Header Ads

Ulusal Egemenliğin 97.Yıldönümünde 'Tek Adam Anayasası' Önerisi Reddedilmiştir | Özer Ozankaya



ULUSAL EGEMENLİĞİN 97. YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN!

MİLLET MECLİSİ DÜZENİ, BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK, GELİŞME VE BARIŞ SAĞLAR.

TEK ADAM DÜZENİ İSE TUTSAKLIK, DAĞILMA VE ÇÖKÜŞ GETİRİR!

ULUSÇA REDDEDİLMİŞTİR!


İç ve dış sömürgeciliği yenmenin tarihteki tek örneği olan Türk Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri, ulusal egemenlik ilkesi sayesinde uygulanabilecek olan bir strateji üzerine kuruluydu.
Mustafa Kemal’in anlatımıyla:
“Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, ona karşı çıkanları yakar, yok eder! Ulusların tutsaklığı üzerine kurulu düzenler, her yerde yıkılmaya yazgılıdır!”
“Meşru haklarının bilincinde olan bir ulus karşısında, yeryüzünün en güçlü orduları, en etkili silahları âciz kalır” diyordu bu strateji.



Örneğin Sakarya Savaşı öncesinde bu strateji şöyle anlatımını bulmuştu:

“Savaş demek, iki ulusun bütün varlıklarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaşıp birbiriyle vuruş¬ması demektir. Bunun için bütün Türk ulusunu düşüncesiyle, duygusuyla ve eylemli bir biçimde cephedeki ordu kadar savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında olanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli bilecek, bütün varlığını savaşa verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını yurt savunmasına vermekte gevşek ve ağır davranan uluslar, savaşı ve çarpışmayı gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılamazlar. Oysa bağımsızlık savaşlarının tek başarı koşulu en çok bu noktada yatar.”



Ulusun bağımsızlık ve özgürlüğünün bir daha saldırıya uğramamasının güvencesi olan Cumhuriyet Devrimlerinin özü de yine ulusal egemenlik ilkesi olmuştur.



Mustafa Kemal, bu ilkeyi ve stratejiyi ortaya koyduğu gibi, deha düzeyinde başarılı uygulamasını da yaptı:



10 Temmuz 1921’de Türk ulusal direnişini ezmek amacıyla başlayan Yunan saldırısı hızla ilerliyordu. Türk ordusu gerilemek zorunda kaldı ve Afyonkarahisar düşman eline geçti, Kütahya yöresindeki birliklerimiz de geri çekilmek zorunda kaldı.



Yunanlılar saldırılarının kolay genişlemesinden öyle sevinçliydiler ki, Kral Konstantin Kütahya’ya gelerek burada bir askeri kurul toplamıştı. Kurul, Türk ordusunun karşı koyma gücünün tümüyle kırılmasına ve Ankara’nın ele geçirilmesine karar verdi. Lloyd George da İngiliz Parlamentosunda Yunanlıları azdıracak sözler veriyordu: “Yunan ordusu, kazandığı zaferden sonra, artık Sèvres Andlaşmasıyla yetinemez. Daha geniş haklar almalıdır!” diyordu.
Mustafa Kemal’in geniş çaplı geri çekilmelerin yol açabileceğini öngördüğü psikolojik sakınca da kendini göstermekte gecikmemiş, TBMM’nde ve bütün yurtta büyük heyecan yaratmıştı.

Meclis’teki karşıt görüşlüler, “Ordu nereye gidiyor? Ulus nereye götürülüyor? Bu durumun bir sorumlusu yok mu, O nerede?” di¬yorlardı.
Kurtuluş savaşının ulusal egemenliğe dayalı devlet ve toplum dü¬zeninin tüm gereklerini gerçekleştirme yönünde gelişmesinden kaygılanan gerici üyeler de, Yunan saldırısı kar¬şısında Türk ordularının başarısına güvenmiyorlardı. Erzurum Kongresi’ndenberi tüm askeri görev ve sanlarından soyunmuş, sâde bir yurttaş olan Mustafa Kemal ordunun başına geçer ve yenilirse, böylece O’ndan, yani demokratik deği¬şimden kurtulmuş olacaklardı. Bu nedenle ordunun başına geçip komu¬tayı üstlenmesinde diretiyorlardı. Mustafa Kemal’den yani çağdaş bir demokratik toplum kurulmasından yana olanlar ise, üstün düşman güçleri karşısında Mustafa Kemal’in karşılaşacağı bir başarısızlığın, ulusun son olanağını da yitirdiği anlamına geleceğinden korkuyor, bu son güvenceyi henüz savaş meydanına sürmek istemiyorlardı. Ancak gerici grubun yay¬garası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin içinde ve dışındaki iyi niyetli çoğunluğu da, sanki duru¬mun gerçekten düzeltilemeyecek kadar kötü olduğu kaygısına düşür-müştü. Mustafa Kemal, artık başkomutanlığı üstlenmemenin sakıncalarının daha ağır basmakta olduğunu gördü. Bunun üzerine, 4 Ağustos 1921 günkü gizli Meclis oturumunda söz alıp, üyelerin kendisine gösterdikleri güvene teşekkür ettikten sonra bir önerge sundu:

