AKP'nin her icraatı bir işbirlikçilik örneği!..

AKP'nin taşeron siyaseti

Televizyon kanalında bir haber; "Hasdal Askerî Cezaevi'nde yer kalmadı! Belli rütbeden aşağıdakiler Maltepe Askerî Cezaevi'ne nakledilecek!.. Hasdal'a ek cezaevi binaları yapılacak!..."

Gazetelerden başka bir haber daha; "En fazla şehit veren kentlerden Erzurum'da şehit resimlerinin asıldığı duvarlarda artık resim koyacak yer bulunmuyor…"

Birbirini tamamlayan çok önemli iki gösterge; askerî cezaevlerinin tutuklanan subaylarla dolup taşması ve şehitlerin bitmek bilmemesi. İşte size AKP iktidarı!..

Evet hâlâ, bu ülkenin en saygın kurumunun Atatürkçü vatansever subayları ne idüğü belirsiz davalarla cezaevlerinde çürütülmeye devam ediliyor (Deniz Kuvvetleri'nde sadece 2 Koramiral kalmış ve amirallerin 1/3'ü tutuklu).TSK üzerindeki "operasyonların" ardı arkası kesilmiyor. Nitekim, AKP'li Hüseyin Çelik bir "TSK'yı yeniden yapılandırma" programı dile getirmiş ki, tam "taşeron" işi. Buna göre; Ordu komutanlıklarının sayıları azaltılıyor ve Ege Ordusu lağvediliyor (tabii bu arada Güneydoğu'daki 2. Ordu'da hakkın rahmetine kavuşacaktır muhakkak), 35. Madde kaldırılıyor, TSK Milli Savunma Bakanlığına bağlanıyor, Jandarmanın yapısı değiştiriliyor (Güneydoğu'nun AKP'li Özel Harekatçı ümmet ordusunun tekeline terk edebilmek için olsa gerek), profesyonel orduya geçiliyor (acaba neden vatan sevgisi için değil de para için savaşan ordu isteniyor?), zorunlu askerliğe son veriliyor vs... Kısacası, kökeni karışık Hüseyin Çelik, sömürgeci emperyalistler neyi "empoze" etmişlerse "papağan" gibi onu tekrarlayıp durmuş.

AKP, daha iktidara ilk geldiği günden itibaren sadece ve sadece dış güçlerin kendilerinin "kulaklarına üflediklerini" hayata geçirmenin dışında hiçbir şey yapmadı. Bu yüzden CHP, Suriye "ara ulakçılığı" sürecinde kendileri için "taşeron" ifadesini kullandığında da Davutoğlu, hamasete dayalı söylemlerle bu gerçeğin üstünü örtmeye çalışmıştı. Peki, Erdoğan'ın "işbirlikçilik misyonu" gereği katıldığı azınlıkların verdiği iftar yemeğinde; vakıflarla ilgili, 1936'dan bugüne kadar üzerlerine kayıtlı olan taşınmazları bağlayan her türlü tasarruf hakkını "iade eden" yasayı devreye sokacaklarını ilân etmesi bir "taşeronluk" değil midir?

Nitekim bu yakınlarda, AKP'nin iktidar olduğundan bu yana Azınlık Vakıfları bağlamında yaptığı yasal düzenlemeler ve açtığı yollar doğrultusunda iki Türkiye göçmeni Ermeni, California'da açtığı dava neticesinde İncirlik Üssü topraklarının ve kullanım hakkının karşılığı olarak Türkiye'den 100 milyon dolarlık bir hak talep etmiş ve bunu dikkate almayan Türkiye'ye karşı ABD yönetimi de "diplomatik bir nota" vermişti. Bu tür örneklerle haberdar olduğumuz planın arkasındaki gerçek ise şudur; ABD ve AB sömürgecileri önce "demokratikleşme" adı altında Türkiye Cumhuriyeti aleyhine ve kendi çıkarları lehine olan bazı talepleri bir strateji çerçevesinde AKP hükümetine dikte ederler. Hemen arkasından da, AKP'nin bunları hayata geçirmesiyle birlikte açılan yollar üzerinden hiç "fark ettirmeden" Türkiye Cumhuriyeti'nin "içini boşaltırlar." Yeni moda budur; devletleri kendi taşeronları aracılığıyla "kendilerine dizayn ettirmek!"

