Header Ads

Eğitimde tarikat sisteminin şifreleri


Eğitimde tarikat sisteminin şifreleri: 
Hazırlayanlar: Serbay Mansuroğlu- Can Uğur
Bir Gün’ün Karaman’da Ensar Vakfı’yla ilişkili bir öğretmenin 45 erkek çocuğu cinsel istismarı haberi ülke gündeminde geniş yankı buldu. Ortaya çıkardığımız gerçek ise tabiri caizse ‘buzdağının görünen kısmı.’
Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu olmak üzere AKP’lilerin iddia ettiği gibi sorun birkaç kişinin işlediği suçtan ibaret değil. Sorunun temelinde İslamcılar tarafından uygulanan ‘vakıf sistemi’ yatıyor.
 Ortadoğu Uzmanı Prof. Dr. Timur Kuran’ın vakıf sistemiyle ilgili sözleri meseleyi açıklıkla gözler önüne seriyor: Kuran, İslami vakıfların esnek olmayışı, koalisyon kuramayışı ve siyaset yapmaktan alıkonması gibi özelliklerinden bahsederken; işlevinin iktidarı dengeleyerek demokratikleşmeye katkı sağlamak yerine malvarlığının nesilden Nesil’e aktarılmasıyla sınırlı kaldığını belirtiyor.
AKP döneminde ise eğitim alanında gerçekleştirilen gerici uygulamalarla birlikte İslami vakıfların önü açıldı. Bu vakıflar ise AKP’lilerin kara kutusu olma özelliğini taşıyor.Eğitim adı altında uygulanan politikalar bir yandan ‘dindar-kindar nesil’ projesine hizmet ederken diğer taraftan ise AKP’ye yakın cemaat ve tarikatların ekonomik olarak ihya edilmesi anlamına geliyor. Bu vakıflardaki tüm yöneticiler yağma-talan ağı içerisine dâhil edilerek servetlerine servet katıyorlar. İstatistiki verilerimiz ve analizlerimizde bu durumu net biçimde gözler önüne sereceğiz. Özetle bu yazı dizimizde Ensar Vakfı ile başlayan süreçte ortaya çıkan bir sürü kirli ilişkinin yapısal temellere dayandığını ve bu ilişkilerin iktidar tarafından desteklendiğini sizlere aktarmaya çalışacağız, kirli ilişkilerin ortaya çıkması bu tarz durumların bir daha yaşanmaması adına hayati önem taşıyor.
***
ÖĞRENCİLERE DÖNÜK CİNSEL SALDIRILAR
Karaman’da 45 erkek öğrenciye cinsel istismar
Karaman’da bir öğretmenin, dini vakıf evlerinde en az 45 erkek öğrenciye tecavüz etti. Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne (KAİMDER) yakın kişilerin kiraladığı evlerde kalan 9 ve 10 yaşlarında bulunan öğrencilere tecavüz eden öğretmen ise tutuklandı. Öğretmen 20 Nisan’da hâkim karşısına çıkacak.

Çankaya’da din öğretmeninden 3 kız öğrenciye taciz
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Çankaya’daki bir lisede müdür yardımcısı olarak görev yapan din dersi öğretmeni M.Y. A hakkında 3 kız öğrencisini taciz ettiği iddiasıyla 66 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı.
Kayseri’de istismar edilen kız öğrenci intihar etti
22 Şubat 2016 tarihli haberde Kayseri’de tabancayla intihar eden lise 12’nci sınıf öğrencisi 17 yaşındaki Cansel Buse K’yi cinsel istismarla suçlanan evli matematik öğretmeni 33 yaşındaki Bayram Ö. tutuklandı. Milli Eğitim Müdürlüğü okul yönetimini açığa aldı.
Pantolon giyen öğrenciye şehvet
İstanbul Beykoz’daki bir lisede ders sırasında tayt-pantolon giyen kız öğrencilere şehvet duyduğunu söylediği iddia edilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni E. Ş’nin 4,5 yıl hapsi istendi.

Bursa’da 5 kız öğrenciye istismar
Bursa’da sosyal bilgiler öğretmeninin 5 kız öğrencisine uygunsuz fotoğraf ve cinsel içerikli mesajlar yazdığı tespit edildi.
Aydın’da 6 kız öğrenciye istismar
Aydın’ın Nazilli İlçesi’ne 23 kilometre uzaklıktaki kırsal Dere başı Mahallesi’ndeki Çaylı Ortaokulu’nda hizmetli M.Ş’nin 6 kız öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu öne sürüldü. M.Ş. tutuklandı.
***
ON MADDEDE ENSAR VAKFI 
1.          Ensar Vakfı, Nakşibendi tarikatı kökenli Erenköy Cemaati tarafından kuruldu. Kurucuları arasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün damadı Mehmet Sarımermer ve İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş var. 1979 yılında kurulan Ensar Vakfı’nın kurucuları arasında 2011 yılına kadar başkanlığını da yapan ve bir dönem Yeni Şafak gazetesinin de sahibi olan Ahmet Şişman, bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı yapan AKP kurucularından Ömer Dinçer de var.
2.          Vakıf imam hatiplere bedava yemek ve bedava servis hizmeti veriyor.
3.          Ensar Vakfı’nın Erdoğan ailesi, AKP’li kadrolar, Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet Başkanlığı, AKP’li belediyeler ve TÜRGEV’le yakın ilişkileri bulunuyor.
4.          Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, vakfın kısa süre önce gerçekleşen genel kuruluna katılıp “Vakit Ensar olma vakti” dedi.
5.          TÜRGEV ile çeşitli ortaklıkları, kamu arazilerini ele geçirme faaliyetleri var. Ensar Vakfı’nın Türkiye’deki şubeleri dışında TÜRGEV işbirliği ile birlikte Londra ve New York gibi dünya kentlerinde de öğrenciler için yurt çalışmaları yer alıyor.
6.          İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2015 yılında yurt olarak kullanılmak üzere TÜRGEV’e 6 bina, TÜRGEV’in yanı sıra Ensar Vakfı’na 7, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’na 4, Asitane Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’na 1 ve İstanbul Darul Fünun İlahiyat Vakfı’na 1 olmak üzere toplam 19 binayı bedelsiz tahsis etti.
7.          2008 yılında Çorum’da Ensar Vakfı Şube Başkanı Zekai İşler’in 15 yaşındaki bir kıza tecavüz ettiği, bir başka küçük kızı da taciz ettiğinin ortaya çıkması üzerine Kuran kursuna devam eden bazı öğrencilerin aileleri çocuklarını Çorum ve çevre iller Yozgat, Çankırı, Amasya, Kırıkkale’deki hastanelere bekâret kontrolüne götürdü.
