Köy Enstitüleri ve Bugünkü Eğitim Faciamız


Bu Makale Düşün Yazıları Dergisi Aralık Sayısında Yayımlanmıştır

“GOMONİZ yetiştiriyor!.. Köylüleri GOMİNİZ yapıyor!..” yaygaralarıyla başından beri taşlanıp 1946’da büyük bir darbe vurulan; ardından gelen 6-7 yılda kapatıla kapatıla kolu kanadı kırılan ve nihayet 27 Ocak 1954 yılı çıkarılan bir yasayla kökten yok edilen Köy Enstitüleri’nin ilk adımı, asırlardan beri her türlü sıkıntı, gerilik ve karanlık içinde kaderine terk edilen köylülerimiz için öğretmen yetiştirecek ilk “Köy Eğitmenleri” kursunun açılmasıyla bundan 75 yıl önce atıldı. Bu vesileyle, 1944’de Çifteler Köy Enstitüsü’nden mezun olan bir öğrencinin “KÖY ENSTİTÜLERİ”üzerine yazdığı bir yazıyı ve anılarını, başta İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte tüm emeği geçen öğretmenlerin ve orada okuyan öğrencilerin hatırasına “ithaf” ederek paylaşıyoruz.

Tonguç Baba, nasıl etsek

Şöyle bir doğuluversek

Coni’nin gemini çekiversek

Bak o zaman bayramlara!..

(Nebi Dadaloğlu)

KÖY ENSTİTÜLERİ ve BUGÜNKÜ EĞİTİM FACİAMIZ

Muğla’da, üniversite sınavlarında başarılı olabilmelerini sağlamak amacıyla iki çocuğunu Özel Dershaneye yazdıran anne, dershane ücretini ödeyemediği için icra ve alacak davası kovalamacıları yoluyla cezaevine kapatılıyor. Bu yüzkarası duruma isyan eden öğrenci oğul, çıkış yolunu intihar etmekte buluyor. Bu acı son, ilgililerin ilgisini çekecek boyutlarda büyük iletişim ve yayın organlarında (medya) haber olunca, Özel Dershaneye olan borç ilgililerce ödeniyor. Dört aydır cezaevinde yatırılan anne, oğlunun ölümü pahasına özgürlüğüne kavuşuyor. (Star Televizyon Haber Ajansı 5 Nisan 2010)

Sevinsin mi bu anne, ağlasın mı!? Daha doğrusu, sorumlu, sorumsuz; geride kalan bizler ne yapmalıyız? Sevinelim mi, ağlaşalım mı?

Bu acı olay, bugünkü “Eğitim Faciamızı” anlamamıza ve önlemlerini almamıza yetmezse, bundan daha acı olayların kapımızı zangır zangır çalması, belki yarın, belki “yarından da yakındır!”

KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU

Köy Enstitüleri fikri, ta 1932’lerde Dr. Reşid Galip’in Maarif Vekilliği günlerinde filizlendi. O günlerin devlet yöneticileri ve sorumlu makamları, 18 milyonluk nüfusumuzun % 82’sini oluşturan köylü insanımızı (Turgut Özal’ın ünlendirdiği deyimle): “Çağ atlayacak” boyutlarda eğitmek için nasıl bir yol tutacaklarını derin derin düşünmeye, Avrupalarda ve ileri memleketlerde ne gibi yöntem ve uygulamalar yapıldığını ciddi ciddi araştırıp incelemeye koyuldular.

3 Ağustos 1935’te İsmail Hakkı Tonguç, “İlköğretim Genel Müdürlüğü” görevine vekâleten getirilmesi ile birlikte, zamanının Milli Eğitim Bakanı olan Saffet Arıkan’a, Türk köylüsünü uyandıracak bir proje sundu. Bu rapor, sonradan kitaplaştırdığı, “CANLANDIRILACAK KÖY”yapıtının temellerini ve asıl kuracağı ölümsüz eseri olan “Köy Enstitüleri”nin ana temellerini oluşturuyordu.

