Dündar'ın kellesine göz koydu


Ayşenur Arslan, Can Dündar'ın yıllardır Erdoğan'ın hedefinde olduğunu yazdı.

Ayşenur Arslan, bugünkü yazısında Can Dündar'ın yıllardır Başbakan'ın hedefinde olduğunu yazdı.

Arslan ayrıca Silivri yasaklarını eleştirerek 'Nazlıcan'ı nasıl durduracaksınız?' diye sordu.

İşte Arslan'ı bugünkü yazısı...

Vali Mutlu Bey açıkladı: Ergenekon’un karar duruşmasında salona seyirci ve SANIK YAKINI alınmayacakmış. Mahkeme bu yönde karar ya da Vali Mutlu Bey’in ifadesiyle TALİMAT vermiş. Bu yüzden gazeteci ve milletvekilleri dışında kimse Silivri’ye gitmeye kalkmamalıymış. Dahası, gitmek kadar, gitmeyi düşünmek ve “Silivri’ye gidiyoruz” demek suçmuş.

Dün, birkaç kentteki sabah operasyonları ile öğrendik. Pek sevdikleri deyimle “eş zamanlı” operasyonlardı. Yani “tüm hazırlıklar yapılmış, güvenlik güçleri alarma geçirilmiş ve aynı anda düğmeye basılarak” kapılar kırılmış, insanlar enselerinden tutulup gözaltına alınmıştı. Bu EŞ ZAMANLI operasyonlarda da bir mahkeme kararından söz ediliyordu. Ne var ki, en azından ben bu yazıyı bitirene kadar, gören yoktu.

5 AĞUSTOS SORULARI

BİR) Ben Özel Yetkili Mahkeme’nin “duruşma salonuna seyirci / sanık yakını alınmayacak” diyen kararını / talimatını da görmedim. Sadece Vali Mutlu Bey’in açıkladığı kadarını biliyorum

İKİ) Ankara Barosu bir açıklama yaptı. Diyor ki; "Valilerin Mahkeme kararlarını tebliğ etme gibi bir görevleri, hak ve yetkileri de yoktur.” Vali Mutlu Bey, bu durumda görev suçu işlemiş olmuyor mu?

ÜÇ) Vali Mutlu Bey, mahkeme kararını tebliğ etmekle kalmadı. Yarın için alınacak güvenlik önlemlerini de açıkladı. Hadi diyelim ki, duruşma salonuna girilmesi engellenecek. Peki, salonun dışına, hatta kilometrelerce uzağına da yasak konulabilir mi? Yarın, Silivri’ye gidenlere “hangi gerekçe” ile müdahale edilecek? Mesela Gülşah Balbay veya Nazlıcan Özkan “hangi gerekçe” ile durdurulacak? Onlar ya da başka sanık yakınları durmazsa ne olacak?

DÖRT) Her zamanki gibi “istihbarat notlarından” ve bu doğrultuda alınan “önleyici tedbirlerden” söz ediyorsunuz. Acaba o istihbarat Akit Gazetesi’nin manşetindeki (yazarken muhtemelen kendilerinin de güldüğü) “Silivri’yi Basacaklar” iddiasına mı dayanıyor? İçeri girerken kırk kere aranan; salonda da onlarca jandarmanın barikatı arkasında oturan sanık yakınları.. Eşler, anneler, babalar, evlatlar, dostlar.. Salonda hakimiyeti ele geçirip mahkeme heyetini rehin alacak vs. vs. Öyle mi? Yasaklarınızın ve güvenlik önlemlerinizin gerekçesi sahiden bu mudur?

BEŞ) Anayasayı, yasaları, hukukun her türlü şekil ve usulünü, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni, kapısında beklediğiniz AB’nin her türlü kriterini ve inanç sisteminizin her kelimesini ÇİĞNEDİNİZ. Korkunuz bu kadar mı büyük? Öfkeniz bu kadar mı ölçüsüz?

ALTI) Bir de kişisel bir soru: Vali Mutlu Bey, yarın akşam iftara nerede olacaksınız? Silivri sonrasında –davetli olmasam da- oraya gelmek ve nasıl dua ettiğinizi / edebildiğinizi görmek isterim. Mümkün olmazsa, gazeteci arkadaşlarımdan, bir 5 Ağustos iftarı fotoğrafı rica ederim. Gün gelir, lazım olur!

DERSİM’E DOKUNMAK

Gazeteci arkadaşım Ayşim Alpman’la (festival sonrası) üç günlüğüne Tunceli / Dersim’e gittik. Fotoğraf, orada, Munzur Gözeleri yakınında çekildi. Niyetim de o kareden başlayıp izlenimlerimi, görüp dinlediklerimi sizlerle paylaşmaktı. Bunu yine yapacağım. Ancak hükümetin Gezi yetmiyormuş gibi, Ergenekon karar duruşmasını da krize çevirmesi yüzünden biraz erteleyeceğim.

