Ailelerin çocuk sayısı ve yaşam süreleri arasındaki ilişki



Geçtiğimiz hafta yayımlanan bir çalışma, ailelerin çok çocuk kararlarının, çocukların ortalama ömürleri ve doğurganlıklarını azalttığını ortaya koydu.

ABD'de, Missuri Üniversitesi'nden bir antropolog, yüzlerce yıllık verileri tutan bir veritabanı üzerinde ailelerin çocuk sayısı ve yaşam süreleri arasındaki ilişkiyi inceledi.

Bilim insanları nüfus artışını tahmin etmek için, geçmişteki üreme örüntülerine bakıyor. Aileler yeni bir çocuğu dünyaya getirmek için gerekli özveriyi yapıp yapmama kararını çok da farkında olmadıkları bir şekilde alıyor. Daha fazla çocuk, çocuk başına verilecek daha az nitelikli zaman, maddi kaynak, vb. anlamına geliyor. Ancak çevresel koşullar da ailelerin bu kararı üzerinde direkt ya da dolayımlı olarak etkili. Örneğin, geleceğin belirsiz olduğu koşullarda aileler daha fazla sayıda çocuk yaparak en az bir tanesinin hayatta kalma olasılığını hesaba katabiliyor. Geleceğin belirli olduğu, ancak ölüm oranlarının yüksek olduğu durumda da aileler niteliğe değil de niceliğe önem verebiliyor. Genel olarak bilimsel veriler, hem çetin/zor çevresel şartlarda, hem de yüksek ölüm oranı olan şartlarda ailelerin daha az nitelikli, fazla çocuk sahibi olmayı seçtiği yönünde. Hem yetişkin ölüm hem de çocuk ölüm oranlarının düşük olduğu çevrede, aileler daha nitelikli şartlarda çocuk yetiştirmek için, hem çocuk sahibi olmayı geciktirdikleri, hem de çocuklar arasındaki süreyi uzattıkları biliniyor.

Antropolog Robert Fransic Lynch, araştırmasında 1700-1919 yılları arasında yaşamış ve hepsi ömürlerini tamamlamış olan kişiler üzerinde ölümlülük ile doğurganlık (hem kadın, hem de erkek için) arasındaki ilişkiyi inceledi. Çalışmanın verisi 720 bin İzlandalı'yı kapsayan deCode Genetics adlı şirketin sahip olduğu Íslendingabók adlı veritabanından alındı. Bu veritabanının seçilmesinin önemli nedenleri var: İzlanda nüfusu, inceleme aralığında neredeyse hiç göç almayan ve vermeyen bir nüfus. Aynı şekilde inceleme aralığında monogam bir toplum -özellikle 1920 öncesinde. İzlanda, sosyo-ekonomik ve kültürel olarak oldukça homojen. Özelde bu çalışmanın yapıldığı veri kümesi ise 1700-1919 yılları arasındaki 167 bin 280 İzlandalıyı kapsıyor.


İki mavi dikey çizgi 1707-1709 yılındaki çiçek salgınını ve 1783 yılındaki Laki Volkanı patlamasını gösteriyor. İki felaket de nüfusu yüzde 25 oranında azaltmış. İki felaketten sonra da yaşam süresi azalırken, doğum oranı artmış.

Ebeveyinler ve çocukları arasında yaşam süreleri veya doğurganlıkları arasında benzerlik bulunmazken ancak kardeşler arasında yakın ilişki bulundu. Yani, aynı anne ve babadan doğan kardeşlerin benzer yaşam süreleri ve doğurganlık oranında oldukları ortaya çıktı. Aynı çalışmada, daha fazla sayıda kardeş sahibi olan ebeveyinlerin, ömürlerinin daha kısa olduğu ve daha az üredikleri de ortaya çıktı. Yani, aileye eklenen her yeni kardeş önceki kardeşlerin (ve kendisinin) hem ömürlerinden hem de doğurganlıklarından götürüyor.

Bu araştırma, “en az üç çocuk”, “en az dört çocuk” tarzı nüfus politikalarına bilim dünyasından verilen güçlü bir yanıtı oluşturuyor.

------------------------
İlgili makale: Robert Francis Lynch, " Parents face quantity–quality trade-offs between reproduction and investment in offspring in Iceland", The Royal Society Open Science, 18 May 2016.DOI: 10.1098/rsos.160087.