Cumhurbaşkanı uzun tutukluluklardan rahatsızlık duyduğunu açıklıyor.
Meclis Başkanı “Uzun tutukluluklar demokrasimizi zedeliyor” diyor.
Ana muhalefet uzun tutuklulukların cezaya dönüştüğünü söylüyor.
Başbakan Yardımcısı vicdanının sızladığını beyan ediyor.
Adalet Komisyonu Başkanı “Bu fazla oldu artık” diye konuşuyor.
Cümle yandaşlarda bir vicdan muhasebesi başladı.
Ünlü bir cemaat bile “Yok artık” beyanlarında bulunuyor.
Demokratik kitle örgütleri “yetti ama” diye tepki gösteriyor.
Mağdurlar zaten ilk günden beri mücadele veriyor.
Sadece Başbakan’ın bu konuda bir sözü yok.
Peki bunca tepkiye rağmen neden bu konuda hiçbir adım atılamıyor. Herkes rahatsız ama sıra çözüm bulmaya gelince “tık” yok.
İşte tam bu aşamada Adalet Bakanı “Uzun tutukluluklar hakkında bir şey yapmak mümkün değil, çünkü bunu düzeltelim derken canımızı sıkacak başka gelişmelere neden olabiliriz” diyerek “Yargı süresinin kısaltılması için” bir proje hazırlamaya başladıklarını açıkladı.
Ergenekon Davası 4 yılı geçti, Balyoz da ona yaklaşıyor. Bu davaların türevi başka davalarda da çok uzun süre harcadık.
Peki yargılama aşamasında nereye vardık?
Adeta yerinde sayıyor. Neden?
Bana göre, mahkemeler ne kadar zorlasalar da davaları yürütemiyorlar. Çünkü uzun süredir tutuklu olan kişilerle ilgili belge, bilgi ve kanıtlar yeterli değil. Hâkimler karar aşamasına gelemiyorlar. Gelseler bile istenen miktarda ceza vermeleri adalete uygun olmayacaktır.
Örneğin 4 yıldır tutuklu olan bir kişiye 8-12 yıl arası bir ceza verilirse, tutuklu kaldığı süre aynı zamanda cezasını karşılayacak.
Beraat ya da daha az bir ceza verilmesi halinde onlarca kişinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitme ve büyük tazminatlar alma tehlikesi var.
Yine bana göre, bu davalar, bir dönemden ve kişilerden intikam almak için başlatıldı. Medya aracılığı ile yapılan karalamalarla bu kişiler itibarsızlaştırıldı, küçük düşürüldü.
Ancak bunlar ceza vermek için gerekli belge ve kanıt yerine geçmiyor. Hâkimleri sıkıştıran bu.
Adalet Bakanı’nın “yargıyı hızlandıracağız” açıklaması ile artık eğrisine doğrusuna bakmadan herkesin yattığı süre göz önüne alınarak cezalar verilebilir. Böylelikle en azından “Bizi fazladan yatırdınız” iddiası ile AİHM’e gitme taleplerinin önüne geçebilir.
Peki bu adaletli mi olur? Olmaz tabii. Ama onun da çaresi bulunur. Kişilerin sicillerinin temizlenmesi amacıyla bir af çıkarılır.
Sonuçta bu aftan Apo’da yararlanabilir mi?
Eh o kadar kusur kadı kızında da olur.
*****
İlk kitabını ilk yazandım
Ercan Çitlioğlu’nu, Türkiye’nin sorunlarına kafa yoranlar arasında tanımayan yoktur herhalde. Özellikle terör konusundaki çalışmaları ile uluslararası bir ün kazandı Ercan Çitlioğlu.
Birkaç hafta önce “İnsanı, Dünyayı ve Terörizmi Anlamak” kitabını buldum masamın üzerinde. Londra seyahati sırasında yanıma aldığım kitabı bir solukta bitirdim. Dönüşte aradım Çitlioğlu’nu. “Bu kez çok değişik bir çalışma olmuş” dedim. Çünkü Çitlioğlu bu kitabında sadece Türkiye’deki terörü ve mantığını değil, dünya çapında terör algılamasını ve bunun toplumlar üzerindeki etkisini araştırmış. Ortaya dünya üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulabilecek bir eser çıkmış.
Ercan Çitlioğlu “Bu 11’inci kitabım” dedi ve benim de hoşuma giden bir şey söyledi; “Hatırlıyor musun, benim ilk kitabımı yazan gazeteci sendin.”
Yazımı hatırlıyorum ama, Ercan Çitlioğlu ile ilgili ilk yazıyı yazan olduğumu tabii ki bilmiyorum.