“TBMM Yüksek Başkanlığına

Meclisin saygıdeğer üyelerinin genel olarak beliren istek ve dilekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi, kendi üzerime almaktan doğacak yararların en büyük hızla elde edilebilmesi, ordunun maddi ve manevi gücünün en kısa zamanda arttırılıp pekiştirilmesi ve yö¬netimin bir kat daha sağlamlaştırılması için, TBMM’nin yetkilerini eylemli olarak kullanmak koşuluyla kabul edi¬yorum. YAŞAMIM BOYUNCA ULUSAL EGEMENLİĞİN EN SADIK BİR HİZMETKÂRI OLDUĞUMU ULUSA BİR KEZ DAHA GÖSTERMEK İÇİN, BU YETKİNİN ÜÇ AY GİBİ KISA BİR SÜREYLE SINIRLANDIRILMASINI AYRICA İSTERİM.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal”

TBMM üyelerinin bu önerge karşısında aldıkları durum, Mustafa Kemal’in başkomutanlığı almasını iyi niyetle isteyenlerle kötü niyetle iste¬yenleri birbirinden ayırmayı kolaylaştıracak nitelikteydi.

Gericiler, “Bir kez Başkomutanlık sanını veremeyiz. O TBMM’nin özündedir. Ancak Başkomutan vekili denilebilir! Ayrıca Meclisin yetkisini kullanmak gibi bir ayrıcalık verilmesi de hiçbir zaman söz konusu olamaz!” diyorlardı.

Mustafa Kemal ise, padişah ve halifelerce verilen “Başkumandan Vekili” sanını takınamayacağını, ulusal egemenliği temsil eden Meclis’in kendisinden istediği iş neyse o adla anılmasını istedi. Savaşın gerektireceği ivedi ve kapsamlı kararları Meclis görüşmelerinden, tek tek Bakanların onayından ya da Bakanlar Kurulu tartışmalarından geçirerek almanın olanaksızlığını vurguladı.

Ama Meclis’in, yetkilerini bir kişiye, geçici de olsa, tanımada ne kadar titizlik gösterse o kadar yeri olduğunu, konunun en yüksek bir ti¬tizlikle irdelenmesinin çok yerinde olduğunu vurguladı.

Ancak, bu yetkilerin tanınmasını, Meclisin tümden işlemez duruma sokulması olasılığından ya da kendi başlarından korkarak engellemek isteyenler varsa, bu tür kaygı¬lara yer olmadığını, yetki yasasına getirilecek iki sınırlama maddesiyle bunların önlenebileceğini belirtti.

Meclis’in onayına sunduğu yetki yasası:

“Başkomutan, ordunun maddi ve manevi gücünü en bü¬yük ölçüde arttırmak ve yönetimini bir kat daha sağlam¬laştırmak için, TBMM’nin BUNUNLA İLGİLİ yetkisini Meclis adına eylemli olarak kullanabilir.”

sınırlamasını içeriyordu. Öneri böylece kabul edildi.

Mustafa Kemal, yetkili kılınmasından hemen sonra, 7-8 Ağustos günleri, ancak Millet Meclisi’nin verdiği yetkiye dayanılarak uygulanabilecek “Ulusal Vergiler Buyruğu” adı altında genel bildirimler yayınladı.

Bu bildirimler, ordunun insan ve taşıt gücünü arttırmaya, yiyecek ve giyeceğini düzenlice sağlamaya yönelik önlemlerle ilgiliydi.



