma gereğini büyütmüştür. Üçüncüsü ise aşırı değerli TL nedeniyle sanayi kuruluşlarındaki reel ücretler üzerinde baskı oluşmuştur.

Reel ücretler üzerindeki bu baskı, hanehalkını borçlanmaya sevk etmiştir. Bunun sonucunda 2002 yılında 7,052 milyon TL olan hanehalkı borcu, Aralık 2016 sonu itibariyle 420.0 milyar TL ye yükselmiştir. Bu boyuttaki krediler, banka kredileri içinde yüzde 25 paya sahiptir. Hükümetler hanehalkı borcunda yaşanan sıkıntılar nedeni ile birkaç kez düzenleme yapmak zorunda kalmıştır.

Bu arada AKP döneminde en büyük yatırım alanı inşaat sektörü ve ikiye bölünmüş karayolu yatırımlarıdır. Ancak inşaat sektörü yatırımlarının büyüme etkisi kredi faizleri ve konut fiyatlarına göre büyük dalgalanmalar göstermektedir. Konut kredilerinin vadeleri ile bankaların dış kredi vadeleri arasındaki farklar sektör üzerinde vade uyumsuzluğu ve kur riski sıkıntısına neden olabilmektedir. Nitekim 2009 krizinde bu sorun yaşanmıştır. Diğer taraftan Konut yatırımları döviz getiri boyutu sanayi sektörü ve turizme göre çok daha düşük ölçekte gerçekleşmektedir.

Bu arada bir noktaya daha dikkatinizi çekmek isterim. TÜİK’in verilerine göre 2009-2010 arasında istihdam edilenlerin sayısal artışı 1,317 bin kişi, 2010-2011 arasında 1,516 bin kişi artmış görünmektedir. 2009 krizinde istihdam rakamı (2008-21,194 bin ve 2009-21,277 bindir) düşüş göstermezken bu sıra dışı istihdam artış rakamları soru işaretleri yaratmaktadır.

M.Y. Bugüne geldiğimizde, bugünün ekonomi verileri ve sokağın sesi size ne anlatıyor? Kriz mi, durgunluk mu, şu an yaşanan nedir?

H.U. Yukarıda da açıkladığım üzere, cari işlemler açıklarının boyutu, iç ve dış borçlardaki artış ve kısa vadeli dış borçların boyutu, hanehalkı borcunun hacmi, işgücünün ücretlerinde reel artış olmaması, istihdamın yeterince hızlı artmaması ve işsizler içinde genç nüfusun payının büyüklüğü, bütçe hesaplarının Sayıştay denetimindeki zayıflama ve en az bunlar kadar önemli olan nefret söylemlerindeki artış, toplum içinde gerginliği yükselten söylemler ve yabancı ülkelerle artan politik gerilimler, Suriye macerasının nasıl sonuçlanacağına ilişkin belirsizlikler ve artan terör eylemleri ile birlikte değerlendirdiildiğinde toplum endişeli bir bekleyiş içine sürüklenmiş görünmektedir.

2003-2014 döneminde GSYİH ortalama 4.7 büyümüştür. 2015 ve 2016 GSYİH büyümeleri sırasıyla yüzde 4.1 ve yüzde 2.9 tur. Bu rakamlar da göz önüne alındığında 2003-2016 dönemi GSYİH ortalama büyümesi yüzde 4.5 dolayına iner ki, bu ortalama GSYİH büyümesi, yukarıda da belirttiğim üzere II. Dünya Savaşı dahil 1923-2002 orta büyüme hızı olan 4.6 nın gerisine düştüğü gibi, Savaş dönemi hariç büyüme ortalaması yüzde 5.6 nın çok gerisinde kalır. 1946-2002 dönemi ki birçok çalkantının yaşandığı dönemdir. O dönemde dahi ortalama GSYİH büyüme ortalaması yüzde 5.1 dir.

M.Y. İş dünyası bu süreci nasıl okuyor?

H.U. İş alemi bugün, bu işin sürdürülmesinin çok zor olduğunun farkında. Beklemedeler ama bu endişeli bir bekleme bu… Halk da, aynı şekilde, ne olacak diye korkuyla bekliyor. Zira halk, “en az 3 çocuk” önerisine uymuş, hatta 4 çocuk sahibi olmuş ancak bu 4 çocuğun ancak üç tanesi çalışabiliyor, zira gençler arasındaki işsizlik yüzde 25. Diğer çocuğa kim nasıl bakacak? Üstelik iş bulanların çoğu da asgari ücretle iş buluyor. Bir sürü rezidanslar yapılıyor evet, ama sizin çocuğunuz satın alacak güce sahip değil ki, önce bir işe sahip olması lazım.

Bu durum ekonomi alanında da kararsız ve endişeli bekleyişe yol açmaktadır. Zira TL’nın değer kaybetme sürecine girmiş olması, esasen ekonomide birikmiş olan devalüasyon baskısının dışa vurumu iken, sürecin sonunun tam görülememesi de bu beklentileri beslemektedir. Zira uluslararası mali piyasalarda önemli paya sahip Almanya ve Hollanda gibi ülkeler yanında Avrupa Birliği ile de ilişkilerin gerilmesi ekonomik aktörlerin risk alabilme cesaretini kıran ve endişeleri arttıran hususlardır. Henüz bir kriz olduğu söylenmese bile korkusu belirmiş görünüyor.