Bundan sonra aynı yöntemi Libya'da, Suriye'de, Mısır'da vs. uygulayacaklardır. Buralarda "AKP muadili" partilerle işlerini göreceklerdir. AKP'nin yaratılması ve işbirlikçiliğinin başarısı sömürgeciler için birer "laboratuar çalışması" niteliğindedir.

Sümela'da "siyasi ayin"

Nitekim, Sümela Manastırı'nın "siyasî ayinlere" açılması da bir "taşeronluktur." Bu yılki ayine de 1000 kişilik bir katılım olmuş, dinî ritüeller dev ekranlarla dış mekâna taşınmış ve gözyaşları sel olup akmıştır. Ayini yine mûdat olduğu üzere "ekümenik" sevdalı ve Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın biri numaralı "hain" kurumu Fener Rum Patrikhanesi'nin Patriği meşhur Bartholemeos yönetmiştir.

Geçen seferlerde var mıydı bilmiyorum ama, bu seneki ayinde geleneksel Karadeniz kıyafeti ve kemençesi ile "Rumca" parçalar çalan bir kemençeci de başrollerdeydi. Buradaki bu figür herhâlde; Karadeniz kültürünün kendilerine ait olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti'ne mâl edilmiş bu kültür öğelerinin esasında "çalıntı" olduğunu bütün dünyaya ilân etmek için konmuş olsa gerektir. Rumca çalan folklorik kıyafetli bir kemençeci ve "sahte" bir ekümenik yönetiminde yüzlerce yıllık bir "müze kilisede" huşua ermiş 1000 kişilik Ortodoks Hıristiyan kalabalığın dünyaya naklen yayını… Bu resim diyor ki; Ey dünya, biz kültürümüzle dinimizle ve kiliselerimizle bu toprakların elimizden alınıp sürgün edilmeden önceki en eski halkıyız. Gör bizi!..

Mavi Marmara provokasyonu

Ya şu İsrail ile ilişkilerin en alt diplomatik düzeye indirilmesine, yaptırımlara ve savaş çığırtkanlığına ne demeli? BM Raporu doğru veya yanlış, Mavi Marmara olayını İsrail'in sınırlarını bir ihlâl olarak görürken, İsrail askerî güçlerine karşı gerçekleştirilen gemi içerisindeki direnişi organize bir saldırı olarak yorumluyor. İsrail özür dilemiyor ama üzüntülerini bildiriyor. Şimdi sormak lazım; AKP iktidarı o geminin bu şekilde çok kritik bir bölgeye İsrail'in uyarılarına rağmen gitmesine neden izin verdi? Böylesine tahrik edici ve zorlayıcı bir olayın can kayıplarıyla sonuçlanma ihtimalinin farkında değiller miydi? Yoksa, bilerek "problem çıkması" için mi o gemi oraya gönderildi? Ayrıca, provokasyon havası veren bir girişimden sonra ortaya çıkan kabul edilemez ölümlere karşı, İsrail'e gösterilen "diplomatik" tepki; neden, on yıllardır insanlarımızın ve gencecik askerlerimizin pisi pisine hayatlarını kaybetmelerine çanak tutan, zemin hazırlayan ve destek veren "Barzani çobanına" veya "ABD vampirine" gösterilmez?