8.          Rize’de yaşanan taciz skandalını gerçekleştirenle, Tekirdağ’da çocuk pornosu indirmekle suçlanan ilahiyatçı akademisyenle Ensar Vakfı arasında yakın ilişkiler olduğu ortaya çıktı.
9.          AKP iktidarı Soma Katliamından sonra bölge halkının öfkesini bastırmak için Ensar Vakfını kullanarak Soma halkını kuşatma altına aldı.
“Değerler Eğitimi” adı altında bir yaz okulu çalışması başlatmış, yaz okulunun afişlerinde Ensar Vakfı’nın çalışmasını Soma İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Soma Gençlik ve Spor İlçe Müdürlüğü, Soma Müftülüğü ve Soma Belediyesi ile işbirliği içerisinde yürüttüğü ibaresi de yer almıştı.
10.      Antep’te İHH, Bülbülzade, Ensar Vakfı gibi kurumların Suriye iç savaşından dolayı kente göç etmek zorunda kalan mültecilerin evini tespit ederek gittikleri mülteci ailelerin çocuklarına İslam ve cihat hakkında eğitimler verildiği öne sürüldü.
Tecavüz skandalının ardından Karaman’a giden CHP PM üyesi Sera Kadıgil:
TECAVÜZLER BİR KİŞİNİN İŞİ DİYE GEÇİŞTİRİLEMEZ
Karaman izlenimlerini paylaşan CHP’li Kadıgil’e göre günümüzdeki vakıf sistemi ortaya çıkan kirli tablonun bir numaralı nedeni Vakıf sistemi nedir?
Vakıf sistemi dediğimiz şey AKP’nin son derece bilinçli bir politikayla devlete ait eğitim öğretim ve öğrencileri barındırma sorumluluğunu vakıf ve derneklere teslim etmiş olmasından ileri gelen hastalıklı ve doğrudan laik Cumhuriyetle derdi olan bir sistem.
Ensar Vakfı gibi AKP’lilerin savuna savuna bitap düştüğü bu vakıflar iddia edildiği gibi kamu yararına işler yapan hayırsever kurumlar falan değildir. Ensar’ın bu kadar “hayırsever” oluşu devletin Milli Eğitim Bakanlığına ait ödevlerin bilinçli şekilde Ensar gibi TÜRGEV gibi vakıflara teslim edilmesinden ileri gelmektedir.
Görevini yapamayan da değil, “kindar ve dindar nesil” yetiştirme aşkı ile bilinçli olarak yapmayan hükumet bugün çocukların ne idüğü belirsiz ve dahası yasadışı vakıf evlerinde kalmasına alenen göz yummaktadır ve yaşanan her bir olayda sorumluluğu vardır.
î AKP’nin uygulamaları bu durumu nasıl besliyor?
Açması gereken yurtları ve okulları açmayarak, son derece bilinçli şekilde besliyor.
Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği’nde gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin ancak ortaöğrenim veya yükseköğrenim öğrencileri için yurt açabileceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Yani ilk ve ortaokul düzeyinde yurt açılamaz. Bugün ilkokul ve ortaokul düzeyinde faaliyet gösteren ve adına Ensar Evi/Yurdu denen yerlerin tamamı yasadışıdır.
Ancak kim tarafından işletildiği aşikârken hiçbir denetime tabi olmayan bu evlerin sayısı ne acı ki hızla artıyor. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı ilkokul ve ortaokul düzeyinde Yatılı İlköğretim Bölge Okulları hariç ki bunların da sayısı son derece yetersiz, yurt açmıyor. Ortaya çıkan bu boşluğu da vakıf, dernek, cemaat evleri ve Diyanet’in yatılı Kuran Kursları dolduruyor.
Üstelik ortaöğretimin zorunlu eğitim kapsamına alınması ile ortaöğrenim yurtlarına olan talep artmış olmasına karşın bakanlık yurt yapmayarak çocukları ve özellikle maddi durumu iyi olmayan aileleri bu evlere mahkûm etti, etmeye de devam ediyor. Bu son derece bilinçli ve koordineli şekilde yürütülen bir eğitim darbesidir. Nasıl ki Cumhuriyet devrimi kendi aydınlık ve eğitimli çocuklarını yetiştirmek için Köy Enstitülerini kurup bu milleti ayağa kaldırdıysa, şimdi ne yazık ki aynı sistemi “karşı devrim için üstelik yasadışı yurtlar eliyle kullanıyorlar.
Anayasa açık
Bunun yanı sıra Anayasanın 174. Maddesi ile teminat altına alınan devrim kanunlarının korunması hükmü ile alternatif eğitim kurumları açılamayacağı, eğitim-öğretimin Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğine uygun olacağı güvence altına alınmıştır.
Buna karşın MEB, eğitim öğretim faaliyetlerinde STK adı altında çeşitli vakıflarla ve derneklerle protokoller yaparak bu vakıf ve dernekleri eğitim öğretimin asli unsuru haline getirdi. Bizim derdimiz işte bu çarpık sistemle. Karaman’da 10 çocuğun maruz kaldığı sapıklık hepimizin malumu.
Ensar Vakfı’nın “2013’te beş ay bizde çalıştı bunun dışında bizimle bir ilgisi yok”beyanının gerçek olmadığı bugün dosya kapsamı ile açıkça ortaya çıkmıştır. Bu evler ve çalışanların tamamı yasadışı olduğu için bu kadar rahat bizimle bir ilgisi yok diyebiliyorlar. Çünkü ortada resmi bir şey yok, olamaz da!
Oysa Karaman dosyasına baktığınızda mağdur çocuk ifadelerinin birçoğu “biz 2012’de Ensar Evindeyken” diye başlıyor. Ailelerin ifadesinde “çocuğumuz Ensar Evindeydi” beyanları açıkça mevcut. Bu konu “Ensar Vakfı ya da hükümetin bir suçu yoktur, bir tek sapığın işi” diye geçiştirilebilecek bir konu asla değil.
Düşünün bir çocuğunuz var. Maddi durumunuz iyi değil. Bulunduğunuz yerde okul yok. Çocuğunuzu uzak bir ilçedeki okulda okutmak zorundasınız. Ancak çocuğunuzu verebileceğiniz bir devlet yurdu yok! Mecbur Ensar Evi/Yurdu denen yerlere veriyorsunuz çocuğu. Peki, neden? Başbakanından Cumhurbaşkanına herkesin kefil olduğu bir vakıf olduğu için! Dini bütün, Allah’tan korkan insanlar olduğunu düşündüğünüz için güveniyorsunuz. Güvenmek de zorundasınız zira başka seçeneğiniz yok.