M. Y. 1999’daki intihar girişiminizi “Ülkenin içince bulunduğu ekonomik durum nedeniyle yoğun bir stres içindeydim. 60 milyar dolar borç ödememiz gerekiyordu. Ekonomi bıçak sırtıydı. Bankalara el konulacağı dedikoduları vardı. Günde bir elma yiyerek, öğle yemeğini geçiştiriyor, geceleri iki saat uyuyordum” sözleriyle anlatıyorsunuz. Bu durum, sizin ülkenize duyduğunuz sorumluluğun açık bir göstergesi. Bu nedenle her cenahtan insanın size büyük bir saygısı var.  Peki bugün, o günden daha iyi bir tablo mu var? Zira ekonomideki aktörler koltuklarına bu kadar yapışmış durumda.

H.U. Hayır, bugün, rakamların da gösterdiği üzere, daha kötü ve karanlık bir tablo var. 2003 öncesinde ülkenin peşpeşe koalisyonlarla yönetildiği dönemlerin toplam cari işlemler açığına baktığınızda, 2002 sonrasında 14 yılda toplamda 500 milyar doların yanında çok küçük düzeyde kalır. (1991-2002 arasındaki 12 yıllık dönemin net olarak toplam cari işlemler açığı 17.7 milyar dolardan azdır.)

Bugün ekonominin katma değer yaratma gücü azalmıştır. Hanehalkı borcu çok hızlı bir biçimde artmıştır. TL değer kaybetme sürecine girmiş durumda ancak bu gelişmenin sonucu tam görülememektedir. 2002 de 16.5 milyar dolar düzeyindeki kısa vadeli dış borç 103.3 milyar dolara düzeyine gelmiştir. Ülkenin toplam dış borcu 2002-2017 arasında 416.7 milyar dolara çıktı. Yani üç kattan büyük bir düzeye ulaştı. 2002 de kısa vadeli dış borcun toplam dış borç içindeki payı yüzde 12.7 iken, 2016 yılının üçüncü çeyreğinde bu oran yüzde 24 e çıktı. Dahası, AKP döneminde katma değer azaldığı gibi, iş gücüne de yeteri kadar alan yaratılamadı. İşsizlik çok daha yüksek seviyede. Üstelik de, eğitim verdiğiniz insanların işsiz kalması daha büyük bir sıkıntı. Bir de çok önemli bir konu var ki, o da, Cumhuriyet’in kuruluş ve planlı döneminde yapılan son derece değerli ve önemli sanayi kuruluşları, bugün özelleştirilme adı altında geniş ölçüde yabancılara düşük fiyatlarla satılmış durumda. Ve en az bunlar kadar önemli olan nefret söylemlerindeki artış, toplum içinde ger4ginliği yükselten söylemler, yabancı ülkelerle ilişkilerimizin bozulması da söz konusu.

M.Y. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı yaptığınız sırada intihar teşebbüsünde bulunmanız, ülkenize karşı taşıdığınız sorumluluk duygusunun göstergesi olarak yorumlanmıştı. O olaya bugün dönüp baktığınızda ne hissediyorsunuz?

H.U. Kişisel hatalarım da vardı. Bir kere sağlıklı beslenmedim, sağlıklı istirahat etmedim, iş programı beni tüketti. Zayıf düştüm. Dinlenmeyi bilmiyordum, o olaydan sonra öğrendim, kendime zaman ayırmayı, kültürel etkinlerle daha fazla içli dışlı olmayı. O nedenle o deneyimden sonra insanlara tavsiyem şu olacaktır: Çalışmayı bildiğiniz kadar dinlenmeyi öğrenin, çalışmaya ayırdığınız emek kadar aile yaşamıyla bir arada olmak için vakit ayırın. Çünkü bunlar sizin enerjinize de toplumsal enerjiye de katkıda bulunur.

M.Y. Siz ağır bir sorumluluk hissettiniz ama bugün hiçbir siyasetçide böyle bir sorumluluk duygusu göremiyoruz. H.U. Yalnız hiç kimseye böyle bir şeyi tavsiye etmem.

M.Y. Elbette ama istifa diye de bir mekanizma var!

H.U. Tabii. İşinizi iyi yapamıyorsanız bunu daha iyi yapacak birisine devretmek hizmet etmenin bir parçasıdır.

Y. Ama duble yollar ve konutlar yapıldı, yetmez mi?
H.U. Doğrudur, konut sektörü büyümüştür, duble yollar önemli yatırımlardır, ama bunların döviz kazandırıcı boyutu yok. Varsa bile sınırlı ve dolaylıdır. Hanehalkı evet konut aldı ama bir süre sonra bir kısmı borcunu ödeyememe noktasına geldi, bu nedenle de evine haciz geldi.