Teröre verilen tavizler

Yakın zamana kadar 2-3 aylık şehit bilançosu 50'yi aşmıştı ve her geçen gün yenileri gelmeye devam ediyordu. Bırakın onlarca yıldır verdiğimiz şehitleri, sadece son aylardaki kayıplarımız 50 kişiyi geçtiği hâlde, AKP'nin "teslimiyetçi" zihniyeti yüzünden Kürt taşeronların önderliğindeki Irak devleti bir de; "yavuz hırsız ev sahibini utandırır" misâli, yapılan hava harekâtlarından sonra Türkiye'ye "nota" verme utanmazlığını sergileyebiliyor. Efendim neymiş, sivillere zarar verilmişmiş… Ey haddini bilmez ABD yanaşmaları,siz mi bize nota vereceksiniz, yoksa biz mi size? İnsanları katledilenler siz misiniz, yoksa sizin "terör yatakçılığınız" yüzünden biz miyiz? Ama tabii ki suç sizde değil! Kendi evlâtları beslediğiniz katiller tarafından teker teker avlanırken, bütün bunlara sessiz kalan, sizi şımartan ve el üstünde tutan AKP iktidarında… Geçenlerde Irak'a gönderilen Başbakanlık müsteşarı da Erdoğan'a yakışanı yapmış ve terörün önlenmesiyle ilgili bir "dik duruş" sergileyeceğine, Öcalan'ın İstanbul'a naklini ve BDP'nin Meclis'e girme konularını görüşmüştü. Bu da herhâlde dış politikadaki "mazoşizm" olsa gerek! Helâl olsun İran'a; kralını takmadan, sınır ihlâli de dâhil Kandil'i darmaduman ediyor. PEJAK teröristlerini onarlı-otuzarlı postalar şeklinde yok ederken ateşkes talebini bile reddediyor. Silahları bırak ve bölgeyi terk et, yoksa seni "bitireceğim" diyor. Hadi, Iraklı Kürt taşeronlar İran'a da "nota" verseler ya!

İran Türkiye'ye çok güzel bir ders verdi esasında. Teröristlerle nasıl mücadele edilir onu gösterdi. Onlarla müzakere yapılamayacağı ve onların tek anladığı dilin "silah" olduğunu bir kere daha kanıtladı. AKP iktidarı ise bu çok çarpıcı örnek karşısında en ufak bir rahatsızlık duymuyor. Şehitler gruplar hâlinde gelirken dahi, insanlara artık gına getiren "klişeleşmiş" lâfların dışında dişe dokunur hiçbir adım atmıyor. Sanki bilerek yapılıyor; ne kadar çok şehit gelirse, insanların "yeter artık, madem sorun çözülemiyor, o zaman oturulsun masaya PKK ile uzlaşılsın" denmesini bekleniyor.

