Header Ads

Ecevit ile Erdoğan arasındaki fark



ABD ile artık açıkça düşman cephedeyiz.

Her ne kadar Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bunu kabul etmek istemese de bu böyle.

Daha açık söyleyeyim isterseniz: ABD İLE SAVAŞTAYIZ!

Bizimkiler Brunson ile Zarraf’ı takas etmeye çalışadursun, ABD’nin niyeti kötü.

Newsweek açık etti bak niyeti: Türkiye’ye operasyon!

Deneyimli gazeteci ve yazarlar, bu dönemi 1974 sonrası ABD ile yaşanan Kıbrıs ve Afyon krizine benzetiyor.

Dönemin Başbakanları Ecevit ve Demirel’in ne kadar dik durduğunu, afyon ekiminden vaz geçmeyip Amerikan üslerini kapattıklarını hatırlatıyorlar. (Gerçi İncirlik Nato üssü diye kapatılmamıştı)

Ve şimdikilerin tavrını süt dökmüş kediye benzetiyorlar.

Hem doğru, hem yanlış…

Ecevit ve Demirel’in ne kadar birbirinin zıddı olsa da dik durdukları ve gerekeni yaptıkları doğru.

Ama bizimkilerin süt dökmüş tavrı pek doğru değil.

Evet, İncirlik’i, Kürecik’i kapatamıyorlar, NATO’ya pek posta koyamıyorlar.

Ama Erdoğan’ın, Ecevit ve Demirel’den çok önemli bir farkı var.

1970’lerde Türkiye’nin pek seçeneği yoktu.

Soğuk Savaş vardı ve Türkiye’nin Demirperde cephesine geçmek gibi bir imkanı yoktu.

Hele ki 12 Mart 1971 CIA darbesi sonrası, TSK tam bir Süper NATO yapılanması içine girmiş ve Batı kampından kopabilecek her tür hükümete darbe yapmaya hazırdı.

Gladyo ve Kontrgerilla o dönemin ürünüdür ve tamamen Made in USA’dir.

Ve aynı Süper NATO örgütlenmesi 1970’lerin özellikle ikinci yarısından sonra solu ezmek için adeta bir iç savaş başlattı.

Ve bu savaş, 12 Eylül 1980’de Amerikancı-Dinci-Faşist Kenan Evren darbesiyle neticelendi.

Yani Ecevit ve Demirel üsleri yeniden açsa da, Sovyet Kampı’na geçmese de, devrilmekten kurtulamadı.

Tayyip Erdoğan’ın ise dönemsel bir avantajı var.

Amerikan projesi içinde iktidara gelseler de, önce FETÖ, ardından PKK ve sonuçta ABD’ye cephe almak zorunda kaldılar.

Zorunda kaldılar derken, böyle bir imkanları da doğmuştu.

2000 yılından beri dünya tek kutuplu bir Amerikan dünyası olmaktan çıktı ve çok kutuplu bir yöne doğru evriliyor.

Çin ve Rusya’nın stratejik ittifakı bir Asya sıklet merkezi oluşturdu.

Avrasya seçeneği her geçen gün daha somut bir hale geliyor.

Aydınlıkçılar, Kemalistler, İşçi Partililer, bunu 1990’lardan beri söylerken, herkes dalga geçerdi.

Ancak seneler geçtikçe, işin rengi belli oldukça o dalga geçen liberaller, dinciler ve milliyetçiler, “yav hakkaten de böyle bişey var” demeye başladı.

Bugüne geldiğimizde artık bu konuyu pek tartışan yok.

Sadece dolar imparatorluğunun hemen yıkılmayacağına inanç sürüyor.

Ancak o “hemen” önemli, yoksa er veya geç yıkılacağını artık herkes kabul ediyor.

İşte Cumhurbaşkanı bu gelişmeleri hızlı kavradı.

Suriye macerası, FETÖ deneyimi, PKK açılımı ve sonrasında 17/25 Aralık kumpası ve nihayetinde darbe girişimi, AKP ve Erdoğan’ı acil Avrasya cephesine taşıdı.

Esad’ı devirmek için Müslüman Kardeşler operasyonları düzenleyenler, bir anda Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS-T ve Kuşak – Yol girişimi taraftarı oldu.

En önemlisi de Astana’da verilen o üçlü fotoğraftı.

Türkiye-İran ve Rusya’nın bir araya geldiği o fotoğraf.

İşte Ecevit ve Demirel’in şanssızlığı o dönemde dünyada öyle bir fotoğraf imkanının olmamasıydı.

Erdoğan’ın şansı da ABD emperyalizmine artık güçlü bir Avrasya seçeneğinin olmasıydı.

Ve kim ne derse desin, AKP bu seçeneği kullanıyor ve benimsemiş görünüyor.

Tek sorun, Suriye’de Beşar Esad’ın galibiyetini hazmedememek ve Çin ile gerekli işbirliğini kuramamak. (Buna yazımın sonunda da ayrıca değineceğim.)

Ancak neticede, Türkiye Avrasya cephesine geçti ve işte bu yüzden de ABD’nin düşmanı oldu.

