Katille pazarlık edenler utansın


Sevgili okuyucularım, bu ülkeyi mahveden, yüz milyarlarca dolar maddi ve manevi zarara uğratan, on binlerce insanımızın ölümüne, yedi bin şehidimizin toprağa verilmesine neden olan azılı katil, Tayyip iktidarı tarafından İmralı’da beslenmekle
kalmıyor, bir de onunla siyasi pazarlıklar yapılıyor.
Herifin ayağına Kürtçü heyetler gönderiliyor, verdiği mesajlar ertesi gün medyanın manşetlerinde!
Herifin ayağına MİT gönderiliyor, gelen ve giden mektuplarının postacılığı yaptırılıyor, pazarlık ediliyor.
Katilin bir dediği iki edilmiyor, İmralı’da canı çekince odasına çeşitli kebaplar gönderiliyor.
Son olarak ziyaretine bir Kürtçü topluluk daha gitti ve son mesajlarını kamuoyuna onlarla iletti:
“Önerilerimi devlete yazılı ve sözlü olarak sundum. Derinlikli (?) müzakerelerin zaman
kaybetmeden hayata geçmesi gerekir. Bu konuda devletin tavrını bekliyorum. Umudun hayal kırıklığına dönmemesi için tarihi çağrımı tekrarlıyorum…”
Sonra başka konulara geçiyor:
“El Kaide, El Nusra gibi İslam’a ihanet içinde olan kesimlere karşı Diyarbakır’da demokratik İslam kongresi toplanması çağrısını yapıyorum. Hazreti Muhammet’in Medine şura çalışmaları örnek alınarak, Şeyh Sait gibi tarihi kişiliklerin ruhuna uygun olarak bu çalışmaların yapılması gerekir…”
Şu komediye bakınız, Kürtçü terörist İslamcı teröristleri kınıyor!
* * *
Katil bir yanda devlete ültimatom verip aba altından sopa gösteriyor, öbür yanda ise İslamcılık yapmaya soyunuyor. Üstelik çağrısına hiç utanıp sıkılmadan, genç Cumhuriyet rejimine 1925 yılında isyan edip arkadan vurmaya yeltenen ve yakalanıp idam edilen Şeyh Sait gibi bir hainin ruhunu bile eklemekten utanmıyor.
Dünyanın en ünlü katillerinden biri, belki de en önde gideni olan bu şahısta hiç utanma sıkılma kalmamış.
Ama kendi açısından haklı.
Tayyip iktidarı onu şımarttı, adam yerine koyup müzakere ve pazarlık başlattı, herifi tepemize çıkardı.
Türkiye’yi o yönetiyor.
Müebbet hapis cezası alan bir katil, güya hapis tutulduğu yerden ahkam kesiyor, ukalalık ediyor, Türkiye Cumhuriyeti’ne posta koyuyor, şımardıkça şımarıyor.
Herifin pişkinliğine bakın ki, ne demekse “Derinlikli müzakere (!)” istiyor, İslam kongresi istiyor.
Bizim Tayyipgillerden ise tık yok çünkü onlar da katile kurtarıcı olarak sığınmışlar.
Size soruyorum: Böyle bir rezalet, böyle bir kepazelik dünyanın hangi ülkesinde olabilir?