O günlerin koşullarıyla tüm olanaklar seferber edildi. 1936 Temmuzunda, Köy Enstitülerinin ön denemesi niteliğindeki ilk Eğitmen Kursu, Eskişehir-Mahmudiye’de, Devlet Üretme Çiftliği yapısı altında açıldı. Önceleri, askerde (“Ali Okulu” diye bilinen derslerle) okuma-yazma öğrenmiş, onbaşı ve çavuş olmuş yetenekli köy delikanlılarını pek kısa (sekiz aylık) kurslardan geçirerek eğitim etkinlikleri kazandırmayı amaçlıyordu bu kurs. 1936’daki bu ilk cesur uygulama tez vakitte ürününü verdi. Çıkarcı güçlerin akıl almaz baskıları sonunda bu özgün kuruluşlar kapattırılıncaya dek 9318 Köy Eğitmeni yetiştirip, 9318 köyümüze okuma-yazma-kültür ve insan olma ışığını götürebildi. İşte 1937 yılında, Türk köylüsünü asırlar-boyu kuşatan koyu cehalet karanlıklarından kurtaracak ilk ışık yakılmıştı. Arkası getirilmeliydi. Yetiştirilen bu özgün, yeni eğitimcilere “Köy Eğitmeni” adı verildi.

Köylerde göreve başlayan eğitmenlere bir miktar toprak, tohumluk ürün, tarım alet ve araçları, damızlık hayvan, kovan-arı gibi köylüye örnek olacak çalışma olanakları sağlandı, iş araç ve gereçleri verildi. Bu uygulama ile hem devletin maaş ödeme yükü hemen hemen sıfıra indiriliyor hem de Eğitmenlerin ekonomik ve toplumsal gereksinimleri karşılanmış oluyordu. Aynı zamanda, taa Osmanlı Devleti zamanından, 1824 yılından beri sözde uygulanması gereken zorunlu ilköğretim yasasının, (yasalaşmasından tam 112 yıl sonra) ilk uygulamasına başlanmış oldu. Hemen arkasından, Eskişehir-Mahmudiye, İzmir-Kızılçullu ve Kastamonu-Gölköy’de birer “Köy Öğretmen Okulu” açıldı. (1937 – 1938).

Artık “Köy Görünmüştü.” Durmak olmazdı:

28 Aralık 1938’de Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilince, Köy Enstitülerinin gerçek mimarı olan İsmail Hakkı Toguç’u, vekâleten baktığı “İlköğretim Genel Müdürlüğü”ne asaleten atadı. Bu iki aydın yurtsever şevkle işe koyuldular.

17 Nisan 1940 gün ve 3803 sayılı yasa ile “Köy Enstitüleri”, adıyla, sanıyla resmen kuruldu. Artık elinde demir asa, ayağında demir çarıkları, altında bir külüstür “Cip” arabası ileKırklareli’nden Van’a kadar Türkiye’yi adım adım gezdi yüce öğretmenimiz Tonguç. Ülkemizin en uygun 21 yerinde 21 tane Köy Enstitüsünü kurmayı başardı.

Bu özgün Kültür ve Uyanış Ocaklarını kuruluş yıllarına göre sıralayacak olursak, hem Köy Enstitüleri Tarihi, hem de işlerin adım adım, ne kadar güç ve geri şartlarda gerçekleştirildiği daha kolay anlaşılabilir:

1) Eskişehir – Çifteler Köy Enstitüsü, 1937.

2) İzmir – Kızılçullu Köy Enstitüsü, 1937.

3) Kırklareli – Kepirtepe Köy Enstitüsü, 1938.

4) Kastamonu – Gölköy Köy Enstitüsü, 1939.

5) Sakarya – Arifiye Köy Enstitüsü, 1940.

6) Trabzon – Beşikdüzü Köy Enstitüsü, 1940.

7) Malatya – Akçadağ Köy Enstitüsü, 1940.

8) Antalya – Aksu Köy Enstitüsü, 1940.

9) Samsun – Lâdik Köy Enstitüsü, 1940.

10) Kars – Cılavuz Köy Enstitüsü, 1940.

11) Adana – Düziçi Köy Enstitüsü, 1940.

12) Isparta – Gönen Köy Enstitüsü, 1940.

13) Balıkesir – Savaştepe Köy Enstitüsü, 1940.

14) Kayseri – Pazarören Köy Enstitüsü, 1940.

15) Ankara – Hasanoğlan Köy Enstitüsü, 1941.

16) Konya – İvriz Köy Enstitüsü, 1941.

17) Sivas – Pamukpınar Köy Enstitüsü, 1941.

18) Erzurum – Pulur Köy Enstitüsü, 1942.

19) Aydın – Ortaklar Köy Enstitüsü, 1944.

20) Diyarbakır – Dicle Köy Enstitüsü, 1944.