Üretim için yeni sanayi kuruluşları yeterince kurulamadı. TL nin dövizler karşısında aşırı değerli olması nedeniyle, sanayi üretiminde işgücünün döviz cinsinden değeri yüksek görülmeye başlandığı için, bir çok sanayi kuruluşu dış piyasalarda rekabet edebilmek için sanayi robotları kullanmaya başladı. Dolayısı ile bazı sanayi dallarında özel kesim yatırım yapsa dahi işgücü istihdamına dönüşemedi. Dolayısı ile de işsizlik sorunu arttı. Ayrıca, Suriyeli göçmenler, ülkemiz işgücüne haksız rekabet yarattı. Yine aşırı değerli TLnin etkisi ile yurt içi sanayide ara malları üretenlerin sayısı veya üretim hacmi azaldı. Sanayici, ülke içi gönüllü tasarruflar artmayıp azaldığı için dışarıdan borçlanmak zorunda kaldı. Faizler yükseldiği ve/veya vadelerin kısaldığı süreçte dış borçla çalışan bazı sanayicileri iflas noktasına getirebilecek mal bünye bozuklukları yaşandı. 2002 öncesinde yurt içi gönüllü tasarrufların oranı yüzde 20 lerin üzerinde iken 2003-2016 döneminde yüzde 12-13 aralığına kadar sürekli düştüğü görüldü.

TLnin dövizler karşısında aşırı değerlendirilmesi sonucunda yerli tarım ürünleri dahi iç piyasada ithal ürünlere göre pahalı kaldığı için tarım ürünleri ithalatı hızla arttı, patates cipsine varana kadar işlenmiş tarım ürünleri ithalatı artmıştır. Buraya kadar sunduğum veriler üst üste konulduğunda, AKP politikalarının Türkiye’deki katma değeri arttırıcı ve döviz kazandırıcı politikalar üretemediği görülüyor.

M.Y. Tam da bu noktada, Anayasa değişiklik paketine ilişkin hükümet cephesinden dile getirilen en önemli iddialardan biri ve en önemlisi, ekonomi alanında alınacak hızlı kararanların, yaratacağı tabiri caizse “mucize” etkisi. Peki bugün Türkiye’nin temel ihtiyacı hızlı karar almak mıdır, yoksa doğru karar almak mı?

Ekonomideki temel ihtiyaç hızlı karar almak değildir. Zira süratiniz artıkça, karar alma anınız kısalır ve o kısa sürede karar alamadığınızda kaza yaparsınız. Onun için sorunları çözmek için doğru kararı doğru zamanda almak gerekir. Bakın, ekonomide de sosyal yaşamda da bir kişinin yapabileceği mucizeler yoktur. Mucizeyi yaratan ekipler vardır. Ne kadar fazla kişi katılıyorsa bir işe, Meclis ne kadar çok konuyu tartışıyorsa, üniversiteler dahil uzmanlarınızın ne kadar geniş bölümüne sorunlarınızı tartıştırıp çözüm üreten önerileri yaratıyorsa, yani ortak aklı ne kadar fazla kullanıyorsanız sağlıklı çözümler öyle üretilir.

Bakın, bizim Cumhurbaşkanlığı forsumuzun üzerinde 16 tane de yıldız var. Peki kurduğumuz 16 devlet neden son bulmuştur? Çünkü bunların hepsi tek adamlarla yönetilen, meclislerin olmadığı, ortak aklın üretilmediği devletler. Uzun ömürlü oldukları dönem ise ortak akla başvurulduğu dönemlerdir. Fatih Sultan Mehmed’i ya da Kanuni Sultan Süleyman’ı düşündüğümüzde, bu kişilerin etrafındaki insanların aklından yararlanan ve olabildiğince eleştiriyi göze alan ve eleştiriyi ödüllendiren insanlar olduklarını görüyoruz. Bugün ABD veya Almanya ekonomide başarılıysa, arkadaki kadronun sayesindedir. O kararların arkasında binlerce insanın yaptığı araştırmalar, on binlerce insanın eleştirileri vardır.

M.Y. Son olarak, Anayasa referandumundan “hayır” çıkması durumunda, hükümete ve meclise nasıl bir mesaj gitmiş olacak, “evet” çıkması durumunda Türkiye’yi ne bekliyor olacak?

H.U. Halk oylamasından “hayır” çıkarsa Türkiye bir maceraya girmemiş olacak veya Meclis sorumluluğunun devam ettiğini ve arttığını görerek ulusumuzun karşı karşıya bulunduğu ekonomik, sosyal ve hukuki her türlü sorununa daha iyi arayışa mecbur olduğunu hissedecek. Zira “hayır” çıkması durumunda Meclis, halkın şu mesajını almış olacak: “Biz sizi oraya bu sorunları çözesiniz diye gönderdik, benim sana verdiğim vekaleti başkasına devret diye değil. Ki sen benden oy isterken bunu söyleyerek istemedin.”

“Evet” çıkması halinde ise bir tünelin içine girip yeni bir maceraya atılır Türkiye. Ancak bu macerayı kaldıracak gücü var mı, ondan çok şüpheliyim.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.