90 yıllık başkent

Sevgili okuyucularım,
yazılarımda bazen geçmişteki önemli günlere değiniyorum çünkü yakın tarihimizi bile bilmeyen, bilsek bile unutan bir toplum olduk. Hele genç kuşaklar hiçbir şey bilmeden yetişiyor.
Birkaç gün önce 13 Ekim’di. Orta Anadolu’nun kerpiç evlerden oluşan küçücük bir
beldesi olan Ankara, zafer kazanan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 90 yıl önce 13 Ekim günü başkent ilan edilmişti.
Şimdi geriye bakınca bu olayı basite indirgemek mümkün! Ama o günlerde Türkiye’de akıl almaz şeyler oluyordu. Şimdi o tarihlere çok kısaca bakalım.
9 Eylül 1922. Türk Ordusu İzmir’e girip vatanı kurtardı.
24 Temmuz 1923. Lozan Antlaşması imzalandı, kapitülasyonlar kaldırıldı ve yeni Türk Devleti’nin egemenliği dünya tarafından tanındı.
2 Ekim 1923. Son düşman askeri İstanbul’dan, Osmanlı’nın işgal altındaki başkentinden
ayrıldı.
13 Ekim 1923. Tek maddelik bir kanun teklifi ile Ankara’nın başkent olması Meclis’te kabul edildi…
Ve hemen ardından 29 Ekim 1923, Cumhuriyet ilan edildi.
Saltanat 1922’de kaldırılmıştı. 1924 yılında Halifelik kaldırıldı ve Osmanlı hanedanı sınırdışı edildi.
Artık devrimler başlayacak, yeni Türk Devleti’ni oluşturan Cumhuriyet rejimi uygarlığa doğru koşacaktı.
* * *
Ancak asıl ilginç süreç Ankara’nın başkent ilan edilmesinden sonra başladı. Savaşta yendiğimiz emperyalist ülkeler, Ankara’nın başkent olmasını tanımadılar. Evet, resmen tanımadılar! Onların gözünde başkent İstanbul’du. Er ya da geç yeniden böyle olacaktı!
O nedenle, yüzyıllardır İstanbul’a yerleşmiş olan büyükelçiliklerini Ankara’ya taşımayı reddettiler.
Türk Dışişleri Bakanlığı bunlara ısrarlı çağrılarda bulundu ama hep aynı yanıtı aldı:
“Hayır, gelmiyoruz!”
Dünya diplomasi tarihinde böyle bir olay olmamıştı. Karşımızda yenilenler, yeni başkenti tanımıyordu.
Öyle ya, Boğaz kıyılarındaki yalılarını bırakıp Anadolu’nun fakir kasabasına gelmek akıl kârı iş değildi.
Direnenlerin başını İngiltere çekiyordu. Fransa, İtalya ve bazılarının tavrı da aynıydı.
O dönemde yapılan yazışmalar ve arşivler artık açık.
İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi Henderson, ülkesine şöyle yazıyordu:
“Ankara’nın başkent olarak kalması, Mustafa Kemal’in plan ve ihtirasları için gereklidir. Ben bugünkü Büyük Millet Meclisi’nin iki yıllık ömrü olacağını ve Ankara’nın da sadece iki yıl daha başkent olarak kalacağını sanıyorum. İstanbul’un çekim gücü fazladır ama Türk Hükümeti’ni tekrar Boğaz kıyısına çekebilmek için iki yıldan fazla bir zaman gerekebilir… Büyükelçiliğimizi Ankara’ya taşımaya gerek yoktur.”
* * *
Ankara başkent olmuş, Cumhuriyet ilan edilmiş, aradan iki yıl geçmiş ve 1925 yılına gelmiştik… Ve Ankara’da sadece iki ülkenin, Sovyetler Birliği ile Afganistan’ın büyükelçiliği vardı. Ötekiler direniyordu.
Sonra geldik 1928 yılına… İlk çözülme İtalya ile başladı ve büyükelçiliğini Ankara’ya taşıdı. Ardından Fransa ve İngiltere çözülmek zorunda kaldı…
Ve İngiltere, büyükelçiliğini 1930 yılında, Ankara’nın başkent oluşundan tam yedi yıl sonra Ankara’ya taşıdı!
Şu saygısızlığa bakar mısınız!
Büyükelçilikleri Ankara’ya çekebilmek için o dönemde çeşitli adımlar atıldı. Onlara çok büyük araziler ücretsiz olarak verildi.
Bugünkü Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Polonya büyükelçilikleri ve ötekilerin çoğu, işte o dönemde Çankaya ve Kavaklıdere’de ücretsiz olarak verilen o büyük araziler üzerinde kuruludur. Oraları o zaman ıssız bağ ve tarlalardan oluşuyordu.
* * *
Ankara’nın başkent olduğu 1924 yılında Anayasa’ya girdi. Kurtuluş Savaşı günlerinin çorak ve küçük beldesi, adını artık bütün dünyaya duyuruyordu. Mustafa Kemal Paşa o tarihlerde ünlü sözünü söyledi:
“Ankara başkenttir ve ebediyen (sonsuza kadar) başkent kalacaktır.”
Ankara’nın Başkent Oluşunun 90. Yıldönümü, birkaç gün önce hiçbir tören yapılmadan
geçiştirildi!
Bugün anayasamızın bazı değiştirilemez hükümleri var.
Onlardan biri de Ankara’nın sonsuza kadar başkent kalması…
Ancak bazı sapıklar işi o derece ileri götürdüler ki, bu hükümlerin bile yeni bir anayasa ile kaldırılmasını istiyorlar…
Ve başımızda bir iktidar var ki, gönlündeki başkentimiz Ankara değil, İstanbul!
Başta Tayyip olmak üzere yaşamlarının çoğu İstanbul’da geçiyor, emirlerine sunulan saraylarda yaşıyorlar… Kamu kurumları ve özel sektör oraya taşınıyor, Türkiye’yi perde arkasından İstanbul’un İslamcı para babaları ile yandaş holding patronları yönetiyor.
Cumhuriyet’in mirasına hazıra kondular, onu yiyorlar.
İstanbul’un sonsuz rantı onlara peşkeş çekiliyor.
Gerici kafalı Atatürk düşmanlarının gönlünde Ankara değil, Osmanlı’nın başkenti İstanbul yatıyor!
Aynen 90 yıl öncesinin emperyalist-saldırgan-işgalci ülkeleri gibi.
* * *
Emin Çölaşan’ın notu: Bir muhabir dün bayram namazı çıkışında Tayyip’ten bayram harçlığı istedi ve 200 lira almayı başardı. Sonra da mesajlar atıp “Ben bu olayda işimi yaptım” dedi. Mesleğimizi bu duruma getirenler, gazeteciliğin onurunu iki paralık edenler, işte bu kız çocuğu gibiler oluyor. Yine de şükür, yandaş medya patronları parayı çuvalla götürürken o 200 liraya fit olmuş!


Emin Çölaşan
Sözcü