Header Ads

Türkiye'de yeniden üretmek isterim

Memet Ali Alabora, Meltem Arıkan ve Pınar Öğün Özlem Özdemir'e anlattı

Gezi Direnişi'nin beşinci yılındayız. Zaman, içinden geçerken “ağır” gelse de, aslında dönüp bakınca ne kadar hızlı da geçmiş gibi geliyor. Anlamak, algılamak, ne kadar kişisel olabiliyor ve bazen ne kadar çaba göstersek de anlaşılmaya yetmiyor. Gezi Parkı'nda yaşananlar da, orada bulunanlar da bu anlayışsızlığa kurban gitti ya da edildi. Ama yine zaman, gerçeği saklayamayacağı gibi, değişen nesiller kendi yorumlarını yapmaya devam edecekler. Gezi Direnişi'nin, bir tiyatro oyunu yoluyla bir darbe teşebbüsü olabileceğinden, yurt dışından finanse edilişinden, destekleyen herkesin vatan haini olmasına kadar akıl almaz suçlamalar duyduk, duymaya devam ediyoruz. Gencecik masum evlatların yitip gittiğine tanık olduk üstelik... Bu olanların içinde üç kişi özellikle suçlanmış, hayatları riske girmiş ve sonunda ülkelerinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Memet Ali Alabora, Meltem Arıkan ve Pınar Öğün. Üçü de beş yıldır Galler'de yaşıyor ve yeniden başladıkları hayatlarında, yine üretmeye ve sesini duyuramayanların sesi olmaya devam ediyorlar. Üstelik, yurt dışına giden pek çoklarının aksine, ülkeleri aleyhine tek söz etmeden, kendi üretimlerine konsantre olarak. Geçen yıl sahnelemeye başladıkları ve Britanya'daki kadınların maruz kaldığı şiddeti anlatan “Enough is Enough/Yetti Artık” adlı oyunla 3 Haziran'da (bugün) Londra'da yaşayan Türk vatandaşları için özel bir gösterim, ardından söyleşi yapacaklar. Hem bu başarılarını paylaşmak hem Gezi Direnişi'nin yıldönümü vesilesiyle, Alabora, Arıkan ve Öğün ile konuştuk.

Meltem, Türkiye'de kadın hikâyeleri üzerine üreten bir kadın yazar olarak, artık İngiltere'de aynı şekilde üretmeye devam ediyorsun. Oyun, hemen hepsi Britanya'da yaşanmış gerçek hikâyelerden oluşuyor. Bu hikâyelere nasıl ulaştın, o kadınlardan oyunu gören oldu mu?

Meltem Arıkan: Tek bir hikâyenin dışındaki bütün hikâyeler Britanya’dan, yaşanmış hikâyeler. Aslında her şey Pınar’ın Be Aware Production’u kurduktan sonra, benim daha önceden yazdığım “Oyunu Bozuyorum” adlı oyunumu Galler’de sahneye koymak istemesi ile başladı. “Oyunu Bozuyorum”u tekrar hayata geçirmek için Galler Sanat Konseyi (Arts Council of Wales)’ne başvurduk. Oyunu geliştirmek için gerekli fonu alınca, Britinya’da neler yaşanıyor diye araştırmaya başladık. Benim için dönüm noktası, Newport’ta seks işçilerine yardım eden bir kadınla tanışmamız oldu. Önce onun hikâyesini, sonra onun yardım ettiği, insan ticareti kurbanı kadınların hikâyelerini dinledik. Kadınların çoğunluğu sokaklarda seks işçisi olarak çalışıyordu. Kimileri artık bu işi sürdürecek durumda bile değildi. Daha sonra taciz ve tecavüz kurbanları ile çalışan kurumlara, kuruluşlara ve o kuruluşlarda kurbanlarla birebir çalışan yetkililere ulaştık. Uzun bir zincirin halkalarını takip etmek gibiydi, kişiler, hikâyeler, raporlar, yarım kalan hayatlar ve içine içine konuşan acılar... Newport’taki ilk görüşmemizden sonra kendimi şarkı sözü yazarken buldum. O gün yeni bir oyun yazmaya karar vermiştim. Oyunumuz sahneye konmadan önce bir ön gösterim yapmıştık. O gösterime bizimle konuşan bize yardımcı olan kadınlardan gelen olmuştu.

