Parti içi demokrasi yani “her milletvekilinin özgür iradesiyle konuşma ve oy kullanması” önemlidir çünkü TBMM’deki partiler kendi içinde bunu sağlayamıyorsa Türkiye için demokrasi istemeye hakları yoktur. Ama bunu “her kafadan bir ses çıkması, parti içi disiplinsizlik” noktasına taşımak da parti içi demokrasinin olmaması kadar eleştiriyi hak eder.
Son yıllarda “parti içi demokrasi” ile “dağınıklığı” karıştırdıkları için daha çok CHP’li milletvekilleri eleştirildi. Özellikle Deniz Baykal’ın genel başkanlıktan ayrılmasıyla “onun ekibindeki milletvekilleri”nin ve “gözünü lider koltuğuna diken” diğerlerinin yeni genel başkanlı parti başarı grafiğini yükseltmesin, hatta mümkünse oyları düşsün düşüncesiyle kendi partilerine ve liderlerine karşı hareket etmeleri, bazılarının “karşı propaganda” bile yapmaları eleştirilmeyecek gibi değildi.
3 AYRI GRUP
CHP’de bu “her kafadan ayrı ses çıkması” durumu “Genel Başkan görevinin başındayken” olduğu için Kemal Kılıçdaroğlu da “disiplini sağlamadığı” için bu eleştirilerden nasibini aldı. AKP’de ise 9 yıllık iktidar sürecinde benzer bir tablonun görülmesi zordu zira onlarda da “parti içi disiplin” ile “özgür iradeye tümden baskı” birbirine karışmıştı, milletvekillerinin “televizyona çıkıp konuşmaları” bile yönetim iznine tabi idi, ancak bazı isimleri ekranda görebildik. Herhangi bir konuda, bir yasanın kabulü gibi durumlarda ise “tek fire bile vermeme” adeta kanun gibi bir kuraldı.
Ta ki Tayyip Erdoğan’ın hastalanıp doktorlarının “konuşmasına bile izin vermediği” günlere kadar. Şike Yasası’nın Cumhurbaşkanı Gül tarafından veto edilmesi ve Erdoğan’ın “Yasa’nın aynen Köşke iadesi” görüşünde olması üzerine AKP Grubu’nda da çatlaklar ortaya çıktı. AKP’de şu anda Şike Yasası’nın iadesi ile ilgili “3 ayrı görüş”ün bulunduğu ve önemli sayıda milletvekilinin “Erdoğan’ın görüşüne karşı çıktığı” gündemin en çok tartışılan konusu halinde..
DEMOKRASİ İSE CUMHURBAŞKANI ELEŞTİRİLEBİLİR
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Yasayı aynen iade etmeye milletvekillerinin cesareti yetmeyecek” derken, Gümrük Bakanı Yazıcı Şike Yasası’nın aynen iadesi için “Cumhurbaşkanı’nı eleştirmek sağlıklı değil. Zıtlığa düşmeden düzenleme yapılır” diyor ve “Genel Kurul’daki oylamada kişisel iradesine ipotek koymayacağını” belirtiyor. (Demokrasilerde cumhurbaşkanları da rahatça eleştirilebilmelidir oysa.. Bu “demokrasi ve eleştiri” konusunu çözmeleri gerekiyor. Medya baskılarının , tek tip medya yaratma gayretinin veya “muhalif tüm sesleri susturma” isteğinin nedeni de aynı çünkü..)
GÜL-ERDOĞAN ÇEKİŞMESİ VE BAŞKANLIK SİSTEMİ
Başbakan Erdoğan bu durumdan rahatsız olmuş olmalı ki telefonla katılarak başkanlık ettiği AKP Grup Yönetim Toplantısı’nda “Partinin birlik ve bütünlük görüntüsünün bozulmamasını”, “parti içinde farklı sesler konusunda ikna yönteminin kullanılmasını” istedi. Ama öyle görünüyor ki bir yanda Erdoğan’ın, diğer yanda Gül ’ün bulunduğu bir çekişme ortaya çıktığında Erdoğan’ın “birlik ve bütünlüğü bozmama” çağrıları bile durumu kolayca düzeltmeye yetmeyecek. Besbelli ki AKP böyle bir durumda “kırılmalar” yaşayabilecek.
Bunun olacağını örneğiyle gören Erdoğan’ın, dünkü ‘Başkanlık sistemini ne çabuk unuttunuz’ başlıklı yazımda anlattığım gibi; Meclis’e döner dönmez, mümkün olan en kısa zamanda başkanlık sistemi için elinden geleni yapacağı kesin değil midir? Ama yine bir engel olacak, o zaman “başka kimseciklerin dinlenmeyeceğini” gören milletvekillerinin reddetmesi..