Şüpheciler buna inanmasa da somut gelişmeler ortada.

Ancak son günlerdeki yumuşak tavır, (Brunson’un ev hapsine alınması, üslerin kapatılamaması, Menbiç’teki yalan dolan anlaşma üzerinden sanki bir uzlaşmaya varılıyormuş görüntüsü) ekonomik çıkmaz yüzünden yaşanıyor.

Türkiye’nin ekonomisi dünyadaki en kötü ilk üç ekonomi arasında sayılıyor.

450 milyar dolar toplam borç var.

250 milyarı bu sene ödenecek.

Ülkenin tek motoru inşaat sektörü de tekliyor, para finans sistemi kısa vadeli sıcak para sistemine dayalı.

İşte AKP’nin elini tutan şey de bu.

Ekonomik kriz çok fena geliyor.

Ancak dolara bel bağlayanlara da kötü bir haberim var.

ABD’NİN KRİZİ DE YOLDA

Şimdi tabii dolar imparatorluğunun tüm gücünü kullanıyor Trump ve dünyaya ticaret savaşı açıyor.

Ancak 2008’deki krizden çıkmış filan değiller.

Sadece o dönem krizi Avrupa ve dünyanın geri kalanına transfer etmeyi becerdiler.

Tıpkı 1973’te altın karşılığı dolardan, tahvil karşılığı dolara geçtikleri gibi, o dönem başardıklarını sandılar ama aslında kapitalizmin mezarını daha da derinleştirdiler.

Eski ABD Hazine Müsteşar yardımcısı, yazar ve ekonomist Paul Craig Roberts, ABD’nin kaçınılmaz bir sona doğru sürüklendiğini yazıp duruyor.

22 trilyon dolar iç ve dış borcu var.

Ki, bunların her hangi bir karşılığı yok.

Bu yılki bütçe açığı 1 trilyon doları bulacak.

FED’in faiz yükseltmesi TL’yi ve diğer para birimlerini vurdu ama asıl darbe içeriden bekleniyor.

Konut sektörü bu faiz yükseltiminden zarar görecek.

Daha az ev satılacak. İşsizlik artacak.

2008 küresel finans krizi de ABD’deki mortgage denilen konut kredilerinin geri dönmemesi üzerine başlamıştı.

2008 krizi sonrası sıfır faizle yüzdürülen dev zombi şirketler ise yüzde 4’leri gören faizler sonucu artık daha fazla su üstünde tutulamayacak.

Trump’ın açtığı ticaret savaşı da Ford’un focus modelinin üretimini Michigan’dan Çin’e taşıma kararı almasına engel olamadı.

Roberts, ABD’yi küresel zengin finans elitinin yönettiğini ve bu kesimin de ABD batmış batmamış hiç umursamadığını belirtiyor.

Aslında bunu ilk söyleyen ABD’nin kurucusu Thomas Jefferson (1743 – 1826) olmuş: “Banka kuruluşları özgürlüklerimize düşman ordularından daha büyük bir tehdittir. Eğer özel bankalara para birimin kontrol etme fırsatı verilirse, bu önce enflasyona, sonra deflasyona ve sonunda bankaların her bir kişinin malına ve hayatına el koymasına yol açacaktır”.

1933’te Franklin Delano Roosevelt de benzer bir ifade kullanmış: “Gerçek şu ki, büyük kuruluşlardaki finansal güçler, Andrew Jackson’un (ABD’nin 7. Devlet başkanı/1767 – 1845) zamanından beri hükümete sahip olmuşlardır”

Paul Craig Roberts, Trump’ın bir açmaz içinde olduğunu vurguluyor.

Roberts, ABD’nin üretim gücünün tamamen yok olmaya yüz tuttuğunu, artık yüksek verimlilik ve katma değer içeren üretim sistemlerinin başta Çin olmak üzere Asya’ya taşındığını, Amerika’daki işlerin neredeyse tamamının yarı zamanlı hizmet sektörü olmaya başladığını söylüyor.

ABD’nin iş ve işçi bulma kurumunun (Bureau of Labor Stitastics) istatistiklerini de bizdeki gibi çarpıtılmış olduğunu, yüzde 3,9 işsizlik oranının yalan olduğunu, aynı Türkiye’deki gibi iş aramaktan vaz geçenlerin, aramayanların hesaba katılmadığını belirtiyor.

ABD’deki mahkum sayısı ve oranının Çin ve Rusya’nın fersah fersah önüne geçtiğini de hatırlatan Roberts, bu gidişle Japonya, Avrupa ve İngiltere gibi ABD dolarını ayakta tutan ülkelerin de yakında vaz geçebileceğini vurguluyor.

Roberts, Rusya, Çin, Hindistan ve İran’ın dolara karşı harekete geçtiğini, dolar rezervlerini düşürerek, tamamen sonlandırma sürecine girdiklerini hatırlatıyor.

İran’a uygulanan ambargo bu süreci hızlandıracaktır.

ÇİN VE RUSYA’NIN TAMAMLAYICI GÜÇLERİ

Çin ekonomisiyle, Rusya ise silah gücüyle Avrasya’nın belkemiğini oluşturdu.