21) Van – Erciş Köy Enstitüsü, 1948.

KÖY ENSTİTÜLERİNDE EĞİTİM YÖNTEMİ

Dünyada bir benzeri daha bulunmayan, yüzde yüz yerli, Türkiye orijinine uygun bulunan bu eğitim yuvalarında: 1.408’i bayan, 15. 943’ü erkek olmak üzere toplam 17.351 kültür neferi köy öğretmeni yetişmiştir. Ne yazık ki ağalık ile paşalık saltanatının oy kaygısı, makam ve çıkar tutkusu, dünyada eşi-benzeri bulunmayan, tam Türkiye’ye özgü bu özgün kuruluşları yine: “Köy Enstitülerini eserlerim içinde en kıymetlisi sayıyorum!” diyen ikinci cumhurbaşkanı Sayın İsmet İnönü’nün, keskin çıkarcı dönemeçlerde savaşmayı göze alamayan yılgınlığı yüzünden yıktırıldı.

Büyük Tonguç, 25 Eylül 1946’da İlköğretim Genel Müdürlüğünden alınarak, edimsiz bir görev olan Talim Terbiye Kurulu üyeliğine kaydırıldı. Daha sonra da, Türkiye’nin değişik yerlerine sürüle sürüle, 1954 yılına kadar öğretmenlik görevini yaparak yaşamını sürdürdü. 1954 yılında kendi isteğiyle emekli oldu.

Köy Enstitüleri, ilkokuldan sonra beş yıl daha eğitim-öğretim sunan, beş yıl süreli özgün bir eğitim-öğretim kurumu idiler. Ancak, ders yılı süresi klasik okullardaki gibi sekiz ay değildi, on buçuk ay idi. Yıllık bir buçuk aylık izinleri dışında öğrenciler on buçuk ay okuldaydılar, eğitim ve üretim içinde idiler. Böylece klasik okullara göre öğrenin süreleri beş yıl değil altı buçuk yılı aşkın bir eğitim-öğretim süresine ulaşmış oluyordu. Ayrıca, Köy Enstitüleri yatılı okul oldukları için öğrencilerin yirmi dört saatleri okulda geçiyor, çeşitli etkinliklerle dolu dolu değerlendiriliyordu. Kısacası, Köy Enstitülerindeki eğitim süreleri, “dengi okul” denilen liselere göre iki kat daha yüksek-verimli oluyordu.

Bu eğitim tamamen üretime dayalı, uygulamalı, iş içinde üreterek öğrenilen, öğrenirken üreten, üretirken öğrenen bir yöntemle yapılırdı. Öğrenciler, yalnız kuru bilgi alan beyin çalışmalarıyla değil, elleriyle de yaparak, yoğurarak bedenleriyle de yaratarak ve yaşayarak öğreniyorlardı. Çalışmaları araştırmalar, incelemeler, deneyler, gözlemlemeler ve bütün bunların topluca tartışılmaları yoluyla yapılırdı. Ezbercilikle hiç ilgisi olmayan, tamamıyla doğal bir kendiliğindenlik içinde sürer giderdi. Bu yöntem onları gerçekçiliğe, düşünmeye, sorunları akıl yoluyla çözümlemelere ağızlayan zorsuz, zahmetsiz bir akar ırmak yöntemiydi. Bu “altın yöntem”,insanın canlı türü olarak en temel iki karakterine dayanan: işleyişte hem “Emek-yoğunluğunu”,hem “Beyin-yoğunluğunu” bütünleştiren bir yöntem idi…

Derslerimizin %25’i Ziraat, %25’i Teknik, %50’si de Genel Kültür ağırlıklı idi. Asıl amacı, yaratıcı, yapıcı, becerikli ve hele hele kişilikli insan yetiştirmekti. Bu yüzden, okulda geçen yirmi dört saatimizin sekiz saatlik uyku dinlencesi dışında kalan 16 saatimiz hep dolu dolu geçerdi. Genel derslerimiz dışında özel okuma saati, beden eğitimi, müzik çalışmaları, resim-iş, milli oyunlar, her hafta cumartesi akşamları verilen tiyatro temsilleri v.b. sosyal etkinlikler doldururdu serbest saatlerimizi.

