Bu hafta Nobel ödüllerinin açıklanmış olması, bu konudaki düşüncelerimi yazma isteğimi güçlendirdi. Orhan Pamuk’la Türkiye’nin de Nobelli ülkeler safına girmiş olmasından elbette çok memnunum. Bu memnuniyetimi de ilk andan itibaren belirtip durdum. Ne var ki bu yıl İsveçli şair Tranströmer’e verilen bu önemli ödül, kurulduğu günden beri tartışmaları da beraberinde getirdi. Bu tartışmalar genellikle Nobel’in verildiği bilim dallarında değil de edebiyat alanında işlerlik kazandı. Çünkü herkesin bildiği gibi; edebiyatı ölçecek şaşmaz bir terazi mevcut değil.
Edebiyat, bilimsel bir keşif, icat gibi ölçüye vurulamıyor. Değerlendirmeler ister istemez subjektif kalıyor.
Dünyada yüzlerce edebiyat ödülü var. Bizde de Yunus Nadi, Orhan Kemal, Sait Faik ve başka değerli yazarlarımız adına ödüller veriliyor. Nasıl bu ödüllerin bir seçici kurulu, bir jürisi varsa Nobel’in de İsveçli yazarlardan oluşan bir jürisi var. Zaman zaman değişen bu jüri üyeleri kendi beğenileri, psikolojileri, ilişkileri ve politik görüşleri doğrultusunda tartışıyor ve oylarını veriyorlar.
Nobel’i diğer ödüllerden ayıran en önemli özellik, ne jürinin yetkinliği, ne de edebiyat kalitesi. Çünkü dünyada bu jüri üyelerini kimse tanımaz, verdikleri kararlar da çok tartışılır. Nobel’i Nobel yapan en önemli özellik, çok büyük bir para veriyor oluşudur. Bu durum 1901 yılından beri dünyanın dikkatini küçük İsveç’in başkenti Stockholm’e çevirmiştir.
Jüri üyelerinin psikolojisinden sözetmem boşuna değil.
Yıllarca Nobel jürisinde çok etkili konumda bulunan Arthur Lundkvist, buna iyi bir örnek oluşturur.
Lundkvist bir ara sevgilisiyle İstanbul’a gelmiş, Sirkeci garının önünde birtakım haytalar kadına sarkıntılık etmişler. Çift apar topar Stockholm’e geri dönmüş.
Lundkvist o tarihten sonra hemen hemen her gece, bu olayı bir karabasan biçiminde tekrar yaşarmış. Bir türlü unutamamış.
Arthur Lunkvist yıllar boyunca Türkiye’nin Nobel ödülü almasının karşısına dikildi. Önce Nazım Hikmet’i, sonra da Yaşar Kemal’i engellemeyi başardı. Orhan ödül aldığı sırada ise artık kimseyi engelleyecek durumda değildi.
Jüri üyeleri yazardır dedik. Yazardırlar ama ancak orta sınıf yazarlardır. Dünyada etkinlikleri olmasa da büyük Amerikan, Fransız, Alman yayıncılar tarafından kitaplarının basılmasını isterler. Her yazar gibi bu yayınevleri ve önemli ajanslarla ilişki içindedirler. Bu durum onları, güçlü yayınevlerinden ve ajanslardan gelen etkilere açık hale getirir. New York’ta yayıncılarla yenilen bir akşam yemeği, ertesi gün bir ajansla yarı arkadaşlık yarı iş bağlamında buluşma, arkasından Paris’teki yayıncıyla görüşme, bu kuruluşların eğilimlerini hissetmek bakımından önemlidir.
Zaten her sonbaharda Stockholm ajan kaynar. Bunlar gizli servis ajanı değil, “literary agent’’ denilen ve yazarları temsil eden becerikli kişilerdir. (İsveç’in ünlü Bonniers yayınevinin yöneticisi, Naipaul’un ajanından yaka silkecek hale geldiklerini çünkü adamın her Nobel açıklanışından sonra “Bu yıl da vermediniz!’’ diyerek Stockholm’ü ayağa kaldırdığını anlatmıştı.)
Bunlara bir de politik çevreler eklenir. Nobel, Batı dünyasının çocuğudur ve Amerika’nın, Avrupa Birliği’nin politik uzantısı gibi davranmayı doğal sayar.
Mesela Sovyetler Birliği zamanında rejim muhalifi birçok yazara ödül vermeleri, onların bu tutumuna çok uygun bir davranıştı ama Sovyetler yıkıldıktan sonra bu edebiyata duydukları ilgi birdenbire sönüverdi, hiç ilgilenmez oldular. Bunu söylemek bile fazla çünkü dünyada özellikle de edebiyat çevrelerinde politikanın Nobel ödüllerinde oynadığı önemli rolü inkar eden yok.