Ancak gelin görün ki bu evler üzerinde hiçbir denetim yok. Bu tabloda çocukların başına geleni bir tek sapığın işi diye geçiştirmeye çalışıp hâlâ bu vakıfların ya da bu vakıfları alenen destekleyen hükümetin bir suç yok diyebilmek aklın ve vicdanın sınırlarını zorlamaktır.
Kimi kandırıyorsunuz!
 Buna karşı nasıl bir adım atılmalı?
Atılacak adım çok basit, hükümet görevini yapacak!
Kimse Anayasa’yı ayaklar altına alarak asli görevini bu tür muhafazakâr(!) vakıflara devredip sonra bu vakıflar çocuklarımıza yardımcı oluyor, bunlara sahip çıkalım diyemez!
Anayasa’nın 41. maddesinin son fıkrası uyarınca da devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri almak zorundadır.
Fazladan bir çaba harcamayıp sadece Anayasa’ya uygun hareket edilse zaten böyle hastalıklı bir sistem kurulmaz, kurulamaz.
Devlet yurtlarının sayısı hızla arttırılmalı bu yurtlardaki denetimler çok sıkı şekilde uygulanmalıdır.
Dini eğitim konusunda elbette aileler çocuklarının Kur’an öğrenmesini talep edebilirler. Ancak açılacak olan Kur’an kurslarının dahi devletin sıkı denetimine tabi olması esastır. Bizim derdimiz çocukların dinlerini öğrenmesi ile asla değil. Ancak her öğretim kurumu gibi dini eğitim veren yerler de doğrudan devletin denetim ve gözetimi altında olmak zorundadır. Sen benim çocuklarımı merdiven altı Kur’an Kurslarına, ne idüğü belirsiz vakıf evlerine mecbur bırakıp o çocuklar istismara uğrayınca isyan eden bana, bize “bunların derdi dinle ey ahali” diye ağlıyorsan, senin derdin çocuğu korumak falan değil. Kimi kandırıyorsunuz?
Prof. Dr. Adnan Gümüş
Çukurova Üniversitesi
Kuran kursları veya medreseler Hz. Muhammed zamanında var mıydı, yani sünnetten mi sayılmalı, tartışmaya açık bir soru. Ancak bugün dini eğitim yaşamın bütün alanlarını kuşatmış durumda. Hatta din eğitimi değil dini eğitim, dahası teokratik bir arayışın temel stratejik ayağını oluşturuyor.
Bütün yıl 24 saat kurs
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2015-2016 Eğitim-Öğretim Yılı Kuran Kursları Uygulama Esasları yönergesi ve yazılarına bakılırsa dört mevsim 24 saat kurslar düzenleniyor. Gündüzlü, ikili, akşam, yatılı, yaz, hafta sonları, bütün yıl kurslar bulunuyor.
Sadece 2015 yazı için 22 Haziran’da başlayan 21 Ağustos’a kadar devam eden yaz Kuran kurslarında toplam öğrenci sayısının 3 milyonun üzerinde olduğu ifade ediliyor.
Haftada 30 saat 
Eğitim verilen gündüzlü bir kursta bir haftada 18 saat, yatılı kurslarda yatılı olarak eğitim gören öğrencilere haftada 30 saate kadar Kuran Kursu (dini eğitim) veriliyor. Yaz Kuran kursları en az bir vakit namazı camide kılınacak şekilde yapılıyor.
Çeşit çeşit kurs
“Yüzüne Eğitim Verilen Kuran Kursları” altında;
1.  İhtiyaç Odaklı Kuran Kursları
2.   D Grubu Kuran Kursları-kamu kurum ve kuruluşları (TDV Öğrenci konuk evleri, huzur evleri, gençlik merkezleri, cezaevleri, hastane, YURT-KUR vb.) ile müftülüklerce uygun görülen mekânlarda açılan Kuran kursları
3.  4-6 Yaş Grubu Öğrencilere Yönelik Din Eğitimi Verilen Kuran Kursları
4.  Engellilere Yönelik Din Eğitimi Verilen Kuran Kursları
5.  Yurtdışı Misafir Öğrencilere Yönelik Din Eğitimi Verilen Kuran Kursları sayılıyor.
Hafızlık: 5. sınıfta tarikat eğitimi
Ayrıca ortaokulun bir yılına denk sayılan (5. sınıfı yerine) bir yıl süreli hafızlık kurslar bulunuyor ki, bu Kuran kurslarından daha denetimsiz ve çocukların eğitim ve gelişimi için çok daha sorunlu bulunuyor. Yaklaşık 9 yaşındaki çocuklar bir yıl çoğu yatılı olan tarikat yurtlarına alınıyor.
4-6 yaşa dini telkin
Yaz Kuran kurslarına 4-6 yaş grubu da kabul ediliyor. Bu çocuklara yansız fiziksel ve zihni gelişim yerine dini telkin yapıldığını söylemek yanlış olmaz.
86 bin camide kurs
2014 yılı itibariyle 86 bin 101 cami bulunuyor. Bu camilerin çoğunda yaz ve hafta sonları Kuran kursu düzenleniyor. 2013 yılında 60 binden fazla camide Kuran kursu düzenleniyordu.
16 bin şahıs-vakıf kursu 
Camilerin dışında 2013-14 yılında 929’u doğrudan şahıs olmak üzere dernek ve vakıflara bağlı 16 bin 958 Kuran kursu var ki bu kurslar resmi kayıtlılar. Kayıtsız olanlarla birlikte bu sayı daha yüksek bulunuyor.
Cami dışındaki kurslara devam eden kursiyer sayısı 1 milyon 164 bin 743 bulunuyor.
Bu sayılar açıkça hemen her cemaat ve tarikatın çok sayıda Kuran kursu açtığını ve çok geniş bir kesime ulaştığını gösteriyor.
***
Akademisyen Fatih Yaşlı İslamcıların vakıf sistemini böyle tanımlıyor: 
Türkiye İslamcılığının özü bu sistem
Karaman’daki skandalın ardından ortaya çıkan tablonun bireysel bir suçtan ibaret olmadığı birçok kesim tarafından dile getiriliyor. İslamcılığa yönelik çalışmalarıyla bilinen akademisyen Fatih Yaşlı’ya bu sistemin arka planında ne olduğunu sorduk. Yaşlı’ya göre Ensar Vakfı’nda cisimleşen durum yeni rejimin ekonomik politik yanına işaret ediyor. Ortaya çıkan kirler aslında bu sisteme içkin bir duruma işaret ediyor.
Vakıflar İslamcılık açısından neden bu kadar önemli?