“Acaba Tayyip Erdoğan hasta olmasaydı AKP’den yine üç ayrı ses çıkabilir miydi, Gül-Erdoğan çekişmesi kimin zaferiyle sonuçlanırdı” bu soruyu merak edenler az değildir sanıyorum!
*****
Hiç kanınız donmadı mı?
Pazartesi günü Vatan’da Mine Şenocaklı’nın yaptığı, “Söke’de bağevinde iki küçük çocuğuyla birlikte mangal zehirlenmesi hazırlayarak intihar eden Elke’nin ve annesiyle kardeşinin dramını anlatan” röportajı okudunuz mu? Okuduysanız; gerçekten kusursuz ve her satırında gözyaşlarınızı tutamadığınız bu röportaj kanınızı dondurmadı mı?
BABA DEĞİL CANAVAR
Elke aslında İLKNUR olarak ve Türk anne ile babadan doğmuş. Ancak filmlerde görülecek olaylarla nasıl mecburen “Elke” olduğunu, bir İngilizle evlenme hikayesini ve ondan sonra başına gelenleri okumadıysanız hemen 5 Aralık tarihli Vatan’dan okuyun. Tüm çektiklerinden sonra “6 ve 8 yaşlarındaki dünya tatlısı iki çocuğuna öz babaları tarafından tecavüz edilmesi” vahşetini yaşıyor talihsiz kadın. Çocuklarını bu pisliğin içinden kurtaramayacağını, onları kaçırmakla başaramayacağını anlayınca da “zavallı mağdur çocuklarla birlikte ölmeyi” seçiyor.
Bugüne kadar “ensest” denilen “aile içi çocuk tecavüzü”nün yok farz edildiği, halı altına süpürüldüğü Türkiye’de sayısız Elke ve sayısız mağdur yavrucak var. Bunu da bütün kadın kuruluşları, kadın hukukçular çok iyi biliyorlar. Buna rağmen bir türlü gündeme gelemiyor, nedenini soruyorsunuz “aile mahremiyetine girme sayıyorlar” gibi inanılmaz şeyler söyleniyor.
‘ENSESTE EN AĞIR CEZA VERİLMELİ
Bu skandal bitmeli, “çocuğa karşı şiddet”in birinci sırasına ensest vahşeti alınmalı, en ağır cezalar öz çocuğuna, kardeşine, yeğenine tecavüz eden bu vahşilere verilmelidir. Elke olayında canavar İngiliz, şu anda olayın ispatı zor olsa da İngiliz yargısı her detaya bakar, Elke’nin anne ve kız kardeşinin “onun ağzından anlattıklarını” değerlendirir ve bu hasta yaratığın “hiç değilse başka çocuklara zarar vermesini” önler.
Kadın ve Aile Bakanlığı “Elke ve çocuklarının yaşadığı dehşeti ve o nedenle bugün hayatta olmayışlarını” anlatan bu röportajı dikkatle incelemeli ve şu anda ülkenin birçok köşesinde benzer felaketlerin yaşanmakta olduğunu ve öz baba, amca, ağabey saldırısına uğrayan bu talihsiz çocukların “çaresizce kurtarılmayı beklediğini” unutmamalıdır. Bakan Fatma Şahin’in bu olayı da, diğer ensest vakalarını da kadın örgütleriyle izlemesi ve çözüm üretmesi bekleniyor.
BIRAKIN ARTIK PANELLERİ
Hâlâ birçok yerde “kadın ve çocuklara karşı şiddeti önleme” panelleri, sempozyumları yapılıyor. Bunları son 20 yıldır yeterince yaptık, bizler ve bakanlar konuşurken kadın ve çocuklara karşı vahşet olayları katlanarak arttı ve dev boyutlara geldi. Sık sık söylüyorum; artık konuşarak kaybedecek zaman yok, neler olduğu ve çözümleri açıkça ortadadır, sıra bu çözümleri uygulamaya ve öncelikle “Yargıtay başta olmak üzere yargıyı doğru karar vermeleri için zorlamaya” gelmiştir.
Yeni uluslararası sözleşmeleri “İlk biz imzaladık” diye sevineceğimize, daha önce imzalanan “kadın ve çocuk hakları uluslararası sözleşmelerine uymayan” mahkemeleri durduralım. Harekete geçelim ve beklenen yasaların Meclis’e getirilmesini sağlayalım.
Türkiye’de mesele artık “kadın hakkı” filan değildir, “kadın ve çocuk kıyımı”ndan söz ediyoruz ve bu bekleyemez!
Ruhat Mengi
Vatan