“Batı” her anlamda çok demokratik, özgürlüklerle donatılmış, refah vs. olarak kendini dünyaya anlatıyor. Peki, öyle ise Batı'da kadınlar nasıl oluyor da bizim yaşadığımız şiddeti görüyor, çektiğimiz acıların aynısını çekiyorlar? Kadınların yaşadıkları ve acıları arasında ülkelerin farklı olmasından başka ne farklılık var?

Meltem: “Oyunu Bozuyorum” 2007 yılında Zürih’de prömiyer yapmıştı. O zaman da kadınların dünyanın her yerinde aynı acıları çektiğini söylüyordum, bugün de aynı şeyi söylüyorum. Ne yazık ki, kadınlar olarak acılarımız da sorunlarımız da her yerde aynı kimi yerlerde sadece bunun dereceleri değişiyor.

Aslında Batı deyince de hangi ‘Batı’ diye düşünüyorum? Britanya bile kendi içinde, uzaklardan bakınca bizlerin hiç bilmediği, pek çok farklılığı ve bu farklılıktan doğan sorunları içinde barındırıyor. Bu, kadınlar açısından kimi zaman o kadar büyük farklar içeriyor ki... Acıların tüm benzerliklere rağmen Britanya’da taciz ve tecavüz konularıyla ilgili kadınları ve çocukları bilgilendiren pek çok program var. Burada kocanız size şiddet uygularsa polis “kocandır döver de sever de hadi barışın” demiyor mesela... Taciz ve tecavüz kurbanlarına yardım eden pek çok kuruluş var. Ayrıca burada tecavüze veya tacize uğrayan bir çocuğa ruhsal olarak sağlam raporu verilmesi diye bir şey söz konusu olamaz. Ama tıpkı bizdeki gibi “Kutsal Aile” “Ailede yaşananlar aile içinde kalır” gibi baskılar mevcut. Ayrıca burada da kadın tacize veya tecavüze uğradığında hâlâ ne giydiği ya da içkili olup olmadığı tartışılıyor ne yazık ki... Ama pek çok çocuğa tecavüz edildiği ortaya çıkarsa ve bir Bakan “bir kereden birşey olmaz” derse burada kıyamet kopar.

Batı'da üretip Batı'ya ayna tutmak pek tercih edilmez. Burada ürettikleri cezalandırılmış ve artık ülkesinde kendini emniyette hissetmeyen bireyler olarak, ülkenize dair kötü bir eleştiri hiç getirmediniz. Bunu yapanları o kadar çok gördük ki, üstelik nedense Türkiye'yi kötülemek epey kapı açıyor. Sizden niye hiç böyle bir davranış görmedik?

Meltem: Ben Türkiye’de yaşadığım yıllarda yanlış gördüğüm her şey için mücadele ettim, kimi zaman çok ağır eleştirilerde de bulundum. O nedenle de hep sivri dilli yazar, aykırı yazar olarak tanımlandım. Ancak ülkede yaşarken eleştirmek, mücadele etmek başka, ülke dışından bunu yapmak; altını çiziyorum “benim için” farklı iki gerçeklik. İçinde olmadığım bir gerçeklikle ilgili orada yaşayanlara ne yapmaları ya da ne yapmamaları, ne düşünmeleri ya da ne düşünmemeleri, nasıl protesto etmeleri ya da etmemelerini söylemeyi kendi adıma uygun bulmuyorum. O nedenle de bir yazar olarak ben yaşadığım yere konsantre olarak yaşadığım yerdeki duygularımdan, oranın gerçeklerinden eserler üretmeyi tercih ediyorum.

