Aydın Keleşoğlu yazdı:"Hepimiz Kubilayız"
Yazgı, Kubilay için saygı duruşuna durduğumuz bu günden tam 2480 yıl önce Sokrat’ı yargıladı.. Sokrat Baldıran zehri ile ölüme mahkum edildi. Suçu gençleri aydınlatmaktı.. Ama Sokrat Baldıran zehrini zorla değil, kendi elleriyle içti. Tarih denen gerçek ise Sokrat’ı yargılayan 500 yargıcı hatırlamıyor.Sokrat’ı hatırlıyor..Sokrat adı tarihe yazıldı.
Hem de altın harflerle..
1595 yıl önce de dönemin ve devrin üniversitelerinde felsefe, matematik ve astronomi dersleri veren çağının en önemli bilim insanı kadın Filozof İskenderiyeli Hypatia gerici ve yobaz kilise papazları tarafından katledildi.. Midye kabuklarıyla eti kemiklerinden sıyrıldı ve kalan bedeni ise yakılarak öldürüldü.. Onu yakan papazların adı unutuldu.. Ama Hyptia adı unutulmadı..
Tarih, kalbine yazdı..
1487 yıl önce “Felsefenin avuntusu” adlı kitap yazan ve Aristoteles’in eserlerini Latince’ye çevirerek Avrupa’ya skolastik düşünceyi aktarmayı başaran Boethius, Kral Theodoricus’a karşı suikast planları hazırlayanların arasına karışmakla suçlandı. Ardından tutuklandı..Kendisine savunma hakkı bile verilmeden yargılandı. Boethius ise mahkemede yapamadığı savunmasını Consolatio adlı eserinde yaptı. Mahkemeden İdam Kararı çıktı. Ancak idam edilmedi. Ağır işkencelerle öldürüldü. Alnına geçirilen bir sicim, gözleri yuvalarından fırlayana dek gerildi ve o durumda iken kalın bir sopayla ölünceye dek hristiyan gericilerce dövüldü. Bu tarihlerden sonra Avrupa, 1000 yıllık bir karanlık döneme girdi..Ancak 1500’lü yıllarda Boethius’un aktarımlarıyla aydınlanabildi ve Rönesans ve reforma başlayabildi.. Consolatio, 1500 yıldır okunuyor..Boethius insanları bu gün bile aydınlatıyor.. Ama Kral unutuldu.. Cellatlar ve ona işkence edenler ve Mahkeme üyelerinin adlarının esamesi bile okunmuyor..
Tarih Boethius ismini sayfalarının en mağrur köşesine koydu.
1089 yıl önce Hallac, katı görüşlü müslümanları şoka uğratarak “Enel Hak/Ben Tanrının ta kendisiyim” dedi. Sözünde geçen “Hak” kelimesinin Allah’ın 99 sıfatından birinde geçtiği söylenerek tutuklandı ve hapse atıldı. Ağır işkencelerden sonra, vücudundaki tüm deri kesildi.. Yarı canlı bir şekilde haça gerilip halka gösterildi. Ancak acılara dayanamayarak ertesi gün öldü. Ama onun canlı canlı derisini yüzen katilleri kimse tanımıyor.. Hallac-ı Mansur’u bu gün tüm İslam alemi tanıyor..
Tarih Mansur Hallac’a “Hak’ını” verdi..
Bundan 495 yıl önce bir kitap yazıldı.. “Ütopya”.. Yazan ise Thomas More idi. Kitabıyla ülkesinin sorunlarına eğildi. Kralın baskısına karşı “ideal bir ülkenin nasıl olması gerektiğini” kurguladı.. Hakkında şikayetler artınca 1531′de Krala bağlılık yemini etmesi istendi..Ama o reddetti. Karşı geldi. Ardından yalancı tanıklıklarla tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırıldı. 6 Temmuz 1535′de idam edildi. Ancak ölümünden 400 yıl sonra, 1935’de Papa Pius XI tarafından aziz ilan edildi. Tarih Thomas More ve kitabını anlatır durur..Ama onu yargılayanları ise hatırlamıyor..
Her “Devrim” yeni bir Ütopya için yapılır..Tarih böyle emreder..
411 yıl önce ise Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biri olan gökbilimci Giordano Bruno “Evrenin sonsuz olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu” söyledi. Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi’nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp “dinsiz” ilan edildi. Ölüm Kararını kendisine okuyan yargıcın yüzüne “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz” dedi.Haklıydı, kararı okuyan yargıcın vicdanı yoktu. O yüzden vicdanı yerine elleri titriyordu. Karar infaz edildi. Giordano Bruno Hristiyan gericiler tarafından kazığa bağlandı ve diri diri yakılarak katledildi.. Ama Tarih ve Bilim “Dinci katilleri” değil, Bruno’yu haklı çıkardı. “Evren sonsuzdur” diyoruz şimdi. Ve küçücük çocuklar başka başka gezegenlerin adlarını yazıyor kara tahtalara.. Bembeyaz duygularla.. Ve başka bir çok gezegenin var olduğunu hepimiz öğreniyoruz..Görüyoruz şimdilerde..