Vakıflarla İslamcılık arasındaki ilişkiyi anlamak için Türkiye İslamcılığının iktidar stratejisine odaklanmamız gerekiyor. Türkiye’de siyasal İslam, “devletin fethi”nden önce “sivil toplumun fethi”ne girişiyor ve esas gücünü de buradan alıyor. Sivil toplumun fethi ise başta vakıflar olmak üzere STK’ler üzerinden örgütlenmek, sivil topluma nüfuz etmek anlamına geliyor.
Vakıf, her şeyden önce bir gelir kaynağı. Yurttaşların dini duygularını istismar ederek bağış adı altında toplanan paralar siyasal İslamcılığın temel finansman kaynaklarından birini oluşturuyor. “Cami yaptırma dernekleri”nden toplanan kurban derilerine, “himmet”lerden şirketlere uzanan genişlikte bir gelir elde etme mekanizmasının göbeğinde vakıf bulunuyor, para akışı vakıflar üzerinden sağlanıyor.
Vakıf, sadece finansal bir aygıt değil; aynı zamanda bir örgütlenme ve İslamcı nesiller yaratma aracı. Toplanan paralar, İslamcılığın sivil toplum alanında yaptığı en büyük yatırım olan “eğitim” alanına aktarılıyor. Devletin bilinçli bir şekilde boşalttığı bu alan, İslamcılar tarafından okullar, yurtlar, dershanelerle dolduruluyor bir örümcek ağı gibi bütün bir ülkeyi kuşatıyor. Çocuklarını okutmak isteyen yoksul aileler, kaçınılmaz olarak bu eğitim kurumlarına yöneliyor, dindar nesiller en çok da emekçilerin, yoksulların çocuklarından devşiriliyor. Türkiye İslamcılığı, bütün örgütleriyle, tarikatlarıyla, cemaatleriyle, gücünü bu stratejiden alıyor.
Vakıflar rejimin ekonomi-politiğinin neresinde duruyor?
Parti ile devlet arasındaki özdeşleşmenin ve bunun da tek bir adamın şahsında cisimleşmesinin bir ekonomi-politiği bulunuyor. Vakıf mekanizması aracılığıyla, başta değerli arazilerin bedelsiz tahsisi olmak üzere, kamusal kaynaklar parti-devletinin bekası adına bu vakıflara aktarılıyor.
Bunun dışında, büyük kamu ihalelerini almak isteyen sermaye gruplarının -ki bunlar ilişkiyi doğrudan parti-devletinin tepesindeki isimle kuruyorlar- bu vakıflara bağış yapmaları gerekiyor. Toplanan paralarla “paralel” eğitim kurumları oluşturuluyor, yurtlar, dershaneler, okullar açılıyor. Bu okullar, zaten dinselleştirilmiş olan “milli eğitim” sisteminin içinde, ayrı bir dinsel eğitim sisteminin inşa edilmesi anlamına geliyor. Buradan yetiştirilecek nesillerin “rejimin teminatı” olması hedefleniyor.
***
Tacizlerin bir kısmı yansıyor
Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle Türkiye’ye gelen Suriyeli sığınmacı ailelerin özellikle kız çocuklarının eğitimine destek vermek amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü ile Türkiye Diyanet Vakfı KAGEM arasında “Kamp Dışında Yaşayan ve Geçici Koruma Altına Alınan Suriyeli Kız Çocukların Yaygın Eğitim Projesi” yürürlüğe konuldu.
Denetim yok gibi
Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Eğitim ve Öğretimine Yönelik Kurslar ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği Madde 28 yatılı Kuran kurslarını Diyanetin yetki ve denetimine bırakıyor.
Yatılı Kuran kurslarının açılması ve denetiminin sıkı kurallara bağlı olduğu söylenemez. Ortaöğretim ve daha üst yaş seviyesindekiler için ayrı yurt şartı konsa da bunun sınırları açık bulunmuyor.
İlköğretimde 4-5 yaştan 14 yaşa kadar çok farklı gelişim düzeyindeki çocukların bir arada kalması anlamına geliyor.
Kadın öğretmen yok
Kadın öğretmenlerin, annelerin hemen hiç bulunmadığı yatılı erkek Kuran Kursları çeşitli tehdit ve riskleri barındırıyor ki buralarda yaşanan tacizlerin çok azının kamuoyuna yansıdığı kestirilebilir.
Hele şahıslara ait kurslarda bunun takip ve denetimi çok daha güç bulunuyor.

Teokratik eğitim
Kuran Kurslarının AKP’nin dinci politikalarının en temel ayağı olduğunu, şeriata ve padişahlığa geçişin temel stratejilerinden birini oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
***
MEB ile protokol imzalayan vakıflar
Milli Eğitim Bakanlığı, ideolojik yönelimleri doğrultusunda çalışmalar yapan bazı dini vakıflar ile çeşitli protokollere imza attı. İşte bazıları:

Su Vakfı
Milli Eğitim Bakanlığı ile Su Vakfı arasında imzalanan bir protokol bulunuyor. Bazı kurucuları: Recep Tayyip Erdoğan, Kahraman Emmioğlu, Veysel Eroğlu, Ömer Dinçer, Dursun Ali Çodur, Selami Oğuz, Süleyman Kule, Recai Berber
Ensar Vakfı
Milli Eğitim Bakanlığı ile Ensar Vakfı arasında Değerler Olimpiyatı ve Namaz Bilinci ve Diriliş temalı protokoller imzalandı ve sayısız konferans yapıldı. Ensar Vakfı’nın ülke genelinde 159 şubesi bulunuyor. Ayrıca, 32 kız öğrenci yurdu ve apartı, 14 erkek öğrenci yurdu ve apartı var.
TÜRGEV
6.11.2015 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı ile TÜRGEV arasında öğrencilere yönelik sosyal, kültürel, sportif, mesleki ve teknik kurslar düzenlenmesine ilişkin protokol imzalandı. Geniş kapsamlı ifadelerle imzalanan protokol gereği TÜRGEV tüm okullara ulaşma şansını yakaladı.
Ayrıca, TÜRGEV in protokol kapsamında düzenleyeceği etkinlik ve kurslarda görevlendirilecek öğretmenlerin ücretlerinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ödenmesi kararlaştırıldı.
Bunun yanı sıra Limak İnşaat ve Ticaret A.Ş tarafından yaptırılan Siirt Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin, öğrenci pansiyonu, konferans salonu ve spor salonu TÜRGEV’e tahsis edildi.