Kısacası Nobel’in jüri üyeleri her zaman, çeşitli çevrelerden gelen ağır baskıları dengelemeye çalışırlar.
Bunun sonucu olarak da bazen gerçekten değerli yazarlara ödül verirler ama bazen de pusulayı şaşırır ve skandal kararlara imza atarlar.
Yoksa hangi edebiyat jürisi; William Faulkner’in, Ernest Hemingway’in, Garcia Marquez’in yanına Dario Fo’yu, Jelinek’i bazen de edebiyatla ilgisi bulunmayan, yazar bile olmayan kişileri (şaşırtıcı ama böyle) yerleştirme yanlışına düşer.
1901’den buyana Nobel almamış büyük yazar sayısı, almış olanların en az birkaç katıdır. Eğer Nobel’in ölçüsüne güvenecek olursak Dario Fo’yu ya da Brodski’yi, Tolstoy’dan daha önemli bir yazar saymamız gerekir ki böyle bir şeye kendilerinin bile güleceğinden eminim.
***
Aslında bu tuhaflık, Nobel’in verildiği ilk yıl, yani 1901’de başladı. Jüri, dünya yazarlarının babası sayılan Leo Tolstoy aday gösterilmişken, ödülü Sully Prodhomme adlı, o zaman da bu zaman da bilinmeyen bir Fransız şaire verdi. Bunun üzerine edebiyat aleminde kıyamet koptu. Kırk İsveçli yazar, Leo Tolstoy’a, ortak olarak imzaladıkları şu mektubu gönderdiler:
‘İlk Nobel ödülüyle ilgili olarak, size duyduğumuz derin hayranlığı tekrar ifade etmek isteriz. Sizi, sadece günümüz edebiyatının saygın atası olarak değil aynı zamanda dünyamızı etkilemiş olan güçlü ve büyük şairlerin en başında görüyoruz. Size bu mektupla seslenme ihtiyacı duymamızın nedeni, Nobel ödülünü belirleyen kuruluşun, halkı ve yazarların görüşünü temsil etmediğini bildirmek istememizdir. Herkes bilmeli ki; gerçek sanat, düşünce özgürlüğüne ve yaratıcılığa dayanan sanattır. Bu mektup 40’tan fazla İsveçli yazar tarafından imzalanıyor. Dünyada herkesin bildiği gibi, en büyük ödüle layık olan tek bir yazar vardır: O da Leo Tolstoy’dur.’’
Tolstoy bu mektuba şöyle cevap verdi:
“Sevgili dostlar,
Nobel ödülünün bana verilmemiş olduğunu öğrendiğim için çok mutluyum. Öncelikle, bu kadar büyük bir parayı ne yapacağım sorusuyla başbaşa kalacaktım. Bu paranın diğer büyük paralar gibi- sadece kötülük getireceğinden eminim. İkinci olarak; tanımadığım birçok insandan, sempatilerini, desteklerini belirten mektuplar almaktan onuruna erdim. Lütfen en samimi, şükranlarımı kabul buyurun.
Leo Tolstoy’’
***
Tolstoy’un Nobel macerası bu kadarla da kalmadı. 1905’te yayınlanan “Büyük Günah’’ romanından sonra, Rusya Bilimler Akademisi, yazarı tekrar Nobel ödülüne aday gösterdi.
Tolstoy bunu öğrenir öğrenmez arkadaşı, Finli yazar Arvid Ernefeld’e bir mektup gönderdi ve şu ricada bulundu:
“Eğer bu iş gerçekleşirse, ödülü reddetmem hiç yakışık almayacak. Bu yüzden, İsveçle bir ilgin varsa -ki olduğunu sanıyorum- bana ödül verilmemesini sağlayabilir misin! Lütfen, elinden geleni yap ki ödülü bana vermesinler.’’
Bildiğiniz gibi Tosltoy’a hiçbir zaman Nobel ödülü verilmedi. Eğer arkadaşı Ernfeld’in çabaları olmasaydı verirler miydi? Sanmam. Çünkü Leo Tolstoy, dünyadaki bütün ödüllere ve jürilerine fazla büyük geliyordu. Hâlâ da öyledir. Nobel almış birçok yazarın adını bile bilmezken Tolstoy’u Homeros gibi zaman ve mekan üstü algılıyor oluşumuz, O’nun büyük yaratıcılığı kadar, hakikiliğinde de gizli.
Tolstoy’un bir meselesi vardı ve bu mesele ödülden, paradan, şöhretten daha fazla bir şeydi.
Zülfü Livaneli
Vatan