Çin ABD’nin lokomotif iktisadi gücünü geçti.

Rusya ise son geliştirdiği hipersonik füzeleriyle Amerika’nın savaş üstünlüğünü yok etti.

Bu, ABD’nin küresel rezerv parası olan doları hem ekonomik, hem de askeri gücüyle sürdürme kabiliyetini yok edecek bir bileşim.

Craig Roberts’ın kullandığı ifadeyi isterseniz önce İngilizce buraya alayım: “If all this leads, as is likely, to the rise of more independence among Washington’s vassals, the vassals are likely to protect themselves from the cost of their independence by removing themselves from the dollar and payments mechanisms associated with the dollar as world currency.”

Yani diyor ki, ‘Eğer bu gelişmeler böyle sürerse, Waşington’un vasalları, yani köleleri, artık daha çok bağımsızlık arayacak ve kendilerini dolardan kurtarmak suretiyle, dolar üzerinden ödeme mekanizmalarından kurtulmak yoluyla bu bağımsızlıklarını koruma yoluna gideceklerdir.’

İşte Rusya ve Çin de aynen bunu yapıyor.

2005’ten beri altın biriktiriyor ve dolar tahvil rezervlerini eritiyor.

Amerika’nın kontrolünü elinde bulundurduğu küresel bankalararası para transfer sistemi olan SWİFT’e, Rusya SPFS, Çin ise CIPS sistemiyle cevap veriyor.

Özellikle Çin, petrolünün ve doğalgazının büyük kısmını Rusya ve İran’dan sağladığı için, Petro Yuan sistemini kurdu.

Petro Yuan, Şanghay Borsası ile İngiltere’deki CITY finans sistemine altın karşılığıyla adını yazdırdı.

Bu, ABD petro dolar sisteminin de sonu anlamına geliyor ve Sam Amca’yı fazlasıyla öfkelendiriyor.

Rusya, geliştirdiği yeni hipersonik füzeleri Çin’e de vermeye hazırlanıyor.

S-400’leri 2019’da zaten teslim edecek ve Avrasya hava sahası artık Amerikan saldırılarına karşı bağışıklık kazanacak.

Türkiye’nin de bu şemsiye altına girmeye hazırlandığı herkesin malumu ve ABD’yi kudurtan da bu.

Rusya S-500 sistemiyle SS-28 Sarmat Füzesi’ni geliştirdi.

Buna Kinjal (Hançer) tipi sesten 10 kat hızlı füzelerini de eklerseniz, Amerika’nın bilimsel, endüstriyel, enformatik ve silah üstünlüğünü de kaybettiğini söylemek çok abartılı olmaz.

Hal böyle iken böyle yani.

Türkiye’nin artık daha cesur davranmasının da zamanı geldi.

Avrasya cephesine girmesi için Suriye ve İran ile bir araya gelmesi gerekiyor.

Son bilgiler, Suriye ordusunun Çin ile ortak bir İdlib harekatına hazırlandığı yönünde.

Çin’in Şam Büyükelçisi bunu resmen açıkladı.

Erdoğan ise İdlib’e yönelik her hangi bir operasyona karşı olduklarını ancak Rusya’ya bildirebildi.

Ankara’nın Suriye’de ABD ile görüşmeyi bırakıp artık direk Şam ile masaya oturmasının zamanı geldi de geçiyor bile.

Öte yandan İran’a ambargo yarın (6 Ağustos’ta) başlıyor.

“Amerika ile karı koca ilişkisi içindeyiz kavga eder barışırız” gibi geyikleri bırakıp burada net bir tutum almamız gerekiyor artık.

İran’a yönelik hiçbir Amerikan yaptırımını tanımayacağımızı vurgulamamız ve petrol alımını kısıtlama kararını kaldırıp tam tersine ucuz petrol ve doğal gaz anlaşmaları yapmamız şart.

İşte zamanında Ecevit ve Demirel’in bulamadığı fırsat tam önümüzde duruyor.

Onlar bir süre sonra direnemeyip Sam Amca’nın kollarına dönmek zorunda kalmıştı.

Ama bugün Sam Amca artık hasta bir adam.

Dünyayı yönetme iddiası giderek zayıflayıp yok oluyor.

1945’ten beri çıkardığı savaşlarda 20 milyon insan öldü.

İşte Türkiye’nin önündeki Avrasya fırsatı bekliyor.

Ancak bunun için çok büyük bir kadro hareketi gerekli.

Türkiye’yi şirket gibi yönetme iddiasındaki muhafazakar liberal kadrolar artık çağdışı kaldı.

İngilizceyi ana dili gibi konuşup Amerika, İngiltere’de master yapmış mahdumlar artık demode.

Artık kamuculuk geçer akçe ve özellikle Çin’i tanımak, bilmek önemli.

AB hikaye, Kuşak ve Yol ise gerçek.

Finans değil üretimi anlamak önemli.

Türkiye’ye çağı okuyan geleceği net gören milli Kemalist kadrolar lazım.

Çin’e Yuan tahvili ihraç etmeden önce bunları bilmeliyiz.


Hüseyin Vodinalı

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.