Birlik Vakfı
30.01.2015 tarihinde MEB ile Birlik Vakfı arasında Osmanlı Türkçesi Eğitimi düzenlenmesine yönelik işbirliği protokolü imzalandı. Protokol gereği Birlik Vakfı, Halk Eğitim Merkezlerinde düzenleyeceği Osmanlı Türkçesi Eğitimi kursları aracılığı ile tüm vatandaşlara ideolojik propaganda yapma fırsatı yakaladı.
Hayrat Vakfı
23.7.2014 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı ile Hayrat Vakfı arasında Osmanlı Türkçesi Eğitimi ve Kuranı Kerim Okuma, Anlama ve Yorumlama eğitimleri düzenlenmesine yönelik işbirliği protokolü imzalandı.
Hizmet Vakfı 
15.7.2014 tarihinde MEB ile Hizmet Vakfı arasında üç yıl boyunca Değerler Eğitimi verilmesine ilişkin işbirliği protokolü imzalandı. Vakfın kurucuları Said Nursi’nin talebeleridir. Bazı kurucuları: Abdullah Yeğin, Bayram Yüksel, Hüsnü Bayramoğlu, Said Özdemir, Mustafa Sungur, Ahmet Aytimur ve Tahir Mutlu.
- 3
Türkiye’de 2014 yılında 11 bin 95 çocuk cinsel saldırıya maruz kaldı. Cinsel saldırıya maruz kalan çocukların yüzde 18,5’ini ise 11 yaş ve altındakiler oluşturdu.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre “Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuklara” ait verilere göre, Türkiye’de 2014 yılında bin 377’si erkek, 9 bin 718’i kız çocuğu olmak üzere 11 bin 95 çocuk cinsel suçlara maruz kaldı.
Cinsel suçlara maruz kalan çocukların yüzde 57,6’sını 15-17 yaş grubu, yüzde 23,9’unu 12-14 yaş grubu, yüzde 18,5’ini ise 11 yaş ve altındakiler oluşturdu.
Cinsel suça maruz kalan çocukların illere göre dağılımında büyükşehirler başı çekti. İstanbul bin 234 ile ilk sırada yer alırken, İzmir 786 ile ikinci, Adana 528 ile üçüncü sırada yer aldı...
ATILIM İÇİN LAİK EĞİTİM
HASAN AYDIN -19 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi
Tarihsel sürecin işaret ettiği kronikleşmiş kadim dinî eğitim-laik eğitim ikilemini Türkiye nasıl aşacaktır? Şu anki siyasal gidiş, bu ikilemi dindar insan yetiştirme iddiasıyla dinsel eğitim lehine çözme çabasındadır; ancak bu çaba, akademik bakışla söylersek, Türkiye’nin geleceği, bilim, kültür, sanat ve felsefe yaşamı için büyük bir yıkım demektir. Çünkü bu, birilerinin dinî anlayışından ve teolojik yorumlarından cevaz alamayan hiçbir insani etkinlik meşru olmayacak anlamına gelmektedir. Bu saptamamı temellendirmek için, sonuç yerine, ilahiyat eğitimimden ve kendi felsefî deneyimlerimden yola çıkarak dinî eğitimin amaçladığı insan tipiyle laik eğitimin amaçladığı insan tipini karşılaştırmak istiyorum. Kuşkusuz karşılaştırmam bir tiplemeyi varsaymaktadır ve dinî ve laik sistemlerin geneline odaklıdır.
Osmanlı bile vazgeçti
Genelde dinî eğitimin amaçladığı ideal insan tipi, -bu ister Hıristiyan, ister Müslüman isterse Yahudi olsun fark etmez- aslında insana, topluma, evrene ve bunlara yönelik varlık, bilgi ve değere tanrı odaklı, bir başka deyişle teosentrik bakan bir insan tipidir.
Bu tipin bir diğer önemli unsuru, bu dünyayı gelip geçici sayması, ahrete yönelmesi, değiş yerindeyse bir tür “homo ahireticus” olmasıdır. Bu bakış açısına göre, Tanrı etkin varlıktır; o yaratıcıdır; her şeyin kökenidir. Hakiki varlık O’dur; diğer varlıklar, yaratılmış varlıklardır; deyiş yerindeyse, onların varlığı mecazidir; onlar etkin değil, Tanrı karşısında edilgendirler.
Bu varlık anlayışı felsefeden tanıdığımız Platoncu varlık anlayışının basit bir tekrarı gibidir. Bu anlayışa göre, bilgi ve değer de Tanrı tarafından verilmiştir, yani esinlenmiştir, vahyedilmiştir. Dolayısıyla insan düşen, verilmiş olan öz bilgi ve değeri yorumlayarak açımlamak ve yaşamına uygulamaktır. Burada insanın bilgi ve değer konusundaki tek üretken katkısı, verilmiş çerçeve içinde düşünerek, kutsal metinlerde gizil olan hakikati ortaya çıkarmak, onu açımlamaktan ibarettir.
Bu, deyiş yerindeyse tam da tipik bir ortaçağ anlayışıdır ve bu anlayışın başarılı bir insan tiplemesi olmadığını, bilgi ve değer üretmede güdük kaldığını tarihsel deneyimler göstermiştir. Batı bu insan tipini terk edince atılıma geçmiş, Osmanlı da anılan tipten Batı karşısında geri kaldığı için vazgeçmek zorunda kalmıştır.
Bu insan tipi skolastik bir tiptir; her türden bilgi ve değerin meşruiyetini kutsal metinlerle ilişkilendirme gereksinimi duyar. Dinsel metinlerle ilişkilendiremediği her türden bilgi ve değere mesafeli durur; seküler olanı aşağılar ve küçümser. Bu nedenle ona bir bilgi ve değeri sunarken daima dini referanslarla sunmak gerekir; aksi takdirde onu kabullenmez. Onun için dini ambalaj şarttır. Aksi takdirde seküler olanı sekülerliği içinde kabullendiğinde dinden çıkacağını düşünür.
Aslında bu insan tiplemesi, modern seküler toplumda yaşıyorsa, daima travmatik bir bilişsel durum içerisindedir; çünkü karşılaştığı her şey sekülerdir ve bilişini altüst etmektedir. Bu tipin bir diğer önemli niteliği, kendisini hakikate, daha doğru bir deyişle tanrısal hakikate sahip olarak nitelemesi, kendisi gibi bakmayanları, laik ve seküler bakanları dinsiz ve hatta ahlaksız olarak görmesi, bilişinde onları aşağılamasıdır.