Tüm ulustan, yiyeceklerinin % 40’a, savaş için yararlı her türlü maddi varlıklarının da % 60’ varan bölümünü, karşılığı savaştan sonra ödenmek koşuluyla, Ulusal Yükümlülük Vergisi olarak vermesi isteniyordu; tüm halk, ulusal egemenlik bayrağı  sayesinde, bu katkıyı yaptı ve kaynaşmış bir ulus olma bilincini de böylece  pekiştirdi.



Ulusal egemenlik bayrağı, Türk Ulusal Birliğinin de çimentosu oldu!



DÜNYA ASKERLİK TARİHİNE EŞSİZ KATKI:

EN GÜÇLÜ SÖMÜRGECİ DÜŞMAN BİLE ULUSAL EGEMENLİK DÜZENİNE YENİLİR!

Yunan ordusu 23 Ağustos günü var gücüyle cephemize saldırdı. Mustafa Kemal düşmanın yapmak istediği kuşatma hareketinin yönünü doğru olarak saptadıktan sonra gerekli önlemleri almıştı. Bir çok kanlı ve bunalımlı evreler geçiren çarpışmalarda, üstün düşman grupları savunma çizgimizi bir çok yerde kırdılar. Ama bu düşman birliklerinin karşısına kendi birliklerimizi yetiştirebiliyorduk.

Meydan savaşı 100 kilometrelik bir cephede oluyordu. Sol kanadımız Ankara’nın 50 kilometre yakınına dek gelmişti.

Burada Mustafa Kemal, yine ancak Ulusal Egemenlik yönetiminde uygulanabilecek olan ve ulusal tarihimize olduğu kadar dünya askerlik tarihine de geçecek özgün bir buluşla yeni bir savaş stratejisini geliştirdi: savunma çizgisine fazla önem verilmemeliydi. Bir savunma çizgisi aşıldı diye, o cephenin genişliği oranında bir alandan çekilmek zorunlu değildi. Yurt savunmasını başka türlü, yani ulusal egemenlik düzeni gereğince anlayıp anlatmak gerekliydi.

“Savunma çizgisi yoktur, savunma alanı vardır. O alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Onun için küçük, büyük her birlik bulunduğu yerden atılabilir; ama küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür.”

İşte Türk ordusunun her bireyi, bu kurala göre her adımda en büyük özveriyi göstererek, düşmanın üstün güçlerini yıpratıp yok ederek, sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden yoksun bir duruma getirdi.

Savaşın bu aşamasına gelindiğini sezer sezmez, Mustafa Kemal, bir kaza sonucu kaburga kemiklerinden birinin kırılmış olmasına da aldırmaksızın, cephede karşı saldırıyı başlattı ve Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı. 13 Eylül 1921 günü Sakarya’nın doğusunda düşmandan iz bırakılmamıştı.

Mustafa Kemal, bir yıl sonra 30 Ağustos 1922’de tüm yurdun kurtuluşunu sağlayan Büyük Zafer’in de ulusal egemenlik düzeninin ürünü olduğunu, bugün ve her zaman ışık tutacak bir açıklık ve sanatsal anlatımla belirtmişti:



“Ulusun geleceğini doğrudan doğruya üzerine alarak umutsuzluk yerine umut, dağınıklık yerine düzen, du¬raksama yerine kararlılık ve inanç koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin özverili ve kahraman ordularının başında, bir asker bağlılığı ve uysallığıyla buyruklarınızı yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan yüreğinin pek seyrek duyabileceği memnunluk içindeyim. Yüreğim bu sevinçle dolu olarak, pek değerli ve saygıdeğer arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin zaferinden dolayı kutluyorum. Bu Anadolu zaferi, tarihte bir ulus tarafından tam olarak benimsenen bir düşüncenin ne denli büyük ve dinç bir güç olduğunun en güzel örneği olarak kalacaktır.”



BASKICILIĞA KARŞI DİRENME HAKKI



Dış sömürgeci ulusal egemenlik bayrağı altında tepelenip yenildiği gibi, iç sömürgenler de yine ulus egemenliği bayrağı dalgalandırılarak, özellikle de ulus egemenliğini yıkmak isteyenlerin “ulusal egemenlik ilkesinin içini boşaltıp ondan yanaymış gibi görünme” aldatmacılığını boşa çıkarmak üzere, ne olup ne olmadığı açıkça anlatılarak, yenilgiye uğratıldı.