Memet Ali Alabora: Tarihte sürgünde kendi ülkesini eleştirmiş, onu değiştirmek için mücadelesini yurt dışında sürdürmüş, sürdürmek zorunda kalmış çok figür var. Osmanlı’dan bu yana Türkiye tarihinde de böyle çok isim bulabilirsiniz, hatta kimileri ülkenin değişiminde etkisi olmuş isimlerdir. Yeri geldiği zaman Türkiye’de ifade özgürlüğüne, insan haklarına karşı olan gelişmeleri ben de eleştiriyorum. Ama genel olarak Avrupa’da, özelikle aydın çevrelerinde olan bir tutumu sevmiyorum. Tam da Said’in çerçevesini tanımladığı şekli ile “oryantalizm” örtük bir şekilde varlığını sürdürüyor. Ülkesinden politik nedenlerle uzak kalmış biri olarak sizden, geldiğiniz ülkedeki durumun demokrasi açısından ne kadar kötü olduğunu anlatmanızı beklerken aslında kendi demokrasilerini övmenizi bekliyorlar. Eğer konuyu biraz olsun evrensel bir boyutta yorumlamaya, dünyanın geneli ve ‘Batı’ ile ilgili fikirler de söylemeye başlarsanız, ilgileri azalıyor. “Biz burayı biliyoruz, sizin orayı merak ediyoruz”, diyen bile gördüm. Onun için ben de genelde benden bekleneni yapmamaya çalışyorum. 3 Haziran’da Londra’da oynayacağımız “Enough is Enough” da böyle bir motivasyondan ortaya çıktı. Demokrasinizle ne kadar övünürseniz övünün, dünyanın her yerinde her toplumun aşamadığı bir sorun var; kadına karşı şiddet, hatta lafı dolandırmayalım; genel olarak erkek şiddeti. Kimi zaman Avrupa’da, “Gel bunu ya da artık toplumun köküne işlemiş ayrımcılığı ya da iş kanunlarının her geçen gün işçiden yana zayıflatılmasını konuşalım” dediğinde karşı taraf sana “Ama sizin ülkenizde durum çok kötü değil mi?” deyince kafam bazen fena atıyor.

“Mi Minör” de müzikli bir oyundu. Memet Ali, seçtiğin sahneleme yönteminde müziğin de bir aktör kadar rol aldığını görüyoruz. Bu anlatım yolunu, bu çağın kendine özgü yarattığı yollardan biri olarak mı görüyorsun? Ya da kelimelerin müzikle iletimi, anlatılana yabancılaştırırken, gerçeği bozmadan aktarmayı mı sağlıyor mesela?

Memet Ali: Ben yaptığım işlerde, en çok, seyirciye bir deneyim yaşatmakla ilgileniyorum. Sevdiğimiz grubun konserine, tuttuğumuz takımın maçına gittiğimizde, bir mitinge katıldığımızda yaşadığımıza benzer bir deneyim. Bir deneyim yaşadığımızda etkinliğin sadece sahnede, sahada, alanda gerçekleşen kısmı değil oraya giderken, o sırada, ayrılırken, sonrasında yaşadıklarımızın bütünü bizde bir anıya dönüşür. Bunu yapabilmek için benim temel malzemem ‘oyun’, sözcüğün en geniş manasıyla kullanıyorum ‘oyun’u. ‘Oyun’dan sonra buna en yardımcı olacak şey ise tabii ki ‘müzik’. Onun için müziğin her projeye sadece destekleyici bir unsur olarak değil ana unsurlardan biri olarak girmesi kaçınılmaz oluyor. Bir de ben kitap okumaktan, oyun ve film izlemekten daha çok müzik dinleyen biriyim.


ŞİDDETİN HİÇ ATILMAMIŞ ÇIĞLIĞINI YAYMAK İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ

Pınar, sen kadınların başına gelen travmatik olayları aktarmak için nasıl bir hazırlık süreci geçirdin?

Pınar Öğün: Yanımda Meltem ve Memet Ali olduğu için çok rahat geçirdim açıkçası. Onlar kafa kafaya verip bir güzel çalışıyorlar ki, geriye bir tek benim ezber yapmam kalıyor. En sıkıntılı kısmı dramaturji ve bir oyuncu olarak o kısım beni teknik olarak çok da ilgilendirmiyor. Ancak bu işin sahibi olarak, yaratıcı sürece şahit olmak ve iki tane kafası zehir gibi çalışan yaratıcıyla olmak müthiş bir serüven. Sonuçta her işin bir proje, bir de şantiye süreci var hayata geçebilmesi için. Yaratıcılığın müthiş titiz bir teknikle pratiğe oturtulmasına şahit olmak oldukça keyifli benim için.