Öğrencilerin tümünün katılımıyla, her ay için bir “Okul Başkanı” seçilirdi. Okul başkanı, seçildiği bir aylık dönem için tüm okul-öğrenci ilişkilerinden sorumlu idi. Ay sonunda yeni başkan seçilmeden önce eski başkanın başarısı, başarısızlığı hiç bir kısıntıya uğratılmadan tam demokratik, enine boyuna eleştirilir, bu eleştiriler yeni seçilecek başkan için bir yol haritası, bir davranış pusulası olurdu.

BİR ÖĞRENCİNİN ANILARI

Anlatmakla bitmez. “GÜNKÜK: Defter LVII. s.26’da”: “Bir kahrolası insanlık zaafımızdır bu: Yitirmediğimiz değerlerin kıymeti pek bilinemiyor!” demişim. Ne acı ki bu, değerine paha biçilmez özgün Köy Enstitülerinin değerini, yitirdikten sonra da yeterince anlayamıyoruz.

Mutlu, umutlu, şavklı, ileriye bakan beş yıllık Çifteler Köy Enstitüsü yaşamımdan ayrıldıktan 61 yıl sonra, “GÜNLÜK: Defter XLIII. s.44” teki bir yıldönümü yazısını olduğu gibi sunuyorum. Bu özel anı, tüm Köy Enstitülerindeki çalışmaların genel amacına bir ayna tutacaktır. O yüzden,”özel” değil, “genel”dir diye düşünüyorum. Buyurun:

17 Nisan 2006, Eskişehir:

“Bugün 17 Nisan. Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü (17 Nisan 1940).

1937 yılı Nisan’ıydı galiba. Daha okullar tatil olmamıştı. Ağabeyim de, ben de Konya-Ermenek ilçesinin Uğurlu köyündeki üç sınıflı köy ilkokulunun üçüncü sınıfını (son sınıf) okuyorduk. Köye bir müfettiş geldi. Eskişehir, Çifteler Köy Öğretmen Okuluna öğrenci alınacakmış. Bizleri sınavdan geçirdi müfettiş, gitti.

Zaman geçti aradan. Okullar kapandı. Ağabeyim de, ben de üçüncü sınıftan mezun olduk, diplomalarımızı aldık, bekliyoruz. Derken okullar yeni ders yıllarına başladılar. Babam ağabeyimle beni ilçemiz Ermenek Merkez İlkokulunun dördüncü sınıfına kayıt ettirdi. Eylül 1938. okullar açıldı, dersler başladı, biz okula devam ediyoruz. Kasım ortalarına doğru ağabeyimi çağırdılar Çifteler Köy Öğretmen Okulundan. O, sınavı kazanmış ben kazanamamışım. Öyle uygun görmüşler. Babam ağabeyimi aldı, götürdü Eskişehir’e.

Okuldan öğrenci başına otuz lira kayıt parası istemişler. Otuz lira, büyük para. Babam elindekini, avucundakini topladı, sağdan soldan ödünç para buldu, öküzümüzü sattı, zar-zor 30 lirayı tamamladı, yatırdı. Ben Ermenek Merkez İlkokulunda okumaya devam ettim. Beşinci sınıfı da bucak merkezimiz olan Fariske Bölge Yatılı İlkokulunda okudum. Ben okurken okula yazı gelmiş. Çifteler Köy Öğretmen Okuluna öğrenci alınacakmış. Beşinci sınıf öğrencilerinden istekli olanlar sınava alındı. Sınav sonunda başöğretmenimiz (H.Y.) beni yanına çağırdı.

“Senin ağabeyin nerede okuyor?” dedi.

“Eskişehir Köy Öğretmen Okulunda okuyor öğretmenim” dedim.

“Sen çık dışarıya! İki kardeş bir camiye bile girmez!” dedi, beni çıkardı. Kazandığım sınav yok sayılmıştı. Yıkılmıştım. O günlerdeki okumaya can atan köy çocuklarının dramını anlatmak için sundum bu gerçekleri…

1944 Ekiminde Çifteler Köy Enstitüsünden mezun olduk. Mezun olan Konyalı öğrencilerin mezuniyet törenleri Konya Kız Öğretmen Okulunda yapıldı. Veda konuşmasında Tonguç Baba:

“Görev yaptığınız köylerde akıllara gelmedik problemlerle karşılaşacaksınız. Enstitünün verdiği bilgi ve becerilerinizle çözemeyeceğiniz sorunlar çıkacak karşınıza. Onları bana yazın. Birlikte değerlendirir, beraber çözeriz. Özel ve genel, ne olursa olsun her sorununuzda mektuplaşacağız… Veda toplantımızı burada yapmamızın verdiği fırsattan yararlanın. Köyde birlikte çalışacağınız bayan arkadaşlarınızı seçin, anlaşın, onları da aynı köye tayin edelim. Birlikte çalışmanız her iki taraf için de çok yararlı olur. İki örnek insan, köylüyü daha tam “örnek insan” yapar, köyü, daha tam “örnek köy” yapar.”diyerek bizleri ilk görev yerlerimize uğurladı.