Bu aslında tolerans ve demokratik kültürün önündeki en güçlü engel olarak karşımıza çıkar. Zihni dogmalarla koşullandırılmış olan insan tipinin, eleştiriye, yeniye, farklı bakışlara, alternatiflere, nedensel açıklamalara karşı mesafeli olduğunu, varlığı ve evreni Tanrı’yı karıştırmaksızın kendi içinde nedensel süreçlerle açıklamayı erekleyen etkinliklere yaklaşmadığını belirtmek gerekir.
Eğitimde amaç ne?
Şimdi, dinî eğitim mi, laik eğitim mi ikilemine yanıt bulmak için hangi insan tipinin felsefi açıdan daha doyurucu, daha ikna edici ve daha başarılı olduğunu ve olacağını düşünmek sanırım yeterli olsa gerekir.
Ayrıca şunu da düşünmek gerekmektedir: Acaba hangi tip insan modeli Türkiye’nin bilim, sanat, felsefe, siyaset vb. alanlarda atılıma geçmesine daha çok katkı sağlar? Eğitimin görevi üretken, düşünen, eleştiren, sorgulayan, bilgi ve değer üreten insan yetiştirmek mi; yoksa itaat eden, düşünmeyi ve kuşku duymayı günah sayan, her şeyi kutsallaştıran, insanları mü’min- kafir, alevi-sünni, Hıristiyan-Müslüman vb biçiminde ayıran, dinsel inancını hakikat diyerek herkese dayatan insan yetiştirmek midir?
Partiler yön veremez
Sonuç olarak belirtmek gerekirse, devletin, kimin neye, nasıl inanacağına karışma hakkı olamaz; çoğunluk onun karışmasını talep etse de, bu doğru değildir; çünkü bu anti-demokratik bir tutumdur.
Bu anlamda laik anayasal sistemi ve laik eğitimi benimsemiş bir devlet, dinsel, mezhepsel ayrım yapmayacağı gibi, zorunlu olarak belli bir dini ve mezhebi dayatamaz; etnik ve cinsel ayrım da yapamaz. Daha açık deyişle devletin makbul vatandaşı yoktur; her vatandaş, hukuk önünde eşittir ve aynı haklara sahiptir.
Yine siyasal partilerin, kendi siyasal ideolojileri doğrultusunda, muhafazakâr, dindar vb. insan yetiştirmeye yönelerek eğitim kurumlarını kendi siyasal ikballerinin arka bahçesi olarak görmeye de hakları olmamalıdır; bu da siyasal eşitliğe aykırıdır. Devlet dinli-dinsiz herkese eşit uzaklıktadır; ne dinin ne de dinsizliğin propagandasını yapmaz. Bunlar vicdani, bireysel inançlardır; kimseyi ilgilendirmez.
Eğitimin tek dayanağı, evrensel olan bilim ve insani değerlerdir; demokratik, özgürlükçü, çok sesli bir toplum için laik ve bilimsel eğitim olmazsa olmazdır. Eğer Türkiye çağdaş uluslararasında yerini almak, bilim, sanat, felsefe vb. alanlarda atılım yapmak istiyorsa, dinî eğitim-laik eğitim ikilemini bir an önce laik eğitim lehine çözmek zorundadır. Bu anlamda, bilim insanlarına, felsefecilere, sanatçılara, siyasilere ve her şeyden önemlisi, sağduyulu, felsefi derinliği olan hakkaniyetli ilahiyatçılara büyük görevler düşüyor.
DİN EĞİTİMİNDE TEMEL REFERANS KORKU
BELGİN TEMUR- PEDAGOG
Çocuğa bir şey öğretmek amaç olduğunda, verilen eğitimin içeriği, konusu ne olursa olsun mutlaka pedagojik temellere dayandırılması esastır. Bu matematik öğretirken de, dil öğretirken de din öğretirken de geçerlidir. Bir bilgi çocuğa aktarılırken öncelikle çocuğun yaşı ve gelişim özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.
Her yaşın belli bir zihinsel olgunluk düzeyi, algılama düzeyi ve muhakeme ve soyutlama düzeyi vardır. Bu nedenle de bilgi çocuğa aktarılırken önce çocuğun bu bilgiyi anlayabilecek kapasitede olması, ardından bu bilginin ağırlığı altında ezilmemesi, yanlış anlama dolayısıyla zarar görme ihtimalinin bulunmaması, çocukta korku, endişe, umutsuzluk, suçluluk duyguları yaratmaması dikkate alınır. Yani çocuğun bu bilgiyi edinmeye “hazır olması” oldukça önemli husustur.
Din eğitimi söz konusu olduğunda ise pedagojik temelli bir program oluşturulmamışsa erken ve korku temelli bir eğitime dönüşmesi riski bulunmaktadır. Çocukların gelişimlerinin normal parçası olarak, özellikle 8 yaş öncesinde öğrendikleri bilgileri somut olarak algılama eğilimindedirler. Bu nedenle soyut kavramları anlamakta ve içselleştirmekte güçlük çekerler. Örneğin yaptıkları hatanın (günahın) cezası olduğunu öğrendiklerinde bir şeyi akıllarından bile geçirdiklerinde suçlu olduklarına inanıp, olup biten kötü şeylerin kendi hatalarından kaynaklandığına inanırlar. Bu suçluluk duygusu bir süre sonra çocukların içe kapanmalarına, depresif duygular geliştirmelerine sebep olabileceği gibi tam tersi olarak daha agresif tutumlar geliştirmelerine neden olabilir.
Yine çocukların zaman zaman dürtüsel istekleri dolayısıyla yetişkinler tarafından kabul görmeyecek davranışları, istekleri, arzuları olabilir. Bu istekler doğaldır ve ara sıra çocukların kuralları ihlal etmeleri hoş görülebilir. Ancak dogmatik düşünce altyapısı ile eğitilen çocuklar, bir “günah”ı düşünmenin bile işlemek ile aynı sonucu oluşturduğuna inanırlar ve bu sürekli suçluluk duygusu bir süre sonra iyice rahatsız edici hale gelebilir.
Ayrıca çok bastırılan duygular ve arzular tatmin bulamazlarsa eninde sonunda su yüzüne çıkarlar. Bu şekilde ortaya çıktıklarında da kontrol edilmesi zor davranışlara dönüşebilirler. Pedagojik temele dayandırılmayan sürekli dini eğitimin bir sakıncası da çocuklara sürekli olarak korkunun öğretilmesidir. Bir davranışa yönelmek ya da başka bir davranıştan kaçınmak için dinde en önemli referans korkudur. En çok da günahtan korkmak öğretilir.
