1985 yılında liseli olarak aynı bugünkü liseliler gibi barbar bir hayatın yetimiydik. Leş gibi dinci öğretmenlerimiz vardı. Bu alçakların mevki için, yükselmek için yapmayacakları iğrençlik yoktu... O zamanlar geleceğin eğitim sisteminin bir laboratuvarı gibi görünen okulumuzda, türlü faşist anlayışlar birbiriyle yarışıyorlardı.
Büyük baskı altındaydık ve şikayet dilekçemizi yollayacağımız hiç kimse bulamıyorduk. Türk eğitim sistemine sarsılmaz bir inançla bağlı ebeveynlerimiz bile bize tam olarak inanmıyordu. “Bize kötü davranıyorlar” diye yardım isteyeceğimiz tüm kurumların, okulumuzdakilerden daha beter faşistlerce işgal altında olduğunu hepimiz kestirebiliyorduk.
Tek çare Leman (o zamanki adıyla Limon) Dergisi’ne yazmaktı. Öyle de yaptık. Okulda yaşadığımız baskıları Leman’daki abla ve abilerimize uzun uzun anlattık.
Leman deyip geçmeyin; Gırgır ve Fırt’la başlayıp, Leman’la, Hıbır’la, Pişmiş Kelle’yle, zamanla Penguen ve Uykusuz’la süren saman kağıda on altı sayfa mizah dergiciliği, benim neslim için, hatta birkaç nesil için su ve hava kadar öneme sahiptir. Biz, bir iki milyon kişi, o dergilerle öğrendik duymayı, görmeyi ve gülmeyi; o dergilerle aşık olduk ve o dergilere aşık olduk.
O güne kadar sorsak, okul idarecilerinin hiçbirinin böyle bir dergiden haberi yoktu. Onlar öyle ciddi insanlardı ki, böyle ciddiyetsiz paçavralarla harcayacak vakitleri olmazdı. Oysa şikayetimiz Leman’da yayınlanınca bir anda işler değişti. Okul Müdürü hepimizi toplayıp azarladı. Suçluyu ihbar edene ödüller vaad edildi.
Sonra müdür muavini daha dar bir grupta bizi karşısına aldı ve dedi ki: “Bu dergiyi çıkartan vatan hainlerine, orospu çocuklarına güvenenlere yazıklar olsun.”
Tabi biz bunu da yazdık Leman’a... “Okul idaremiz sizlere orospu çocukları, dedi” diye yazdık hem de... O kadar güveniyorduk, öyle inanıyorduk ki o dergiye. Sanki o on altı sayfa saman kağıdı ülkenin üzerindeki tüm karabasanı yıkacak kadar güçlüydü.
Beşiktaş maçı ardından bomba patlayınca lise arkadaşım Şeyda, bu olayla ilgili ama bambaşka bir konu için aradı beni. Hani Salacak tarafında gitar çalan oğlan çocuklarının arkasında birden patlama görülüyor ya videoda; Şeyda dedi ki “Öyle temiz yüzlü, gitar çalan, okumuş çocuklar neden “ananı s.keyim” diye küfrediyorlar? Böyle berbat bir felakete tanık olurken analara küfretmek nereden geliyor akıllarına? Bu ne biçim bir dil alışkanlığı? Niye herkes her durumda analara küfrediyor?”
Şeyda’ya yanıt veremedim. Yaşadığı ülkenin ismini “ana dolu” diye yorumlayan, “toprak ana” diyen, cenneti bile analarının ayağına layık görebilen bir toplum, nasıl oluyor da her hakaretine analara küfretmekle başlıyor? Bu küfürler niye böyle serbestçe, frensiz dolaşıyor. Ergen delikanlı, karşısındaki adamın belki da altmış yaşındaki anasının vajinasına pipisini sokacağını ilan ederek neyi amaçlıyor?
Müdür muavinin hakaretini iletince Leman yazarı Gani Müjde köşesine annesinin fotoğrafını koydu. Hepimizin anası olabilecek, güçlü, yorgun, zarif ve derin bir yüz anımsıyorum.
Altta şöyle yazıyordu:
“Kayseri Fen Lisesi’nin sayın yöneticisi. Benim anneme orospu demişsin. Annem bedenini satarak geçinmedi, öyle bile olsa o zor işi evlatlarının istikbali için yapardı. Annem bizlerin bu vatana yararlı evlatlar olmamız için gece gündüz çalışan bir kadındır. Biz orospu çocuğu değiliz. Biz sizin çocuk sandığınız o genç insanların haklarını savunmak için burada dimdik duran kişileriz. İstanbul’a geldiğinizde o sözleri bir de yüzümüze karşı söyleyin, söyleyebilirseniz.”
Albert Camus, “İnsanın kendini satması en eski meslektir ve bunu fahişelikle karıştırmak da bir o kadar eski bir yanılgıdır” demiş.
Şan, şöhret, mevki, para için kendini satan tüm şerefsizler, analarımızın adını anmadan önce iyi düşünmenizi tavsiye ederim size.
Ateş İlyas Başsoy
www.ilyasbassoy.com
www.ilyasbassoy.com
