Fethullah’ın amacı devleti ele geçirmek miydi?


Dünkü yazımızda Fethullah cemaatinde gözlenen paniğin şifrelerini çözmeye çalışmıştık. Bugün bir başka açıdan olayı irdelemeye devam edeceğiz.
Hocaefendi’ye karşı olan kesimin temel iddiası, O’nun devleti ele geçirme hamlesi içinde olduğu, kendi cemaat mensuplarını devlet kadrolarına yerleştirerek bunu gerçekleştirmek istediği yönünde.
Son yıllarda bu görüşü destekleyecek hayli bulgu ortaya çıktı. Emniyetten yargıya kadar pek çok devlet kurumundaki cemaat yapılanması neredeyse isim isim deşifre olmuş durumda.
Böyle olunca olay “bir cami hocasının” boyunu aşan bir biçimde “devlette anlamlı kadrolaşma” haline bürünüyor ki doğal olarak başka kuşkuları da beraberinde getiriyor.
Bu hoca, bir yandan Mavi Marmara gemisine yapılan saldırı sonrası verdiği beyanatta “otoriteye karşı gelmeyin” diyerek İsrail’in otoritesine yumuşak geçiş sergiliyor, diğer yandan kendisini ziyaret eden FBI görevlilerine “Irak’taki Amerikan işgalinde nasıl davranılması gerektiğini öğütlüyordu.” (Zaman, Nuriye Akman’ın Fethullah Gülen’le mülakatı, 26.03.2004)
Yani “bir imama yakışmayan” işler olduğu dikkat çekiyordu.
Son yıllarda Hocaefendi cemaatinin devletteki akıl almaz kadrolaşmasının AKP’yi de sıkıntıya soktuğu son MİT operasyonu ile daha da belirginleşti.
Ve biz hemen tarihin tozlu raflarından Fethullah Gülen’in televizyonlarda da yayınlanan şu konuşmasını çıkartalım ve bir kez daha hatırlatalım dedik:
“Durmadan hazırlanmalıyız. Hem de hiç durmadan... Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Bazıları benim için korkak diyor. Ama bazen hasımdan kaçmak, çok çok önemli bir manevradır.
Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek tepemize binerler. Başka kuvvetler var bu ülkede. Bunları hesap ederek temkinli yürümekte yarar var.
Taa ilerilere gitme, can damarları içinde dolaşma ve eğer sonra dönülüp gelinecekse yara almadan geriye gelme meselesi. Gelecek adına çok önemli esaslardır, hususlardır. Gelecek için bunlara mutlaka riayet edilmelidir.
Adliye’de, Mülkiye’de veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.
Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Huruç diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer.
Bir yanlışlık falso yaratır. Ve bu falsoyla yediğimiz mağlubiyeti telafi edemeyiz. Bu defa onlar sizi kıskıvrak derdest ederler, bir daha da belinizi doğrultmanıza fırsat vermezler. Hafazanallah.”
Hocaefendi kendi cemaatine “böylesine altın öğütler veriyordu.”
Bugüne kadar hiçbir savcı O’na “durmadan nereye hazırlanıyorsunuz? Can damarlarında dolaşmak ne demektir? Huruç etmek ne demek? Neden adliyede, mülkiyede, başka hayati devlet kurumlarında yerleşmeyi amaçladınız? Hasım diyerek kimi kastediyorsunuz?” diye sormadı.
Cemaat medyası insanların birbirleriyle yaptığı basit telefon görüşmelerinin bile Ergenekon davası kapsamına alınması için savcıları harekete geçirdi ama kendi Hocaefendilerinin “huruç harekâtının”, devlette kadrolaşma azminin “örgütsel suç olup olmayacağı” konusunda savcılara çağrıda bulunmak tabiî ki akıllarına gelmedi.
Hülasa bu durum bugün en çok AKP’yi rahatsız ediyor.
Dün, “Ahirette bana şefaat etme imkânı verilse önce Bülent Ecevit’e şefaat ederim” diyecek kadar Ecevit aşığı olan Hocafendi bugün Erdoğan aşığı!
Yani “otoriteye boyun eğen bir fakir!”
Ama bazılarına göre bu “fakir” çok ileri gitti.
Ve bugünkü kavga da bunun yüzünden zaten.

Muharrem Bayraktar
YeniMesaj