Oysa çocukluk döneminde çocukların hatalar yapmaları, kendi doğrularını oluşturmadan önce içlerinden gelen her türlü sese kulak vererek, kendi kendilerine vicdan ve sosyal yargı geliştirmeleri önemlidir. Kişilik gelişiminde bu aşama çok değerlidir. Küçük çocuklara dini bilgi aktarılırken korku, utanç ve suçluluk duygularından uzak tutulmaları, bunun yerine, sevgi, korunma, yardımlaşma ve diğer tüm insani duyguların vurgulanması gerekir.
Özellikle normalde ergenlik sonrasında yasak olduğu bilinen bazı konularda çocuklara çok küçük yaştan itibaren yasak getirilmesi, çocukların birçok korku geliştirmelerine, kendilerine söylenen her şeye itaat etmeyi öğrenmelerine, böylece kendilerini özellikle kendilerinden güçlü olan kişilerin zararlarından koruyamamalarına neden olmaktadır. Baskı ve yasaklara teslim olmak çocukların her tür istismara açık hale gelmelerine de sebep oluyor.
- 4
Kapalı kurumlar şiddet üretir
>> Emrah Kırımsoy - Gündem Çocuk Derneği
1.Görmeyen, duymayan, konuşmayan yani üç maymunu oynamaya devam eden bir toplum olmaya devam ettikçe Karaman’da çocukların yaşadığı akıl almaz cinsel şiddet ne ilk ne de bu gidişatla son olacak.
2.Tüm kapalı kurumlar, yapılar şiddet üretir. Bu sosyal psikoloji alanında kanıtlanmış bir bilgi. İnfaz kurumları olsun, bakım kurumları olsun, eğitim kurumları olsun kapalı bir yapıya bürünme refleksi içindedir. Böylesi yapılarda oluşan iktidar ve güç ilişkileri hiyerarşik ilişkilere ve doğal olarak şiddete dönüşür. Bunun önlenmesi için kurumların topluma açılması şarttır. Bunun için öncelikli adım bağımsız izleme mekanizmaları geliştirilmesidir.
3. Çocukların gördüğü cinsel şiddetin 2012 yılından bu yana yani tam 4 yıldır sürdüğü belirtiliyor. 4 yıl yani yaklaşık 1460 gün! Bu inanılmaz bir durum. Çocukların seslerini duyurabilecekleri, destek alabilecekleri hak arama mekanizmaları olmadığını biliyoruz ama hiç mi kimse fark etmedi? Bu sorunun cevabı daha da korkunç. Çünkü fark edilmemesi mümkün değil. Dolayısıyla “bu hale nasıl geldik?” diye sormadan edemiyor insan.
4. Bu noktada bir psikoloğun bildirim yükümlülüğünü (suçu ihbar yükümlülüğü) yerine getirmesi ile olayın açığa çıkmaya başladığı ve savcının soruşturma sürecini başlattığını görüyoruz. Her iki aktörün de eylemi takdire şayan hale geliyor. Aslında her ikisi de “sadece” görevini yapmış olsalar da, günümüzde bu ne yazık ki nadir olduğu için şaşırtıcı oluyor. Bu durum da bize çocuğa özgü adalet sisteminin her şeye rağmen iyi işleyebileceğine dair bir umut veriyor.
Medyanın rolü önemli
5. Burada önemli bir nokta da olayın kamuoyuna duyurulması konusunda medyanın rolü. Bir Gün’ün haberi olmasaydı, bu olay belki hiç duyulmayan ve bilinmeyen sayısız olaydan biri olacaktı. Hâlbuki bir ihlalin önlenmesi önce mevzunun görünür kılınması ile mümkün. Ayrıca çocukların kişisel bilgilerinin paylaşılmaması konusunda gösterilen hassasiyetin de çocuklarla ilgili haber yapanlara örnek olmasını diliyorum.
6.Karaman olayı tekrar gösterdi ki Türkiye, çocukların haklarını koruyamıyor, çocuklara yönelik yükümlülüklerini yerine getiremiyor. Oysa taraf olduğu Çocuk Haklarına dair Sözleşme’ ye göre Devlet çocuk haklarını korumakla yükümlü. Devlet bu sözleşmeyi iç hukukuna da alarak bu yükümlülüğü yerine getireceğini taahhüt etti. Buna göre de ASPB’yi koordinatör olarak tanımlıyor (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı). Hâlbuki olayın üzerine ASPB’nin vahim açıklamalar yapması dışında bir harekete geçmediğini görüyoruz.
7.Çocuklara yönelik bakım, eğitim, sağlık vb tüm diğer hizmetlerin koordinasyonundan devlet sorumludur. Devlet, bunları kimi zaman farklı Bakanlıkların görev tanımları arasında tanımlasa da bu noktada ASPB’nin koordinatör olduğu nettir. Dolayısıyla ASPB’nin doğrudan sorumlu olduğunu unutmamak ve yaşananlara bakılırsa Bakanlığa da sürekli hatırlatmak gerekiyor.
8. Sorumluluk zinciri burada kritik bir kavram! Öncelikle sadece cinsel şiddetin uygulayıcısını cezalandırıp bu tür olayları bir daha tekrarlanmamasını sağlamak mümkün değil. Yani fail ile ilgili ceza süresini 600 yıla çıkarmak bir işe yaramaz. Adalet bu değildir. Adalet zarar görenlerin, başlarına gelenlerden dolayı kendilerini suçlamaktan vaz geçtikleri, olayın neden ve sonucu hakkında bilgilendirildikleri, yaşadıkları travmanın iyileşmesinin sağlandığı ve bunun kendilerinin olduğu kadar başkalarının da başına bir daha gelmeyeceğini bildiklerinde sağlanır. Bu da cezasızlık kültürünün sona ermesi ile mümkün…
Sorumlulukları var
9. Adaletin sağlanmasında da sorumluluk zincirine bakmamız gerekir. Sorumluluk zincirinde de birbiriyle ilişki kişi, kurumları görmemiz gerekiyor. Cinsel şiddeti gösteren kişinin bağlı olduğu kurumun, bu kurumun bağlı olduğu sistem, yasalar. Bunları göz ardı etmek mümkün değil.
10. Karaman olayında Ensar Vakfı ve KAİMDER’in ismi çokça geçti. Çünkü olayda doğal olarak bir sorumlulukları var. Sorumluluklarını da şu sorular açıkça gösteriyor: Olayın olmaması için neler yapmış? Çocuklarla çalışma ilkeleri var mı? Çocukları korumaya yönelik mekanizması var mı? Çocuklar herhangi bir ihlal durumunda Vakfa neden başvuramamışlar? 4 yıl süren bu olayı, kurumsal yapılar nasıl olmuş da fark edememiş?
