Header Ads

Yürüyüşün ardından…



İrfan O. Hatipoğlu Mustafa Kemal Üniversitesi

Ülkemizde yürümek her zaman tehlikeli bulunmuştur. Yürüyüşün muhatapları, yürüyüşü küçüksemiş, yok sayma yolunu seçmişlerdir. Bu tavrı en güzel “duayen” politikacı Süleyman Demirel’in “yollar yürümekle aşınmaz!” sözü ifade eder. Siyasal iktidarda Ankara’dan, İstanbul’a uzanan “adalet” yürüyüşünü ısrarla böyle kabul etmekte, gösterilen karalılığı küçümseme, itibarsızlaştırma yolunu seçmektedir. Oysa kitlelerin yürüyüşe katılımı, ısrarla sürdürmesi baskıcılara, korku atmosferi oluşturanlara, eğitimden sağlığa gericileştirme uğraşı verenlere karşı “ne oluyoruz!” kalkışmasıdır. Yaşam biçimine yapılan saldırılara karşı yükselen öfkenin dışa vurumudur.

Uzun “adalet” yürüyüşü; 1980 sonrası farklı dünya görüşü, inancı, farklı çalışma koşulları, farklı gelir guruplarında olan insanların katılarak ya da iş yerlerinde, kahvehanelerde, terzi dükkânında, tarlada konuşarak mobilize olduğu bir eylemdir. Yürüyüşün her adımında katılımın artması, siyasal iktidarın ısrarla yok sayma uğraşı eylemin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Bu eylem ülkemizin geleceğini derinden etkileyecek yeni bir başlangıçtır. Eylemin çok farklı sonuçları/öğrettikleri vardır. Öncelikle ortaya koyduğu sonuç 16 Nisan referandumu sonrası kitlelerde sıkışıp kalmış olan öfkenin dışa barışçıl yansımasıdır. İradesinin çalınarak oluşturulmak istenen adaletten yoksun, ülkenin kuruluş felsefesini yadsıyan, dayatmacı tek adam iktidarı özlemcilerine uyarısıdır. Öğrettiği ise kitlelerin doğru bir söylem, önderlerin kararlı duruşları görüldüğünde mobilize olabileceğinin görülmesidir. Ve iktidarın uzun zamandır oluşturduğu baskıcı, yıldırma politikaları, sosyal medya üzerinden yaptığı saldırılar, en küçük eleştirileri yargıyı taşıyarak insanları yormasına baş kaldırması. Son bir yıldır yaşanmakta olan OHAL uygulamaları ile toplumun üzerine serilen ölü toprağının eşelenmesini sağlamasıdır.

Adalet yürüyüşü insanların iç dünyalarında, günlük yaşamlarında “adalet” vurgusunu öne çıkarması, konuşur olması, katılımcılara toplumun sahip çıkması çok önemli, fakat yeterli değildir. Her ne kadar adaletsizlik ülkemizde somut olarak görülse de, “adalet” kavramı soyut bir kavramdır. Kişinin dünya görüşüne, inancına, eğitim düzeyine, gelir durumuna, sosyal konumuna göre değişir. Bu nedenle adalet kavramı üzerinde sağlanan konsensüs, yalnızca adalet üzerinden sürdürülmeye çalışılırsa sürdürülebilir değildir. Yükselen dalgaya “yoksulluğun aşılması” gibi günlük yaşamı ilgilendiren olgularında eklenmesi gereklidir. Uygulanmakta olan neo-liberal politikaların dur denileceği, doğanın kirletilmesine, emeğin sömürülmesine, yandaşlara aktarılan kaynakların geri alınacağı, kayırmacı uygulamalara son verileceği, adil bir gelir dağılımının sağlanacağı vb. programlarla zenginleştirilmelidir. Çünkü insanlar günlük yaşamını sürdürmekte zorlanıyor. Ülkenin zenginliğinin adil dağıtılmadığını, uygulanmakta olan neo-liberal politikalarla yoksullaştığını, işsiz kaldığını düşünüyor. İktidarın kalkınmışlık masallarına karşın genel işsizlik büyük oranlara ulaştı, yükseköğrenim görmüş gençlerin üçte biri işsiz. Çalışanlar yeterli gelirden yoksunlar. Alım gücü azaldığından Pazar fileleri içerik olarak değişti/hafifledi. Geniş kitleler beslenme alışkanlıklarını değiştirdi. İş,

ekmek yoksunu olmanın getirdiği sıkıntılar sonucu insanların bedensel ve ruhsal sağlığı bozuldu. Kentlerde sosyal yaşam bitti. İnsanlar evlerine hapsoldu. Aileler evlerini konuk kabul edemez durumdalar.

Adalet yürüyüşü kitlelerin ne yapmalıyız/yapabiliriz sorusunun yanıtını vermiştir. Yalnız olmadığımızı gördük. Evlerimizden çıkıp kaderimizi değiştirebileceğimizi yaşayarak öğrendik. Ülkemizi yeniden kazanmak için yürüyüşümüzü sürdürmeliyiz. Anlık duraklamamızda ülkemizden aklın/bilimin kovulacağına, bedevi yaşam biçiminin dayatılacağına bilerek…

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.