Sayaç

Tüm Yayınlar

Pazartesi, Nisan 10, 2017

Tek milleti | Bilge Altun


TEK MİLLETİ

Vatan bildiğimiz yerlerde tarih boyunca liderleri de içine alacak biçimde Türk ve Türkümsüler sorunu vardı. Türkler; savaşçı, doğruluktan yana, vicdanlı, vatanına töresine bağlı kişiler olma özelliğini genlerinde taşırken, Türkümsüler; Türk vatanında yaşayan, Türk görünen, kendini gizlemiş fitne topluluğu olarak; Türk töresini, birliğini dağıtmak için sinsice tuzaklar kuran Türk dışı şer tohumları olarak karşımıza çıkıyor. Bilhassa Mete Han döneminde Çin kaynaklarına kadar uzanan bu korkunç gerçek, sadece Çinli çaşıtları(casus) değil, bu çaşıtlara inanmayı seçen bazı kanı bozukları da içeriyordu. Yazık ki bu durum günümüzde de mevcut...

Devam edelim...

Türk ve Türkümsüler farkını net biçimde ortaya koyan tüm kitaplarda veya kişilerde karşımıza çıkan en belirgin özellik: ciddi bir Türk düşmanlığının (toplumların yumuşak karnı olan) dine ve bu dinin sahibi olduğuna inanılan herhangi bir devlete iliştirilmesidir. Bu sayede inanırlık artıyor, en azından zihinlerde şüphe yaratmak konusunda başarılı olunabiliyordu. Son yıllarda karşımıza çıkan Osmanlı ve Araplaştırma fitnesine buradan bakmak lazım...

Cumhuriyet öncesi döneme de ışık tutan yazar Falih Rıfkı Atay'ın “Batış Yılları” eserinden bir bölüm:

“Kendime ne zaman Türk dediğimi hatırlamıyorum. Türk demek, yabani ve kaba demekti. İslam ümmetinden ve “Osmanlı” idik. İlmihallerde baş dersimiz “Din ile milliyetin bir olduğunu” öğrenmekti. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal'i okuduğum günlerde gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet'te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırdık. Okullarda Arap Arap'ım, Arnavut Arnavut'um, Rum Rum'um derdi. Fakat biz kendimize “Osmanlı” demek zorunda idik.”

Yazar F.Rıfkı Atay, Atatürk döneminde Türklüğün kabul edilme sürecini, hangi görüşteki kişilerin kabullenemediğini, Türk demektense kime, hangi anlayışla yanaşıldığını ise “Çankaya” kitabında anlatıyor:

“Mürteciler, bir asırdan beri garplileşmenin dinden ve milliyetten çıkmak demek olduğu fikrini yaymışlardı. Kemalizm, bu masala nihayet veriyordu. İnkılaplar içinde ilk defa, Türklüğümüze de kavuşuyorduk. Avrupa ve Asya sınırlarımız arasındaki bu koca ülkede Milli Birlik denen şey, ilk defa İnkılap Türkiyesinde gerçekleşti. Tanzimat edebiyatlarında “Ben Türk'üm.” diyen bir-iki aydının neredeyse heykelini dikeceğiz. İnkılap Türkiyesinde ise “Ben Türk'üm.” demeyen aydın kalmamıştır.

Batı medeniyet dünyasında İtalyan nasıl İtalyansa, Alman nasıl Almansa, Türk de öyle Türk olacaktı. Arap Arap, Fars Fars, Arnavut Arnavut iken, Türk Türk değildi. Felsefeci Naim Hoca, daha 1915'te üniversite profesörüyken, Türklük için bulduğu tek kurtuluş yolu Araplaşmak idi. Dili de Arapça olmalı idi. İkinci Millet Meclisinde “Ve”yi daima Arap şivesiyle söylemeye dikkat ettiğini hatırlıyorum. Medrese ve tekke büyüklerinin vizita kartlarından çoğunda soy sonu bir sahabeye, bilhassa Ebubekir'e dayanırdı.

Garplileşmek, aynı zamanda Araplaşmaktan kurtulmak, Türkleşmek demekti. Din, bir vicdan işidir. Müslümanlık, Türklük şuurunda, milliyet mayasıdır. Ama vicdan işi olan din başka, topluluk ve dünya işlerini yedinci asır şartları içinde tutmak ve dondurmak isteyen şeriat başkadır. Atatürk inkılaplarına vurulmak istenen din düşmanlığı damgası, medeniyet düşmanlarının iftirasından ibarettir.”

Atatürk “Türk Milleti”nin anlamını, “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” diyerek net biçimde ortaya koyuyor.

Türk Milleti yerine Türkiye Milleti demek, Türk yerine Türkiyeli ve/veya Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin vatandaşı olmak yerine Türkiye halkları demenin tamamı aynı sonuca, Türk vatanını farklı gruplara ayırarak parçalama temeline dayanıyor.

Aslında bu yazıda anlatılanları milyon kez yazdık ve/veya anlattık. Fakat düşman hakikaten uyumuyor. Haliyle de onlar uyumadıkça, bizler de her seferinde yine uyaracağız!

Buradan hareketle “Kürt, Türk demiyorum, tek milleti diyorum.” sözünü söyleyenle birlikte kabul edenlere bir bakın, cevabı açık biçimde bulacaksınız.

Biz Türklerin atası bellidir! O; Mustafa Kemal Atatürk'tür! O bir Türk'tür! Bizlere Türk olma gururunu yeniden ve sonsuza dek yaşatan tek Başkomutandır! Ve onun yüksek onurla söylediği “Ne mutlu Türk'üm diyene!..” sözü, biz Türkler için en büyük gururdur!

Geçiniz!..

Hiç yorum yok:
Write yorum