11. Burada unutulmaması gereken konu; çocuklarla çalışanların rahat davranma, önlemleri keyfi olarak alma veya kafalarına göre kurallar koyma veya koymama lüksü yok! Dolayısıyla bu olayda da sorumluluk tek bir fail üzerine yıkılarak açıklanamaz. Bakanlık dahil olmak üzere çeşitli kişi ve kurumların, olayda sorumluluğu olan kurumların bugüne kadar yapmış oldukları "önemli" çalışmaları öne çıkartmaları bu noktada odağı çocuklardan uzaklaştırıyor. Çocukları değil, sistemi koruyan bu yaklaşımdan uzaklaşılmalı

***
BU SİSTEMİ DEĞİŞTİRMEK GEREK
Levent Turhan Gümüş - Birleşik Haziran Hareketi
Uzun bir süredir MEB, Diyanet ve Vakıflar işbirliğiyle AKP, toplumsal hayatın siyasal İslam’a göre düzenlenmesine yönelik organize bir faaliyet sürdürüyor. Bu faaliyetin merkezinde "İslami kadrolaşma" ve hedefledikleri biat toplumuna uygun bireylerin yaratılması yer alıyor.
Laiklik karşıtı, gerici, cinsiyetçi ve dinci bir eğitim anlayışının sonucunda bugüne gelindi. Okullarımızın gericiliğin cirit attığı merkezler haline gelmesi adım adım gerçekleşti. AKP iktidarı sadece kamuya ait değerleri çalmadı, eğitim alanındaki gerici uygulamalarıyla, tacize, tecavüze ve şiddete zemin hazırlayan sistematiğiyle çocuklarımızın geleceğini de çaldı.
Karaman’da, Ensar Vakfı’yla ilişkili bir din görevlisinin 45 erkek çocuğa tecavüz etmesi bireysel, münferit bir olay olarak kabul edilemez. Bu olayın arkasında Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanetle birlikte eğitim sistemimizi "dindar ve kindar bir nesil yetiştirmek" doğrultusunda kurgulayan, bir kısmı alenen cihatçı İslamcı vakıflar var.
Suçlular. Suçları çok büyük. Karaman'da açığa çıkan suç, belki de en iğrenç, en ahlaksız, en alçakça olanı. En kıymetlilerimiz, çocuklarımız, sessiz bir çığlık halinde bize bakıyor. Onların sessiz çığlığı bizlere emanet. Birleşik Haziran Hareketi olarak bu karanlık gidişattan, çürümeden rahatsız olan herkesi emaneti üstlenmeye, çocuklarımızın ve memleketimizin geleceği için sorumluluk almaya çağırıyoruz!
Omuz ver, değiştirelim! Omuz ver, çocuklarımızı ahlaksız tacizcilere, tecavüzcülere teslim etmeyelim. Omuz ver, çocuklarımızın sokaklarında ve kamu okullarında özgürce koşturacakları bir ülkeyi birlikte kuralım. Çocuklarımız hak ettikleri evlerine yakın devlet okullarında insan merkezli eğitim alsın, özgür ve bağımsız ülkede yaşasınlar.

***
2004'te gıda bankacılığı ile vakıflara yürü ya kulum dendi
AKP hükümeti 2004'te siyasal İslam’ın çalışma ve yayılma alanı vakıfların önünü açmak için bir yasal düzenleme yaptı. 2 Ocak 2004'te Resmi Gazete’ de yayımlanan '5035 sayılı bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun' ile bir vergi tanımı olarak 'gıda bankacılığı' yürürlüğe girdi. Gıda bankacılığı yapan vakıf ve derneklere bu düzenleme ile vergi mahsuplaşma hakkı tanındı.
İşte o düzenleme:
MADDE 14.- 193 sayılı Kanunun 89 uncu maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendinin ikinci alt bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki alt bentler eklenmiştir.
Vakıflar Genel Müdürlüğünün idaresinde ve denetiminde bulunan mazbut vakıflar ile belediyeler dahil diğer kamu kurum ve kuruluşları adına kayıtlı olan, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu nezdinde eski eser tescilli abide eserlerin; bakımı, onarımı, restore edilmesi ve yaşatılması amacıyla abide eserin kayıtlı olduğu kurum ve kuruluşlara yapılan bağış ve yardımların tamamı yıllık beyanname ile bildirilen gelirden indirilir.
Fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bağışlanan gıda maddelerinin maliyet bedelinin tamamı, yıllık beyanname ile bildirilen gelirden indirilir.
***
Ecpat raporu: Çocuk yaşta evlilikte Türkiye ilk sırada
Çocuğa yönelik cinsel sömürü alanında çalışan ECPAT (Çocuk Fuhuşu, Çocuk Pornografisi ve Cinsel Amaçlı Çocuk Ticaretine Son) kuruluşu, Türkiye raporunu kısa süre önce paylaştı. İşte rapordan öne çıkanlar:
•2014 Küresel Kölelik İndeksi’ ne göre Avrupa’da ‘modern köleliğin’ yani cinsel sömürü ve erken yaşta evliliğin en fazla olduğu ülke Türkiye.
•Türkiye, seks ticaretinde kullanılan çocuklar için transit ve kaynak sağlayan ülke konumunda. Türkiye’de seks ticaretine zorlanan grupların başını Moldovalılar çekerken, Rus ve Ukraynalı kurbanların yerine gelen Özbek ve Türkmenlerin sayısında artış var.
•BM verileri, Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteci çocukların yüzde 4,5 oranında evli olduğunu gösteriyor. Ürdün’deki Suriyeli mültecilerin başına gelenin Türkiye’deki kamplarda kalanların da başına gelmesinden korkuluyor: Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki yaşlanmakta olan yabancı erkekler, Suriye krizini ergenlik çağındaki kızları gelin olarak ucuza almak için kullanıyor.
•Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) verilerine göre, internette 36 binden fazla çocukların bulunduğu müstehcen fotoğraf dolaşımda. Araştırmaya göre bu sayının yüzde 42’si yedi yaş ve altı, yüzde 77’si ise dokuz yaş ve altı çocuklardan oluşuyor.
•Türkiye’de ‘çocuk seks turizmi’ Karadeniz bölgesi kadar, İzmir, Kuşadası, Fethiye ve Antalya’da da görülüyor.

***
Vücut dokunulmazlığını ihlalden bir yılda 623 bin dava açıldı
Türk Ceza Kanunu uyarınca 2013 yılında açılan davalarda ülkemizde en çok ihlal edilen Türk Ceza Kanunu düzenlemesi 86 -93 aralığında düzenlenen Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar olarak kayıtlara geçti.
Bu nedenle açılan davaların sayısı 2013 yılında 623 bin 667 oldu. Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlardan sonra Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar’ da 43 bin 148 dava açıldı.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.