Yalanla beslenen zulüm canavarı

Ömrü sürgün ve yasaklarla geçmiş olan Rusların muhalif yazarı Aleksandr Soljenitsin ne kadar doğru bir saptamada bulunmuş:

“Şiddet ancak yalanla gizlenebilir, yalan ise ancak şiddetle sürdürülebilir.Kim ki şiddeti bir yöntem olarak benimser, ister istemez yalanı ilke edinir.”

Şu son yıllarda yaşananlara baktığımızda, bu sözün haklılığına utanarak ve usanarak tanık oluyoruz. Sanık olanlar ise; büyük, kirli ve acımasız yalanlarla beslenen ahlaksız ve insafsız bir zulmün pençesinde, savcılıklarda, mahkemelerde, cezaevlerinde süründürülerek, açığa alınma, terfi ettirilmeme, emekliliğe zorlanma gibi yasal fakat haksız tasarruflarla bir ömürlük emek ve başarıları yok sayılarak, tehditle, şantajla susturularak ya da ölmeye zorlanarak, insan haklarının utanmazca çiğnendiği bir dönemde vatanını sevmenin ve savunmanın onurlu çilesini çekiyorlar.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü’ne yapılan ve bir personelinin intiharına neden olan zulümle, Silivri ve Hasdal tutsaklarına, rütbe ve makamları çiğnenip itibarsızlaştırmak istenenlere reva görülen, kimilerini yatağa, kimilerini de toprağa düşüren zulüm, hep aynı yöntem ve takdimlerle sürdürülüyor:

Amaç; “Düzmece belge ve kanıtlarla, planlanmamış ve yapılmamış darbelerin suç ve suçlularını yaratıp, demokrasi adına yasal(!) yollardan ucu açık bir süreç oluşturmak. Her kesimden göze batan ve toplumu uyandıran yurtseverleri etkisizleştirip ulusal savunma reflekslerimizi söndürerek emperyalizmin arzuladığı kolay yutulur bir Türkiye lokmasını ihanet tepsisi içinde sunmak!

“Hangi demokrasi?” sorusunun yanıtı da; Cumhuriyet’te Cüneyt Arcayürek’in bugünlerde yayınlanan ve 12 Eylül’ü anlatan yazı dizisinde var.Demirel’in, Çağlayangil’in mektupları sanki bugünleri anlatıyor. Aralarında tanımsal bir fark var sadece; O darbe demokrasisi idi.Bu ise rüşvet, tehdit ve yalana dayalı seçim, referandum mayalı “milli irade(!)” demokrasisi!

Her şey yasal(!)mış.Doğru! Yasayı hazırlayan, onaylayan ve uygulayan hep aynı irade.Senaryoları da. Şimdi son olaya bakalım!

YAŞ’la başlayan ve her tarafından tertip akan “yakalama emirli” hukuksuzluk, “maksat hasıl olduktan sonra” Aralık ayına ötelenmiş bir sözde yargılama sürecine dönüşmüşken, yasal yollardan haklarını geri alan iki general ve bir amiral’in açığa alınmasıyla tahammül sınırlarını zorlayan bir aşamaya gelmiştir.Bu, tutuklamalar kadar önemli bir olaydır.

O rütbe ve makamdaki askerlerin açığa alınması için, görevde kalmalarının yaratacağı sakıncaları içeren ve sağlam kanıtlara dayanan suçlamalara muhatap olmaları gerekmektedir.Bu insanlar vatan haini midir? Görevlerini kötüye mi kullanmıştır? Ahlaki zaafları mı vardır?

Düne kadar askerden ödü kopan, “asker ne der?, ne düşünür?” diyerek temkinle hareket edenler,ne olmuştur da böylesine saygısız, pervasız ve korkusuz davranabilmektedirler?

Evet, onları o makamlara getiren ve “deliğe süpürmeyip de kullanmaya devam eden” ler maddi ve manevi desteklerini sürdürmekte, senaryoları da ellerine tutuşturup uygulatmaktadırlar.

Peki, ya muhatap olan kurumun başındakiler ne yapmıştır ve ne yapmaktadırlar?