Filozof Bruno, sadece gökbilimci değildi. Tarihin unutmadığı şu sözü de söyleyen kişiydi;
“Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.”
Şimdi ne papazlar, ne dinciler ve ne de yargıçlar biliniyor. Ama Giordano Bruno ve O’nun sözleri dillerden dile dolaşıyor bu gün bile..
Tarih Bruno adını gökyüzüne yazdı çünkü.
1564 yılında doğan ve 25 yaşında Matematik profesörü olan ve geliştirdiği teleskoplarla uzay hakkında önemli gözlemler yapan Galileo, 1614 yılında Copernicus’un öne sürdüğü güneş merkezli evren kuramını benimsediği için Vatikan kilisesi tarafından yargılandı. Çünkü Kilise “Copernicus teorisini” dine aykırı buluyordu. Şaka değildi.. Çünkü Dincilere göre Öküzün boynuzunda düz bir tepsi idi yeryüzü..Engizisyon Mahkemesi 1614′te Galileo’nun görüşlerini yaymasını ve öğretmesini yasakladı. Ama o durmadı. 1632′de yazdığı “Dialogo” adlı kitabında dünyanın dönmekte olduğunu söyleyince Engizisyon mahkemesi O’nu giyotin cezasına çarptırdı. Galileo kelleyi zor kurtardı.. İdam cezası ev hapsine çevrildi. Ancak 1642 yılında da öldü. Ama tarih, onu yargılayan yargıçları tanımadı. Engizisyon Mahkemelerini de kaldırdı..Tarihin çöplüğüne attı.. Çünkü dünya o gün dönüyordu. Bu gün de dönüyor..Ve yarın da dönecek..Gericilere inat.. Yobazlara inat..Dincilere inat ve kincilere inat dönecek..
Ama engizisyon yargıçlarını unutan tarih, Galileo adını yıldızlara yazdı yaldızlı harflerle.. Adına da bir İade-i itibar heykeli dikti..Hem de yargılandığı Vatikan’ın ortasına.
1632 yılında, Leonardo da Vinci’nin kuşlar üzerinde yaptığı çalışmalarından ilham alan Hazerfen Ahmet Çelebi kendi yaptığı kanatlarla Galata kulesinden Anadolu kıyısındaki Üsküdar’a kadar uçtu. Ve böylece bir kıtadan diğer kıtaya uçan ilk insan oldu. Uçtu ama, ülkesindeki din adamları da az kalsın kellesini uçuracaktı. Çünkü dincilere göre Hazerfan Ahmet Çelebi bir sapıktı. Dinsizdi yani. Şimdilerde bilimle ilgilenenleri ve işine gelmeyenleri “dinsiz” diye suçluyorlar ya hani..O gün de öyleydi.. Hazerfan, hemen dincilerin ve kincilerin ellerinden akan yaftalarla suçlanarak Padişaha jurnallendi. Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa köşkünden Hazerfan’ı seyreden Sultan, bu derece bilgili ve becerikli birisinin tehlikeli olabileceğini düşünüp, “Bu adam korkulacak bir adamdır. Her ne isterse elinden gelir. Böyle kimselerin yaşaması caiz değildir” diyerek onu Cezayir’e sürgün etti. Ahmet Çelebi orada öldü. Ama Hezarfen adı unutulmadı. Türkiye Cumhuriyeti çıkardığı üç hatıra pulundan birine Hazerfen’in resmini bastı ve itibarını da iade etti.Hava alanlarına adını verdi.. Ve bu gün İnsanlar artık kanat takıp uçmaktadır..
Tarih, Hazerfen Ahmet’ı, bu gün bile uçurmaktadır..
Ve Tarih 23 Aralık 1930
KUBİLAY..
Bir aydınlığın, yeni kurtuluş savaşından çıkmış bir milletin sembolü. Çağdaş bir düşüncenin, eğitimin, öğretimin timsali. Bir öğretmen ve bir asker..Tarih boyunca süregelen “din-bilim”, “karanlık-aydınlık” çatışmasında “bilimden ve aydınlıktan” yana saf tutmuş bir meşale.
Bir güneş.