Bugünlük şu kadarını söyleyeyim: Belediye Başkanı Edibe Şahin’den, sokaktaki gençlere kadar Dersim’deki soru ortak: Demokratik olmayan bir iktidar, barışı sağlayabilir mi?

Dersim, muazzam dağları kadar Alevi inancı nedeniyle de “tecrit edilmiş” bir kent. Bunu anlatmalarına bile gerek yok. Her adımınızda görüyor, hissediyorsunuz. Ama aynı zamanda yine o inanç sayesinde tecridi kırıyorlar. Ta oralardan Gezi’yi kucaklıyorlar.. Çarşı’ya selam söylüyorlar.. Demokrasiyi birlikte inşa edebilmekten söz ediyorlar.

Belediye Başkanı Edibe Şahin, “Dersim’i bilmek başka, dokunmak başka” dedi. Ne kadar dokunabildim bilmiyorum ama anlatacağım. Sizlerle paylaşacağım.

BAŞBAKAN, BİRAND’A BENİM İÇİN NE DEMİŞ!

Bir süredir Twitter cemaatindeyim. Meğer neler kaçırmışım. Ne kadar büyük bir imkanmış. Zaten 32. Gün programından Günel Cantak’ın mesajını o sayede gördüm.

Günel’in mesajı şöyle: Mehmet Ali Birand’ın, Başbakan’la yediği yemekte iki kişiyi korumaya çalıştığını gördüm. Biri Ayşenur Arslan, Diğeri Can Dündar. Kaşlarını ve kafasını yukarı kaldırdı. “Hayır” dedi. Ayşenur Arslan içinse Birand, “Aman Allah aşkına, bırakın bir deli kalsın” dedi.

Aslında, bunu Birand’dan dinlemiştim. 2012 başında Başbakan Erdoğan’la 32. Gün için özel bir röportaj yapmıştı. Sonrasında da yemek yemişlerdi.

Birand Ankara dönüşü, yemekte benden söz edildiğini anlattı. Konu nasıl bana geldi bilmiyorum. Ancak Birand, Başbakan’ın benim adım geçtiğinde yüzünü ekşittiğini söylemişti. Hani kızma faslını geçmiş de artık midesini kaldırıyormuşum gibi!

İşte o zaman Birand, “bırakın bir deli kalsın” dediğini anlatmıştı. Aynı şeyi Aydın Doğan’a söyleyen de yine Birand’dı.

Can Dündar faslını anlatmamıştı doğrusu. Ancak, Birand’ın o tanıdık vücut diliyle “hayır” demesinden de anlıyorum; Başbakan daha o günlerde Can’ın kellesine göz koymuştu.

BEYEFENDİ’Yİ ANLAMA TİM’İ

Can’ın gidişinden sonra Hasan Cemal bir yazı yazdı ve Milliyet’te uzun süredir “Beyefendi rahatsız olmasın” gazeteciliği yapıldığını söyledi. Malum, beyefendi Başbakan Erdoğan.. Onun rahatsız olmaması için neler yapıldığı da herkesin bildiği bir sır!

Fehmi Koru, Hasan Cemal’in yazısı üzerine dünkü köşesinde “beyefendi kim?” diye sordu. Ona göre, Başbakan Erdoğan olmadığı kesindi de.. Acaba kimdi?

Bir tanığı olmasa, bugün hayatta olmayan bir insanın üzerinden Birand-Erdoğan “sohbetini” gündeme getiremezdim. Günel Cantak, tanıklık etti. Medya mahallesinin fotoğrafına önemli bir ayrıntı daha ekledi.

Doğrusu, olan bitene mahallemizdeki hemen herkes tanık. Herkes her şeyi biliyor. Başkentin nabzını tutan Hürriyet Ankara Temsilcisi Metehan Demir, örneğin, benim hakkımda konuşulanları bilmiyor mudur?

Evet, yemin etseler başları ağrımaz! Erdoğan, ne Hasan Cemal’in, ne Can’ın ne de benim adımı telaffuz edip “atın şunları” demiştir.

Muhtemelen “bu ne biçim yazı” diye köpürmüştür.. “Bu adam Gezi’de bizi vuruyor” demiştir.. Benim için de –daha önce yazdım- “Kanal D’ye çıkarım ama CNN Türk’ü istemem” demesi yetmiştir.

Durumdan Vazife Çıkarma Timi nasıl olsa her an teyakkuzda. Başbakan “leb” dediğinde kapıya konmazsanız, o Tim ne işe yarar!

GÜNÜN NOTU

Belki okumuş, öğrenmişsinizdir. Ben yine de kayda geçireyim istedim: Kabataş’a 70-100 üzeri çıplak deri eldivenli erkeğin saldırısına uğrayan başörtülü kadın iddiasında EMNİYET’İN ELİNDE HİÇBİR GÖRÜNTÜ KAYDI yokmuş. Ayrıca zaten bu konuda bir SORUŞTURMA AÇILMAMIŞ.


Gerçek Gündem