-Irak’ın kuzeyindeki kahraman askerlerimizin başına çuval geçirilmesindeki,

-İlhami Erdil’in sanki asker ve siviller içinde tek yolsuzluk yapan kişi imiş gibi gazete manşetlerinde teşhir edilerek yargılanmasındaki,

-Özden Örnek’in varlığı ve doğruluğu tartışmalı günlüklerinin ortaya çıkarılmasındaki,

-Kuvvet Komutanlarını öldürme, camiyi bombalama gibi alçakça darbe senaryolarıyla muvazzaf ve emekli personelin yargılanması ve tutuklanmasındaki,

-YAŞ kararlarına şerh konulması, Genelkurmay Başkanları’nın değişim dönemlerinde irticadan hiç bir personelin ihraç edilmemesi ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden irticanın tehdit olmaktan çıkarılmasındaki

-MGK’nın, adeta fotokopi bildirilerle etkisiz hale getirilmesindeki,

-Dolmabahçe görüşmesinin tehdit ve şantaj kokan bir gizemle makamsal ve kurumsal yıpratılma malzemesi olarak kullanılmasındaki,

-Suikast gerekçesiyle Kozmik oda gibi en mahrem yerlerin günlerce aranması, notlar alınmasındaki, amaç, niyet, plan ve tertipleri kanıtlarıyla çürütmek, kamuoyuna açıklamak dururken; “Asimetrik savaşla karşı karşıyayız”, “Demokrasiye bağlıyız, darbe yapmayacağız”, “Hukuki süreç işliyor, yasalara saygılıyız” gibi, senaristleri güldüren, figüranları cesaretlendiren aciz söylemlerle, adım adım ilerleyen, tepki görmedikçe cüretini artıran irtica ve bölücülük soslu, emperyalizmin beslemesi ihanet çemberinin kıskacına koskoca bir kurumun ve ülkenin hapsedilmesine seyirci kalmışlar, “istifa” gibi bir erdemi sergileyememişler, “benden sonra tufan” yaklaşımıyla tahsisli araba ve konutlu yeni yaşamlarına geçiş yapmışlardır.

Hanefi Avcı’nın kitabında açıkça belgelenen, referandumla katmerlenen bir yargı ve güvenlik yapısı karşısında bugün; AB adayı bir ülkede demokratik tepki gösterdikleri için cezalandırılan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ile, AB standartlarına göre(!) susturulmuş ve ülkenin savunulmasından sorumlu olmasına karşın, yıpratılarak etkisizleştirilmesi için her yol denenir olmuş bir kurumun general ve amiralleri aynı yalnızlık içinde savaş vermektedirler. Joseph Conrad diyorki;

“Vatanına, arkadaşlarına, sevgilisine ihanet eden birinden söz ediyorlar.Oysa…bir insan yalnızca kendi vicdanına ihanet edebilir”
Ne diyelim!

Ekonomisi, tarımı, doğası emperyalizme peşkeş çekilen, dinci eğitim ile geleceği karartılan, toplumsal dokusu dinci ve ırkçı söylemlerle parçalanan, yargısından muhalefetine kadar demokrasisine dış güçlerce şekil ve yön verilen bir vatanın “ne oluyoruz, nereye sürükleniyoruz?” diye isyan eden cesur, ilkeli ve yurtsever evlatlarına yalanla zulmedildiği bu utanç döneminde, makamlarının yetki ve sorumluluklarını gereğince yapmayarak görevini ihmal edenler, bırakmaya kıyamadıkları koltuklarında ve konutlarında vicdanları rahat olarak güle güle otursunlar!

O canavar nasıl olsa bir gün aç kalacak ve kendisini de yiyecektir.Buna karşı koyanlar ve teslim olanlar da, tercihlerine göre tarihin onur ve utanç sayfalarında hak ettiği yeri mutlaka alacaklardır.

Unutulmamalıdır ki; “Mutluluğun sırrı özgürlüktür, özgürlüğün sırrı ise cesaret.”

Reşit Çağın
İLK KURŞUN