81 yıl önce 23 Aralık sabahı Derviş Mehmet adında bir gerici, yobaz sürüsüyle birlikte ellerinde baltalar, bıçaklar ve hançerlerle birlikte Menemen’e girdi. Mehti olduğunu ve halife ordusunun da yakında geleceğini bildirdi. Camiden üç hilalli yeşil bayrağı alarak halkı isyana çağırdı. Genç Türkiye Cumhuriyetinin bekçileri tez elden tedbirleri aldılar hemen. Ve Yedeksubay-Öğretmen Kubilay karşılarına dikildi. Ancak yapısı ve görüşleri gereği “Hümanist” bir yol izleyen ve uyarılarla yetinen Kubilay’ı gericiler affetmedi. Yüreğinde insan sevgisi taşıyan Kubilay, gericilerin, yobazların ne kadar tehlikeli olduğunu düşünememişti. İkaz ve uyarılarla yetinirken isyancı gericiler onu omzundan yaraladılar. Askerleri dağılan Kubilay bir camiye sığındı. Çünkü cami, O’na göre Tanrının evi, bir kutsal mekanıydı. Ancak kutsallık tanımayan dinciler Cami avlusunda ele geçirdikleri yaralı Kubilay’ı bir bağ bıçağıyla ensesinden kestiler. İsyancı başı Derviş Mehmet, Kubilay’ın başını bir sırığa takarak sokaklarda gezdirdi.. Ölü bedeni ise Hayımoğlu Jozef’in getirdiği urganla sokaklarda sürüklendi. Oysa “Kubilay” ismi Gökyüzü demekti.., Evren demekti..Sonsuzluk ve güzellik demekti.
Gericiler ne sonsuzluk bildiler, ne de güzellik..
Acımadan Kubilay’ın kanını içtiler..
Ama “Kubilay” adını gökyüzüne yazdı tarih..Sonsuzluğa kazıdı..Adına kitaplar yazdı..Heykellerini dikti toprağa.. Tarih onu hatırlıyordu..Çünkü Sokrat’ın Hypatia’nın, Boethius’un, Hallac-ı Mansur’un yolundan gidiyordu.. Ve Giordano Bruno’un.. Aydınlanmanın, Meşalenin, Güneşin..
Kısaca Mustafa Kemal Atatürk’ün..
Eyy zalimler..Eyy kendileri için çıkardıkları yasalara güvenenler..Ve 1500 korumaların, binlerce zırhlıların ardına sığınanlar..Eyy Derviş Mehmet’in torunları.. Şeyh recepler..Molla Cemiller.. Ve Amerikan’ın Ortadoğu temsilcileri.. Uşakları..
Sakallarından lime lime ölüm, ve salyalarından köpük köpük cinayet fışkıran yobazlar..
Tarih sizleri hatırlamayacak..Unutacak. Yaptığınızdan da utanacak..Çünkü tarih korkakları değil, kahramanları hatırlar.. Korkaklar tarihe değil, tarihin çöplüğüne atılır..
Ve eyy Engizisyon yargıçlarına özenen yargıcılar..Ve gericiliğe özenen Bakanlar, başbakanlar ve onlara el sallayan yandaşlar.. Zulmettiğiniz insanlar, hapsettiğiniz aydınlar ve zındanlarda katlettiğiniz ölüler sizin uykusuz gecelerinizde en büyük hayaletiniz ve cehenneminize götürdüğünüz en ateşli günahlarınız olacak..
Bunu unutmayınız..
Kaleminizle bizleri yargılayabilirsiniz..Yasalarınızla bizleri asabilirsiniz.. Ama o yasalar sizlerin esareti, idam sehpaları ise bizlerin asaleti olacaktır..
Ve tarih bizleri hatırlayacaktır..Sizleri değil.. Bizi asarsınız, yakarsınız, kesersiniz ama öldüremezsiniz.. Yok edemezsiniz.. Çünkü tarih sizin gibi korkakları değil, kahramanları hatırlar her zaman..Tarih Mustafa Kemal’leri, Mustafa İsmet( İnönü) leri, ve nice Mustafa Fehmi Kubilayları hatırlıyor.. Haykırıyor satırlarında..
Tarih bilimi hatırlıyor..Aydınlığı hatırlıyor..Devrimi hatırlıyor..
Başkaldırıyı hatırlıyor..
Bizi hatırlıyor kısaca..
İşte biz, bu yüzden Mustafa Kemaliz..
İşte bu yüzden Mustafa İsmet(İnönü)’üz,
Ve biz, işte bu yüzden Mustafa Balbay’ız..
Bir güneş gibi korkun bizden..Çünkü hepimiz, Mustafa Fehmi, KUBİLAY’ız
Aydın KELEŞOĞLU