Saltanatçılığa son verilmesini engellemek isteyenlere karşı da, din kılıfı altında ulusal egemenliği engellemek isteyenlere karşı da, ulusal egemenlik ilkesinin özündeki “baskıcılığa karşı direnme hakkı” ön plana çıkarıldı.



Bu, Türk Devrimi’nin demokrasi kuramı ve uygulamasına yapmış olduğu temel bir katkıdır.
Ulus egemenliğinin zorla ya da hile ile çiğnenmesini engellemek üzere Türk Devriminin açık anlatıma kavuşturduğu bu “baskıya karşı direnme hakkı”nı, uygar ülkeler ancak faşizm ve komünizm yıkımlarını yaşayıp dünyayı iki kez yangın yerine çevirdikten sonra, 1948’de kabul ettikleri Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde benimsemyebilmişlerdir.



Mustafa Kemal ise, 1 Kasım 1922 günü saltanat, yani KİŞİ YÖNETİMİ düzenini sona erdiren yasanın kabulü dolayısıyla Meclis komisyonunda yaptığı konuşmada işte bu direniş hakkını vurgulamaktaydı:

“Efendiler, egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik ve saltanat güçle, erkle, zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı ve bu baskıcı egemenliklerini altıyüzyıldanberi sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve saltanatını başkaldırarak kendi eline eylemli olarak almış bulunuyor. Sorun, ‘ulusa saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Olmuş-bitmiş bir gerçeği anlatıma kavuşturmaktan ibarettir. Bu kesinlikle olacaktır. Burada oturanlar, meclis ve herkes sorunu doğal görürse, düşünceme göre uygun olur. Tersi olursa, yine gerçek yolu yordamınca anlatılacaktır. Ama belki kimi kafalar kesilecektir. İşin bilimsel yanına gelince, hoca efendilerin hiç merak ve kaygılarına yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamlarda bulunayım.”



1924 yılında da, Konya’da, yine din kılıfı altında saltanat yönetimi ardında koşup ulusal egemenlik düzenini yıkmak isteyen iç sömürgenlere karşı direnme hakkını vurgulamak üzere gençlere şöyle seslendi:



“Bayağı ve alçak aldatmalarla hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini araç yapacak ölçüde alçalan yalandan ve imansız bilginler tarihte her zaman rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve hep cezalarını görmüşlerdir.

Dini kendi tutkularına araç yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca sanlı hainler, hep bu sona düşmüşlerdir…

Artık bu ulusun ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeğe katlanma gücü ve olanağı yoktur.

Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben kişi olarak onların düşmanıyım; onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim kişisel inancıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim ulusumun yaşamıyla ilgili, o adım ulusumun yaşamına karşı bir kasıt, o adım ulusumun yüreğine gönderilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı düşüncedeki arkadaşlarımın yapacağı şey, kesinlikle ve kesinlikle o adımı atanı tepelemektir.

Kuşku yok ki ulus, bir çok kan karşılığında en sonunda elde ettiği yaşam ilkesine (ulusal egemenlik ilkesine, Ö.O.) kimseyi saldırtmayacaktır. Bugünkü hükümetin, Meclisin, yasaların, anayasanın nitelik ve varlık nedeni hep bundan ibarettir.”



Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 97. Yıldönümü olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutlar, başta MUSTAFA KEMAL ATATÜRK olmak üzere tüm çalışma arkadaşlarını, şehit ve gazilerimizi en yüceltici duygularımızla anarken, ulusal bağımsızlık ve birliğimizin, yurt bütünlüğümüzün ve Cumhuriyet Devrimlerimizle ulaştığımız demokratik siyasal ve toplumsal düzenimizin GÜVENCESİ Ulusal Egemenlik ilkesinin içini boşaltan ve ulusumuzca reddedildiği halde oylama usulsüzlükleriyle kabul edilmiş gibi dayatılan TEK ADAM YÖNETİMİ ANAYASASI’nı, ulusal bağımsızlığımızı, özgürlüğümüzü ve birliğimizi, yurt bütünlüğümüzü yıkıcı, özgür ve güvenli seçim ilkesine aykırı nitelikleri nedeniyle REDDEDİYORUZ.



(Bknz.: CUMHURİYET ÇINARI – MUSTAFA KEMAL’İ “ATATÜRK” YAPAN UYGARLIK TASARIMI, Cem Yayınları.)

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.