Atatürk biyografisi

Her 10 Kasım'da mutlaka hatırıma gelir; "Atatürk'ün dünya çapında tanınan, bilinen, eserleri eskimeden her zaman okunan yabancı bir yazar tarafından kaleme alınmış bir biyografisi neden yoktur?" diye düşünürüm.
Batı'da Atatürk hakkında kaleme alınmış bazı eserler mevcuttur ve en fazla tanınan Atatürk biyografisi, taşıdığı asalet unvanıyla, yani "Lord Kinross" diye meşhur olan İskoçyalı yazar John Patrick Balfour'ın kitabıdır...
Lord Kinross'un eseri etraflı ve iyi bir çalışmadır ama açık söylemek gerekirse soğuktur! Resmî bir metin havasındadır ve Atatürk'ü insanî boyutundan ziyade asker ve devlet adamı kimliği ile ele alır.
Türkiye'de bu konuda yapılmış ve hâlâ aşılamamış olan tek çalışma ise, Şevket Süreyya'nın üç ciltlik "Tek Adam"ıdır...
"Tek Adam" etraflı, belgelerle dolu ve çok daha samimî üslûpla kaleme alınmıştır fakat herhangi bir Batı diline çevrildiği takdirde pek alâka görmez, zira üslûbu ve ifade biçimi Türk okuyucuya hitap edecek şekildedir.

BİR ALMAN GAZETECİ
Atatürk'ün biyografisini şayet yazmış olsa idi, eseri dünya çapında çok satanlar listesinden hiçbir zaman inmeyeceği kesin bulunan tek biyograf, bence Emil Ludwig'dir...
Alman ve asıl mesleği gazetecilik olan Emil Ludwig, 1881 ile 1948 seneleri arasında yaşadı. Zamanının meşhur bir röportajcısı idi ama şöhretini yazdığı biyografiler ile yaptı. Goethe, Bismarc ve Abraham Lincoln biyografileri bu kişiler hakkında kaleme alınmış en popüler eserlerdir ve şöhretini daha fazla arttıran kitabı da, Napolyon biyografisidir.
Emil Ludwig'in kaleme aldığı "Napolyon"un özellikle son cümlesi nefistir: Napolyon sürgüne gönderildiği Saint Helena Adası'nda ölmüş, cenazesi birkaç sene sonra Paris'e getirilmiştir. Sâbık imparatorun annesi Letitia hayattadır ama artık çok yaşlıdır, gözleri hiç görmemektedir ve artık aklı da gidip gelmektedir. Paris'in geniş caddelerinden birindeki evinde bir gün bir bando ve haykırışlar işitir, yanındakilere dışarıda ne olduğunu sorar, bunadığı ve nasılsa anlamayacağı düşüncesi ile "Napolyon'un cenazesini getirdiler" derler...
Letitia'nın ağzından hafif bir sesle "İmparator gene Paris'te" sözleri dökülür ve Ludwig'in biyografisi, okuyanı son anda bile çarpan işte bu cümle ile nihayet bulur...
Emil Ludwig, Alman gazetesi Berliner Tageblatt'ın muhabiri olarak Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul'da yaşamıştı ve o zamanın Osmanlı İmparatorluğu'nu iyi bilen bir gazeteci idi... Cumhuriyet Türkiye'sine ilk defa 1930'da geldi, Atatürk ile din ve musiki konusunda bir mülâkat yaptı ve mülâkatı Wiener Freie Presse'te yayınladı. O senelerde Mussolini ve Stalin ile yaptığı ve çok ses getiren görüşmeleri, Batı'da bugün bile gazetecilik tarihinin en önemli mülakatlarından kabul ediliyor.

KAÇAN ÖNEMLİ FIRSAT
Tek Parti döneminin Türkiye'si 1940'ların başında Emil Ludwig'i Ankara'ya davet etti ve o senelerde artık dünyanın en meşhur biyografı kabul edilen Alman gazeteciden resmî bir istekte bulunuldu: Atatürk'ün biyografisini yazması...
Ludwig, tâââ Birinci Dünya Savaşı yıllarından tanıdığı bu büyük ismin hayatını kaleme alıp almama konusunda karar vermek maksadıyla temaslarda bulunurken etraftan "Şöyle yaz, böyle de, şunu yaz ama bu konuya hiç temas etme" gibisinden akıl vermeler başladı ve netice: Yazar "Kusura bakmayın, ben böyle çalışmaya alışık değilim, yazamayacağım" dedi ve Türkiye'den ayrıldı.
Bugün Batı dünyasında dört başı mamur bir Atatürk biyografisinin bulunmamasının en önemli sebebi, Emil Ludwig'e "Yeter yahu!" dedirten bu zihniyettir ve Atatürk'ü bir "fânî" olarak gösteren bir filmin hâlâ çekilememiş olmasının ardında da aynı zihniyet vardır.

Murat Bardakçı
Habertürk