Travmatik olayları aktarma konusuna gelirsek... Ben sahnede kendimi, bu oyunda özellikle, oyuncu gibi değil de şiddetin kadın bedeninden fışkıran çığlığı gibi hissediyorum. Bastırılmış binlerce yıllık bir öfkenin patlaması gibi... Beni ve sahne arkadaşlarımı gözlemlediğim kadarıyla bu oyun, her defasında bize susulan hikâyelerin megafonu gibi hissettiriyor. Ve her defasında artık utanmıyorum, artık kendimi suçlamıyorum cümleleri içimizden bir umut ve özgürlük ninnisi gibi çıkıyor...

3 İngiliz kadın oyuncuyla birlikte şarkılar aracılığıyla yaşanmış kadın hikâyeleri anlatıyorsunuz. Farklı kültürlerden ve dillerden gelen kadınlar olarak, birlikte çalışırken size ait anılarınız oldu mu? Sizi dinleyenlerden önce size neler hissettirdi bu oyun?

Pınar: Oyunculardan sadece biri İngiliz, o da aramıza yeni katıldı, Holly Mallett. Diğerleri aynı zamanda müzik direktörümüz olan Maddie Jones ve diğer oyuncumuz Francesca Dimech ise Gallerli. Bu kadar sert hikâyelerin ezberini yapmak, oldukça yoğun bir bağ kurmaya sebep oluyor. Bu anlamda özel bir ilişkimiz var, müthiş saygılı ve açık. Bir süre sonra kendi maruz kaldığın minik hikayeler de dökülmeye başlıyor prova alanına, onları gözyaşları takip ediyor ve sonrasında da sımsıkı sarılmak, varlığını hissettirmek için, seni duyuyorum yanındayım diyebilmek için. Böyle anlarımız çok oldu. Mağduriyetin kendine acıyan haline değil de, açığa çıkartmanın ve acıdan doğan kırılganlığın yarattığı olağanüstü güçlü ve bakışlara meydan okuyan haline her birimiz şahit olduk prova sürecinde. Ve bu zamanla bizim sahnede oluşturabildiğimiz oyunun taşıdığı bir karizma haline geldi.

Birbirinden etkileniyor ve açığa çıkma cesareti buluyor dinleyenler. Çünkü utanmak aslında saklamanın acımasız bedeli. Utanacak bir durum olmadığını algılayan kişi saklamanın yükünden de kurtulmaz mı? Bu cesaretlenmeyi yaşatacak bir iş çıkarabilmiş olmanın tarifi mümkün olmayan duygusunu taşıyoruz kalbimizde ben ve oyuncu diğer arkadaşlarım. Bu anlamda Meltem bir dahi. Abartmıyorum. Kurgusu ve kullandığı kelimeler ile yarattığı algı seyircinin nefesini kesiyor.

Neden sadece tiyatro salonları değil de bar, pub, işçi lokali, ragbi kulübü gibi mekânları seçiyorsunuz?

Pınar: Bunun sebebi çok basit: Her yere turne yapabilmek için. Her türlü şarta uyabilecek bir iş bu. Çünkü amacımız her kesimden insana ulaşabilmek. Geçen sene Galler’i gezdik köy köy, önümüzdeki sene İngiltere’yi gezeceğiz ve sonrası için Avrupa ve Amerika planları yapıyoruz. Oyunu yaşatmak ve şiddetin utançla bastırılmış, hiç atılmamış çığlığını yaymak için mücadele ediyoruz.

 Memet Ali, bir erkek bu oyunu izlediğinde neler hissedebilir ve sence bilhassa izlemeli midir?