AKP'nin iktidara gelmesinden itibaren yıllardır Güneydoğu'da güvenlik kuvvetlerinin "elini kolunu bağlaması" nedeniyle oluşan "güç zaafiyetinden" dolayı PKK, bu boşluğu iyi değerlendirerek Türkiye'nin içerisine yeniden ve iyice yerleşti. Oysa, 93-98 dönemlerinde askerî stratejinin ve mücadelenin olağanüstü başarıları neticesinde PKK Türkiye sınırlarından "def" edilmiş ve ülkeye "huzur" gelmişti. Fakat daha sonra AKP'nin "sömürgecilerin direktifleri" doğrultusundaki gayretleriyle PKK katilleri tekrar Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde "bir güç olmaya" başladılar. Bugün artık ülke içerisinde Kastamonu'ya, Tokat'a, Osmaniye'ye sızacak kadar cirit atabiliyorlar. Yıllar sonra yeniden yolları kesiyorlar, şantiyeleri basıyorlar, iş makinelerini yakıyorlar, insanlarımızı ve askerlerimizi kaçırıyorlar. Son zamanlarda, askerlerin "Türkiye'nin göbeğinden" bu kadar rahat kaçırılması ve bunların "bulunamaması"(kurtulan askerde kaçarak kurtulmuş), olayın vehâmetini göstermesi açısından gerçekten de çok önemlidir. Bu katillerin ülkenin iç bölgelerine yerleşmelerinin ve rahatça hareket edebilmelerinin en güzel kanıtlarından biri de "mayınlı tuzaklardır." Bunlar, kilolarca patlayıcı malzemeyi ellerini kollarını sallayarak Türkiye'ye sokabilecek ya da bu malzemeyi Türkiye'den tedarik edebilecek kadar bölgede konuşlanmışlar ve ağlarını oluşturmuşlardırlar. Aynı zamanda patlayıcıları güle oynaya olay yerine taşıyabilmekte ve hatta patlatmak için kilometrelerce uzunlukta kablo çekebilmektedirler. Örneğin, Çukurca'da 13 şehidin verildiği olayda PKK teröristleri 5 ayrı yere tam 500 kg patlayıcı yerleştirmişler ve bu arada 3 km de kablo döşemişlerdir. Acaba, bu kadar patlayıcı nereden ve nasıl tedarik ediliyor, sessiz sedasız olay bölgesine ne şekilde taşınıyor ve patlamaya hazır hâle getiriliyor? Ayrıca, nasıl oluyor da bu hazırlıkların, özellikle de 3 km kablo çekilmesinin hiç kimse farkına varmıyor? Bütün bunlar, kapsamlı bir organizasyon olmadan ve içeriden yardım alınmadan imkânı yok gerçekleştirilemezler. Nitekim sonradan, olayın içinde "korucu" parmağı olduğu anlaşılıyor. Peki, böylesine ayrıntılı bir operasyon gerçekleştirilirken hiç mi istihbarî sızıntı olmuyor? Ya da bizim istihbarat sinek mi avlıyor? İşte bu noktada, AKP tarafından güvenlik güçlerinin getirildiği durum ortaya çıkıyor. TSK üzerindeki sindirme operasyonları, güvenlikle ilgili yasaların askıya alınması, yerine güvenlik güçlerinin elinin kolunu bağlayanlarının çıkarılması, bu güçlerin ve "istihbaratın etkinliğini" azaltıyor. Fakat, AKP'li Bekir Bozdağ bu konuda farklı bir şey söylüyor; "…terörle mücadelemiz Türkiye'de terör sorun olmaktan çıkana kadar devam edecektir. Bu noktada her adımı tereddütsüz attık, atmayı da sürdüreceğiz…"

El insaf be birader! Bu kadar pişkinliğe de pes doğrusu! Terörü "sıfır" noktasından bu noktalara siz getirmediniz mi? Geçenlerde Şemdinli neredeyse terörist güçlerin eline geçiyordu. Siz terörü önlemek için değil ama, azdırmak için her türlü adımı attınız. Bak, terörle mücadele içerisinde yer almış emekli general Osman Özbek bir açıklamasında ne diyor: "Güvenlik güçleri eğer, Siirt'ten Şırnak'a kaçan bir teröristi kovalamak için validen izin almak zorunda kalıyorsa, siz terörle mücadelede başarılı olamazsınız."

İşte AKP'nin attığı her adım, bu şekilde güvenlik güçlerini etkisiz hâle getirmekten ve Kuzey Irak derebeyini şımartmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yine aynı bağlamda, Silvan'da 13 şehit verilen çatışmada Genelkurmay'ın incelemesine "güvenmeyen" iktidar, bir de "askeri suçlu gösterircesine" İçişleri Bakanlığı müfettişlerine inceleme yaptırıyor. Hâliyle, AKP'nin bu şekildeki artık âdet haline getirilmiş "TSK'ya güveni sarsıcı", itibarını zedeleyici uygulamaları; Türk subaylarının PKK ile savaşta moral motivasyonu etkileyecek, "risk üstlenmekten" uzak durmasına ve belki de "yüreğini ortaya koymaktan" kaçınmasına neden olacaktır. Tabii ki böyle bir ortamda da terörist avantaj kazanacak ve şehit sayısı çoğalacaktır.

