Onurlu bir generalin ardından
Sevgili okuyucularım,
sizlerden bazıları vardır bana mesaj atarlar, mektup gönderirler ve isimleri belleğime kazınır ama onları hiç tanımam.
Bunlardan biri de Çetin Haspişiren idi.
Kendisinin kim olduğunu bilmezdim ama gönderdiği mesajları okurdum. Hatta arkadaşlarla bir gün aramızda espri yaptık, soyadından yola çıkıp “Acaba fırıncı olabilir mi” diye takıldık!
Gazetelere dün acı bir haber düşmüştü.
Emekli Korgeneral Çetin Haspişiren Balyoz davasındatahliye edilen silah arkadaşı
Tuğgeneral Ali Aydın’ın evine geçmiş olsun ziyaretine gidiyor. Silah arkadaşlarının başına
gelenlerden son derece üzgün.
Ev kalabalık. Çetin Paşa konuklara şöyle diyor:
“Ordumuza yapılan bu zulmü hazmedemiyorum. Eşime de söyledim, 73 yaşındayım ve her an valizimi alıp arkadaşlarımın yanına gitmeye hazırım. Onlara selam dururum…”
Sonra ayağa kalkıyor:
“Biz Türk Milletinin ordusuyuz, Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Bu millet için gerekirse ölürüz.”
Evdekiler anlatıyor:
“Bu sözleri söyledikten sonra ayağa kalktı, esas duruşa geçip selam verdi…
Ve koltuğa oturduğu anda kalp krizi geçirip hayata veda etti.”
İlginç, hem de onurlu bir ölüm.
Çetin Paşa önceki gün İstanbul’da çoğu emekli silah arkadaşlarının katıldığı sade bir törenle toprağa verildi.
Gözler Genelkurmay, ya da Necdet Bey’den gelmesi umulan bir çelenk aradı ama yoktu.
* * *
Asker olduğunu, daha doğrusu kim olduğunu bile bilmediğim ÇetinHaspişiren’in bana yazdıklarını dikkatle okur, bazılarını pazartesi günleri bizim gazetenin internet sitesinde
yayınlanan “Emin Çölaşan’a okuyucu mektupları” köşesinde kullanırdım.
Dün arkadaşlar uyardı, onun bir mesajını iki buçuk yıl önce bir yazımda kullanmışım.
Aşağıdaki yazım 30 Ocak 2011 tarihli Sözcü’de yayınlandı.
Yandaş-yalaka iktidar medyasının kepazeliğine uzun yıllar ötesinden bir örnekti.
Türkiye’de günümüzün yandaş medyası ile 1880 yılındaki çirkef ABD gazeteciliği arasındaki somut benzerliği gösteriyordu!
İşte, başlığı dahil aynen o yazı:
O günkü ABD’den bugünkü Türk medyasına!
“Okuyucum Çetin Haspişiren çok ilginç bir mesaj atmış. ABD arşivlerinden derlediği bu belgeyi sizlerle aynen paylaşmak istedim.
Olay 1880 yılında, bundan 131 yıl önce ABD’de geçiyor. Şimdi sizden ricam, işin yılını ve ülke boyutunu unutun ve gazeteci John Swinton’un sözlerini günümüz Türkiye’sinde
gazetecilik yapan “Liboş, satılık, dönek, cambaz, her devrin adamı, iktidar yalakası,
devşirme gazeteci bozuntularına ve medya patronlarına” uyarlayın:
“Gazeteci Swinton 1880 yılında New York Times gazetesinde yazıyor. Günün birinde gazeteyi bir işadamı satın alıyor. Gazetede yeni patron onuruna görkemli bir toplantı düzenleniyor.
Davetli olan gazeteciler konuşma yapacak, basının onuruna kadeh kaldırılacak. Swinton’u da bu amaçla kürsüye çağırıyorlar.
Elinde kadehle kürsüye çıkıp konuşmaya başlıyor. Salonda çıt yok… Ve tarihi bir konuşma yapıyor:
“Dünya tarihinin şu anına kadar Amerika’da özgür ve bağımsız basın diye bir şey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de.
Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalkıştığınızda, yazdıklarınızın basılmayacağını (gazetenin sayfasına girmeyeceğini)
bilirsiniz… Çünkü çalıştığınız gazete size düşüncelerinizi özgürce yazmanız için değil, tam tersine yazmamanız için ücret öder.
Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka iş arıyor olacaktır.
Ben çalıştığım gazetenin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazsaydım, 24 saat dolmadan işten kovulurdum.
Gazetecilerin işi gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, olayları saptırmak, servet sahiplerine ve iktidarlara dalkavukluk etmektir.
Kendi günlük çıkarları uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır.
Bunları siz de biliyorsunuz, ben de.
Öyleyse şimdi burada “Bağımsız özgür basının (!)” şerefine kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler sahnenin arkasındaki zengin adamların ve emperyalistlerin oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız.
Onlar ipleri çekiyor, biz dans ediyoruz.
Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı.
Bizler entelektüel fahişeleriz.”
Swinton aynen bunları söyledi ve toplantıyı şaşkın bakışlar altında terk etti. Hemen ardından da gazetesinden istifa etti.
* * *
Şimdi gelelim 1880 yılının ABD gazeteciliğinden, 2011 yılının Türkiye gazeteciliğine!.. Daha
doğrusu, 2011 yılının iktidar ve AKP gazeteciliğine!
Yukarıdaki tanımlara aynen uymuyor mu!
Gerçekleri yok etmek, düpedüz yalan söylemek, olayları saptırmak, servet sahiplerine ve iktidarlara dalkavukluk etmek, çıkarları uğruna yurdunu ve soyunu satmak!.. İpleri çekilince
zıplayan zavallı kuklalar!..
“Özgür basın” haaa!..
Korkmadan yayın yapan birkaç gazete dışında hangi özgür basın?
Korkutulmuş, sindirilmiş ve satın alınmış medya patronları, onların emrindeki genel yayın
yönetmenleri, köşe yazarları topluluğu ve satılık, toplumu yalanlarıyla kandıran bir iktidar medyası!
Gazeteci John Swinton, Amerika gazeteciliği için taa 1880 yılında söylediği bu sözlerinin, aradan 131 yıl geçtikten sonra çook uzaklardaki bir ülkede türeyen iktidar yalakası, hem de korkak basın için aynen geçerli olacağını acaba düşünür müydü!”
* * *
Yazım aynen böyleydi…
O yazının malzemesini bana okuyucum Çetin Haspişiren göndermişti.
Kim olduğunu ne yazık ki ölümünden sonra öğrendiğim okuyucum emekli Korgeneral
Çetin Haspişiren’in anısı önünde saygıyla eğiliyor, ona Allah’tan rahmet diliyorum.
Geçenlerde rahmetli yurtsever insan Turgut Özakman’ın cenazesinde biri şöyle demişti:
“Emin Bey hep iyiler gidiyor, kötülere ise bir şey olmuyor.”
Doğru söylemişti.
* * *
Emin Çölaşan’ın notu:
Gazeteci abimiz Hasan Yılmaer’i de dün yitirdik. Ailesine ve oğlu, gazeteci arkadaşımız Esat Yılmaer’e başsağlığı diliyorum. Hasan abi hayatta kalan en kıdemli ustalarımızdan biriydi.
Allah ona da rahmet eylesin.
Emin Çölaşan
Sözcü