Çitlioğlu “Yedekteki Taşeron: PKK-Asala” kitabında hem PKK Asala bağlantısını irdeliyor hem de çok usta biçimde Türkiye’nin Asala terörünü bitirmekteki üstün başarısını anlatıyordu.
Asala’ya karşı çok gizli operasyonlar yapıldığını duyuyorduk. Ama bu kitabın satır aralarından bunların nasıl olduğunu öğrenmiştik.
İşte 15 yıl kadar önce kitabı okuyunca bunu sizlerle de paylaşmıştım. Çitlioğlu ile tanışmamız da bu yazıdan sonra olmuştu.
Geçen yıllar içinde Çitlioğlu 10 kitap daha yazmış. Ne mutlu ona ve onları okuyanlara.
*****
Köprüde eziyet 3
Bazı yazılar vardır, yazana bile küçük bir detay gibi görünür. Uyarı olsun diye yazdığınızı düşünürsünüz, ama bir bakarsınız ki o detay gibi algılanan yazı çok okunmuştur. Çünkü ya herkesin o konuda başına bir şey gelmiştir ya da bu konu herkesin canını sıkmaktadır.
İşte köprü geçişlerinde kullanılan OGS ve KGS konusu da böyle. Başıma gelen bir olayı yazdım, meğer ne çok dertli varmış.
Örneğin, KGS geçişleri için neden ille de en az 50 liralık kart gerekiyor? Köprüden sadece bir kez geçiş yapacak kişi neden 50 liralık KGS kartı almak zorunda?.
Tek geçişlik kartlar kullanılamaz mı? Köprü geçişi üç lira. Haydi diyelim ki 3 lira için kart maliyeti bile yetmez. O zaman 5 geçişlik kart neden olmuyor?
Küçücük gibi görünen bir detay. Ama ülkenin adaletini işte o küçücük ayrıntılar bozuyor aslında.
*****
BBC’nin yaptırdığı “Dünya Konuşuyor” araştırmasına göre, Türkiye en çok yolsuzluğu ve işsizliği konuşuyormuş. Konuşulan bu iki kavramın, “adalet ve kalkınma”nın tersi olması tesadüf herhâlde! (Gani Yıldız)
*****
Vicdansa, bedellide daha çok
Cumhurbaşkanı dün iki yasayı birden onayladı. Biri bedelli diğeri şike yasası. Bedelli Cumhurbaşkanı’na tanınan inceleme süresinin son gününde onaylandı, veto edilen şike yasası ise Meclis’ten aynen gelince Cumhurbaşkanı 15 günlük süreyi beklemedi.
Cumhurbaşkanı şike yasasını veto ederken “Vicdani” bir gerekçe ileri sürmüştü. “Kişiye özel” demişti, cezaların azlığını vicdani bulmamıştı.
Oysa eğer cumhurbaşkanı bir yasada “vicdan” arıyorsa bedelli yasası vicdanları daha yaralar nitelikte değil mi?
En azından bedelliden yararlanacakların hiç eğitim görmeyecek olmaları askerliğin adeta “satın alınması” anlamına geliyor. Parası olanın bırakın askerlik yapmayı, en temel eğitimi bile almamaları vicdanları yaralamıyor mu?
*****
Vay canına
Şike yasasının veto edilmesinden sonra herkes Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın dediği gibi “artık kimsenin bu yasaya elini sürmeye cesaret edemeyeceğini” sanıyordu.
Ama öyle olmadı biliyorsunuz. Önce AKP sonra CHP ve MHP attıkları imzanın arkasında olduklarını belirttiler ve yasayı “noktasına virgülüne dokunmadan” Köşk’e geri gönderdiler.
AKP yandaşı bir kesim ve özellikle bir cemaat bu karara sert tepki gösterdi. AKP’nin kendi sandalyesini tekmelediğini bile yazan çıktı.
Dün Taraf Gazetesi’nde, AKP Grup Başkan Vekili Nurettin Canikli ile ilgili çok ilginç bir haber vardı.
Şike yasasının arkasında duracaklarını açıklayan Canikli’nin bir akrabasına hidroelektrik santralı yapma imtiyazı çıkardığını yazıyordu.
Normal zamanda insanın aklına bir şey gelmez, ama bunca zamandır AKP destekçiliği yapan bir gazetenin, bir anda Canikli’yi hedef almasının nedeni acaba saf habercilik kaygısı mıydı? Cevap aramıyorum, sadece şaşırdığımı söylemek istiyorum. Yoksa haber doğruysa çok güzel, ona lafım yok. Özlediğimiz gazetecilik bu aslında...
Can Ataklı
Vatan