Memet Ali: Oyun sonrası duygu ve düşüncelerini bizimle paylaşan erkekler çok farklı tepkiler verdi. Kimisi kendini suçlu hissettiğini, kimisi durup geriye doğru bakıp kendi hayatını sorguladığını, kimisi oyun boyunca kendi kızlarını düşündüğünü, kimisi rahatsız olduğunu paylaştı. Bugüne kadar seyircimizin çoğunluğu kadınlar oldu, her oyun sonunda gerçekleştirdiğimiz “Shout it all out” yani “İçindekini haykır” paylaşımlarına katılımda da kadınlar yoğunluktaydı. Oyunu büyük bir Galler turnesi ile özelikle de taşradan başlatma fikrimizin temel nedeni daha çeşitli ve tiyatro izleyicinden farklı bir izleyiciye ulaşmaktı. Ragbi kulüplerinde, işçi lokallerinde oynamak istememizin altında da, bu tür yerlerin müdavimi erkek izleyiciye ulaşmak vardı. Hedeflediğiniz izleyicinin her gün gittiği, ‘kendi’ mekanına da gitseniz, hatta kimi yerlerde oyunu ücretsiz izleyebileceklerini bile söyleseniz, yine de erkeklerin konuya olan duyarsızlıklarıyla ve genelde sanata karşı olan ilgisizlikle baş etmek kolay olmuyor. Yine de birçok yerde sayıları kadınlar kadar fazla olmasa da farklı kesimlerden erkeklere ulaştık. Dolayısıyla sorunun cevabı evet, bilhassa izlemeleri gerektiğini düşünerek hazırladık oyunu, özelikle de genç erkeklerin.

Oyun sonrasında bir nevi iç dökme alanı tanıyorsunuz seyircilere, nelere tanık oldunuz? Kendi hikâyelerini açanlar oluyor mu örneğin?

Meltem: Galler turumuz ve izleyicilerle oyundan sonraki konuşmalarımız, hayatım boyunca unutmayacağım tecrübelerden biriydi. Kendi hikâyelerini ilk defa bizimle paylaşanlar oldu. Bir gece bir genç kız hayatında ilk defa uğradığı tecavüzü anlatmıştı gerçekten inanılmaz anlardı, sonrasında hep birlikte ağlamıştık... Bazı izleyiciler bizlerle duygularını paylaşmıştı, ben de seninle paylaşayım:

- Eğer bu oyunu 16 yaşında seyretmiş olsaydım tepkilerim, kararlarım çok farklı olurdu.

- Okulda çocukları bilgilendiren polis öğrencilere aileleri dışında kimseye güvenmemelerini söyledi. Peki, ya aileden biri tacizci ise ne olacak?

- Nereye gidersen git ataerkil düzen her yerde aynı, dereceleri farklı olsa bile hakim olan hep erkek bakış açısı.

- Bu oyunu seyrettiğim için çok memnun oldum, keşke daha çok kişi seyretseydi…

- İşçi sınıfının yaşadığı bölgeler için çok güçlü bir mesaj. Bu bölgelere gitmeye devam etmelisiniz.

- Konuya yaklaşım tarzınızı görmeye çok daha fazla kişinin gelmemiş olması çok üzücü.

- Elimizde böyle bir oyun olunca bazı şeyleri etkilemeye başlıyoruz. İşte tam da bu yaptığınıza ihtiyacımız var. Bu oyunla bütün okullara gitmelisiniz

- Bu salondaki bütün kadınlara ve erkeklere dokundunuz. Kadınların hayatlarını nasıl değiştireceğini öğrenmeleri gerekiyor.

-Bu öfkeyi ve hiddeti çok sevdim, çok etkileyici idi. Bunu fazla göremiyoruz. Öfkeye ihtiyacımız var.

YENİ OYUNUMUZ DÜNYADAKİ İLK GALCE-TÜRKÇE OYUN

Yeni bir oyununuz daha var ve bu sefer ait olmak üzerine değil mi? Doğduğun yer mi yaşadığın yer mi, ait olmak hangisi ve bunu nasıl anlar insan?

Meltem: Yeni oyunumuz dünyadaki ilk Galce-Türkçe oyun olacak. Ve evet, ait olmayı sorguluyorum. Ait olmak ne demek? Bir yere mi ait oluruz, birine mi? Bir fikre mi? Ait olmak sahip olmak mıdır? Kim olduğumuzla ait olmak arasında ki ilişki nedir? Kendimiz olduğumuz için mi ait oluruz? Ait olduğumuz için mi kendimiz olduğumuzu düşünürüz? Benim için doğduğum yer, hiçbir zaman kendimi ait hissettiğim yer olmadı. Yaşadığım yeri seçmemin tek sebebi ise daha yaşamadan kendimi ait hissetmemdi. Yani benim için ait olmayı yaşadığım yer belirlememişti. Belki DNA’larımız, belki genetik geçmişimiz, belki de... Bunun yanıtı için “Kargalar- Y Brain"ı (‘I brayn’ diye okunuyor, Galce ‘Kargalar’ anlamına geliyor) beklemen gerekecek.