Görevine, işine kendini böylesine sonsuzca adayan bu büyük insanımızı, ne yazık ki, küçük, bencil, çıkarcı haydutlar yedi. (…) Körü sömürmesi kolaydı. Körü, köre bile sömürtebilirdiniz. Büyük köylü yığınları kördü, kör kalmalıydı. İşçi yığınları bilinçsizdi, bilinçsiz kalmalıydılar. Bir avuç sömürgenin semirmesi, körün kör, bilinçsizin bilinçsiz bırakılmasına bağlıydı. Bu gerçeğin karşısındaki en güçlü kale, 1940’lardan 1945’lere, 1947’lere dek ülkenin kara kaderini değiştirmeye başlayan Köy Enstitüleri kalesiydi. Yıktılar, kurtuldular. Ama bakalım bu kurtuluş nereye kadar sürer?

Hiç unutmam. Müdür yardımcımız Sayın Hamit Özmenek (toprağı bol olsun!) bir gün ekin tarlasında toprağa karışmış bir çatal bulmuş. Ziraat derslerinde, çokça tarlalarda yerdik yemeğimizi. Anlaşılan, o yemeklerden birisinde dikkatsizliğimiz yüzünden düşmüş, toprağa karışmış. Biraz paslanır gibi olmuş çatal. Demek üç-dört gün öncesinden düşmüş olmalı.

Okulun tüm öğrencilerini toplantıya çağırıp sıraya dizdi. 1.500’e yakın öğrenciye elindeki çatalı göstererek:

“Bu çatal devlet malı. Bu devlet hepimizin devleti. Devlet bunu bizim yararlanmamız için bize göndermiş. Bunu toprağa düşürüp gömme cinayetini kim işlemişse bir adım ileriye çıksın! Bundan kaçınmak, bu çatalı gömmek kadar, hatta ondan daha da ağır bir suçtur. Bunu kim yapmışsa yiğitçe söylesin!” diye esti, köpürdü. Haklıydı. Tabi öne çıkan olmadı. Zira hiçbir öğrenci bile bile bu cinayetten beter işi yapmazdı. Görmeziye kazara düşmüştü kuşkusuz.

Öğrenci başkanımız, (daha üst sınıflardan bir ağabeyimiz idi, ama kimdi, şimdi ismini anımsayamıyorum) bir adım ileriye çıktı:

“Direktörüm, bu devletin çatalını kimse bile bile toprağa gömmez. Anlaşılan birimizin aymaz yanına denk gelmiş, görmeziye yere düşürmüşüz. Bu tamamen bir dikkatsizliğin sonucu. Öğrenci başkanı olarak bu suçu ben üstleniyorum. Bundan böyle tüm arkadaşlarımla birlikte, her konuda daha dikkatli olacağız!” dedi de, konu böylece kapandı.

Altmış beş, altmış altı yıllık bir anı bu. Anımsaması bile bugün burnumuzun direğini sızlatıyor. (…)

Altmış beş yıl önceki bu olaya baktıkça, o günkü eğitim, öğretim, anlayış, kültür, çözümleri terk edildikten sonra bugünkü eğitim, öğretim, anlayış, kültür ve çözümsüzlüklerin, milletçe bizi nereden almış, nereye getirmiş olduğunu acı acı düşünmeden geçip gidemeyiz. Daha doğrusu, bunu düşünmeden gidememeliyiz, gitmemeliyiz. Düşünen bütün başlar, bir yanda 1943 Türkiye’sinin toprağa düşürülen çatalı olayını, öbür yandan 2000’ler Türkiye’sinin yine toprağa gömülen özel dershaneler cinayetinin su yüzüne çıkarılabilen Muğla olayını düşünmeden geçmesinler lütfen. Su yüzüne çıkarılamayanlara gelince, onları düşünmeyi bile isteyemiyor insan.

Mustafa AKSUNGUR
Telgrafhane