PKK'nın "yurt içindeki" hâkimiyeti ve örgütlenmesi öyle bir hâle gelmiştir ki; artık eli kanlı cinayet şebekesinin tetikçileri baskınlara "özel araba kiralayarak" gidebilmekte, Tunceli'nin göbeğinde "halı saha maçı" oynayan polislere ölümle sonuçlanan saldırılarda bulunabilmekte, Yüksekova'da sivil giyimli iki astsubay şehir ortasında "başlarından infaz" edilebilmektedir. Fakat tüm bunlara karşın AKP önlem almamakta ısrarla direnmektedir. Bir tutturmuşlar; "demokrasi içinde kalarak" terörle mücadelemize devam edeceğiz diye,başka bir şey bilmiyorlar. En demokratik ülkelerin dahi, terör söz konusu olduğunda derhâl "özel önlemler" almaktan çekinmediğini görmüyorlar. Baksanıza, İngiliz hükümeti İngiltere'deki son sokak arbedelerinden sonra 4 ölüm olayı oldu diye, gerektiğinde polisin orduyu göreve çağırabileceği, terör örgütlerinin sembolleriyle dolaşılamayacağı (ki buna PKK da dâhildir), bu sembol ya da kıyafetlerle bir arada bulunulamayacağı, gösteri ve propagandasının yapılamayacağı şeklinde sert önlemler alabiliyor. O birkaç gün süren sokak olayları ve 4 ölüm onları bu önlemleri almaya iterken, AKP'de ise yıllardır süren Kürtçülerin "isyan provaları" ile son aylardaki 50 küsur şehide karşılık hâlâ bir hareket yok. Bu nasıl bir aymazlıktır anlamak mümkün değil. Resmen şehitlerle dalga geçiliyor. İktidarda bulundukları süre zarfında yüzlerce askerimizin hayatını kaybetmesine karşın, sadece ve sadece PKK'yı Türkiye'de "etkin kılacak" ve güvenlik güçlerini "pasifize edecek" politikalardan başka hiçbir icraata imza atmadılar. Bu da hâliyle son tahlilde, ABD'nin "yeni haritalar projesi" olan BOP'a yarıyor. O zaman da AKP, ister istemez "taşeron" damgası yiyor. Nasıl yemesin ki?


Son dönemde artan PKK saldırılarıyla birlikte çok net bir şekilde açığa çıkan gerçeklerden biri de, AKP’nin Öcalan’la referandum ve genel seçim öncesi
"müzakere gerçekleştirdiği" görüşüdür. Bunu çok sayıda uzman, PKK kurmayı ve Kürtçü ile birlikte, Erdoğan’ın da dâhil olduğu AKP yetkilisi de kabullenmektedir. Nitekim, şimdiki MİT müsteşarı ile PKK yetkililerinin Oslo’daki görüşmelerinin ses kayıtları internette de yayınlanmıştır. Ateşkes karşılığında Öcalan’ın bazı taleplerinin olacağı ve onlar yerine getirilmezse kızılca kıyametin kopacağı ise bizzat Öcalan tarafından defalarca dile getirilmiştir. Tabii, referandum ve seçim öncesindeki bu müzakereler sonucunda AKP emeline kavuşmuş ve "protokol" gereği ateşkesten dolayı "şehit infiâlleri" olmayınca, her iki oylamada da yüzde 50 civarında oyu cebe indirmiştir. Ancak Öcalan daha sonra, sağladığı ateşkesin karşılığını istemeye başlamış;buna karşılık AKP, "protokole" uymayıp terörist reisinin beklentilerinden yan çizince, çatışmalar şiddetlenmiş ve beraberinde de askerlerimizin can kayıpları artmıştır. Gerçi, o saatten sonra Erdoğan için asker cenazeleri gelse de fark
etmeyecektir. Çünkü o, alacağını oy olarak almıştır.