Pınar, sen bu oyun için Galce öğrenmişsin ve Türkçe ile birlikte iki dilde oynuyorsun. Sanırım dolaşarak, yine seyirciyle iç içe sahneliyorsunuz?

Pınar: Aslında Galce dilini öğrenmeye başlamam “Un Bore Mercher/Keeping Faith” isimli dizide oynadığım Türk diş hekimi rolü ile oldu. Dizi hem İngilizce hem Galce çekildi ve iki ayrı kanalda iki farklı dilde gösterildi. Ancak dili öğrenme sürecim devam ediyor. Oldukça zor bir dil ama Kelt kültürüne adapte olma sürecinde olağanüstü yardımcı oluyor. Burada sadece İngilizce değil Galce de gündelik hayatın içinde kullanılan bir dil. Okullarda zorunlu ders olarak veriliyor örneğin. Bu müthiş bir kültürel zenginlik bence. Meltem yine tabii ki Memet Ali ile beraber kafa kafaya verip bu sefer çok ilginç başka bir proje fikri alevlendirdi. Aslında üzerinde 3 yıldır çalıştığımız bir konu bu. “Nereye aitsin? Aidiyet nedir? Ev neresi?” sorularına cevap aramak için yollara düştük yine, Galler’i gezdik ve sonunda Meltem’in kafa seslerinden oluşan çağdaş bir oyun fikri Memet Ali’nin zihninde çerçevelenmeye başladı. Biri Türkçe biri Galce konuşan iki kimliğin arayışını, isyanını ve çıkmazlarını anlatan oyun henüz şekillenme aşamasında. Seneye bu konu hakkında daha net konuşur bir sürecin içinde olacağız.

Son olarak, Gezi Parkı'ndeki direnişin 5. yıldönümü. Memet Ali, ister istemez ilk adı anılan isimlerden birisin. Geçtiğimiz günlerde de ilk kez twitter'da komik, ama bir yandan da trajikomik demek lazım bütüne bakınca, bir akış paylaştın. İlk kez yorum yapmayı seçtin ve sarkazm herhalde bu sürreal gerçeklik için en ideal yol. Beş yılın ardından bakınca olanlar, yaşadıkların sana nasıl geliyor? Türkiye'yi özlüyor musun? Ya da ait olmak ülke sınırları ya da bulunduğun mekanla ilgili bir şey değil mi?

Memet Ali: Kimi zaman absürt, kimi zaman gerçek üstü, kimi zaman komik, kimi zaman kabus gibi, kimi zaman hüzünlü geliyor. Özlemek, ait olmak, kendini ait hissetmek, Meltem’in verdiği cevapta daha da fazla soru var bu mevzular üzerine. Yeni projemiz, sorduğun son soru için bir cevap arayışı olacak.

Peki, bir gün döner misin? Ya da bugün dönsen hayatınla ilgili risk devam ediyor mu? Size yönelik suçlamalar zaman zaman yineleniyor sanırım?

Memet Ali: Tabii ki Türkiye’de yeniden üretmek, keyif aldığım projelerin içinde yer almak isterim. Benim hakkımda şu an benim bildiğim kadarı ile devam eden hukuki bir işlem yok. Ama suçlamalar ve komplo teorileri kesintisiz devam ediyor...

Bir tiyatro oyunu nedeniyle vatan haini ilan edilmiş biri olarak, yurt dışında çalışmanın ne gibi zorlukları ya da kolaylıkları var? Mesela eleştirinin ne gibi cezaları var?

Memet Ali: Bu sorunun cevabı için 7000 vuruşluk bir makale yazmam gerekir galiba. Kısaca şunu söyleyeyim, tabii ki Britanya’da bir sanat eseri yüzünden hedef gösterilmezsiniz ya da eleştiri yüzünden mahkemelerde sürünmezsiniz ama bu gerek ifade özgürlüğü açısından, gerekse de sanatsal üretim açısından her şeyin toz pembe olduğu anlamına gelmiyor.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.