MİT-PKK görüşmesi

Bugün, son dönemde artan PKK saldırılarıyla birlikte çok net bir şekilde açığa çıkan gerçeklerden biri de, AKP'nin Öcalan'la referandum ve genel seçim öncesi "müzakere gerçekleştirdiği" görüşüdür. Bunu çok sayıda uzman, PKK kurmayı ve Kürtçü ile birlikte, Erdoğan'ın da dâhil olduğu AKP yetkilisi de kabullenmektedir. Nitekim, şimdiki MİT müsteşarı ile PKK yetkililerinin Oslo'daki görüşmelerinin ses kayıtları internette de yayınlanmıştır. Ateşkes karşılığında Öcalan'ın bazı taleplerinin olacağı ve onlar yerine getirilmezse kızılca kıyametin kopacağı ise bizzat Öcalan tarafından defalarca dile getirilmiştir. Tabii, referandum ve seçim öncesindeki bu müzakereler sonucunda AKP emeline kavuşmuş ve "protokol" gereği ateşkesten dolayı "şehit infiâlleri" olmayınca, her iki oylamada da yüzde 50 civarında oyu cebe indirmiştir. Ancak Öcalan daha sonra, sağladığı ateşkesin karşılığını istemeye başlamış;buna karşılık AKP, "protokole" uymayıp terörist reisinin beklentilerinden yan çizince, çatışmalar şiddetlenmiş ve beraberinde de askerlerimizin can kayıpları artmıştır. Gerçi, o saatten sonra Erdoğan için asker cenazeleri gelse de fark etmeyecektir. Çünkü o, alacağını oy olarak almıştır.

BOP eşbaşkanı görevini yapıyor

Ayrıca şehitler, BOP'un eş başkanı sıfatıyla kendisi açısından önemsiz konulardandır. Onun esas görevi, ABD'nin "yeni haritalarına" yoğunlaşmaktır. O yüzden, şehitleri düşünecek hâlde değildir. Nitekim Erdoğan ne diyordu: "Suriye bizim iç işimizdir!...." Oysa, bu sözün üzerine söylenecek söz şudur; "Senin iç işin PKK belâsıdır Başbakan! Sen önce bu iltihabı temizle ve vatan evlâtlarına sahip çık!" Fakat onun için, BOP çerçevesinde Suriye rejiminin yıkılması ve "demokratik özgürlükler" safsatası altında "Suriye Kürtlerinin" örgütlenerek "Kürt oluşumuna" ya da başka bir ifade ile "Birleşik Kürdistan'ın kuruluşuna" entegre edilmesi çok daha gereklidir. Dolayısıyla "kraldan çok kralcı" bir edâ ile Suriye'deki rejim değişikliğinin desteklenmesi ve Suriye'deki karışıklıklar nedeniyle "bıçak kemiğe dayandı" edebiyatının yapılması hep bu "BOP eş başkanlığı" misyonuyla ilişkilidir. O yüzden de, Suriye'deki can kayıpları Tayyip Erdoğan'ı,vatanı için hayatını feda eden Türk askerlerinden daha çok ilgilendirmekte ve bu şehitler için "bıçak kemiğe dayanmasa da" olmaktadır.

Bu arada Erdoğan'dan tahrik kokan başka bir beyanat daha geliyor ve "Gazze'ye yardım götüren gemilere Türk savaş gemilerinin eşlik edeceğini" söylüyor. Peki o zaman, Gazze'ye yardım gemilerinin güvenliği için gerektiğinde "İsrail'le savaş" bile göze alınırken, neden askerlerimizin Kuzey Irak'tan gelen PKK'lı katiller tarafından katledilmelerini önlemek amacıyla oraya yönelik bir "kara operasyonuna" yeşil ışık yakılmıyor? O meydan okuma Barzani'ye yapılmıyor? Yapılamaz çünkü, işvereni ABD izin vermez. Hem ayrıca, ablukadaki Filistinliler yüzlerce şehidimizden daha mı değerli? Her ne hikmetse Erdoğan; Kürtler ve Araplara toz kondurmazken, askerlerimizin ölümlerine kayıtsız kalmakta ısrar ediyor. Herhâlde "Halifeliğe" oynuyor.

Derken bir de bakıyoruz Başbakan, avânesiyle birlikte Mısır, Libya ve Tunus'a bir turne düzenlemiş. Esasında sömürgeciler, Suriye'de de emellerine nâil olsalardı bu ülkeler arasında Suriye'de olacaktı. Dikkat edilirse, bütün bu ülkeler BOP'un ilgi alanı içerisindedirler ve Erdoğan bu ziyaretiyle BOP'un "eş başkanı" ve ABD'nin taşeronu olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Eser Özaltındere
Ulusal Parti