Ne Kadar Mutlu Olmuşlar Meğer!
AMAN yarabbim, Odatv davasında bir yıldır tutuklu bulunan değerli insanlardan dört kişi tahliye edildi ya, hepsi nasıl da mutlu olmuşlar! Bu kadar sevineceklerini (!) doğrusu hiç bilemez ve tahmin edemezdik!
En başta “Şeyini şey ettiğimin şeyi” Bülent Arınç konuştu, mutluluğunu dile getirdi.
Dün ise konuşma sırası Bay Abdullah Gül’e gelmişti. O da nasıl mutlu olduğunu, bu tahliyelerin kendisini nasıl sevindirdiğini anlatıverdi:
“Gazetecilerle ilgili görüşümü en başından beri paylaştım. Mahkemenin verdiği karar Türkiye’nin imajına da katkı sağlamıştır. Tahliye olmaları ve yargılamanın dışarıda yapılması bizi de memnun etmiştir.”
Bu sözlerini hiç anlamadım!
Gazetecilerle ilgili görüşünü en başından beri acaba nerede ve nasıl paylaşmış?
Bu şahıslara bazı şeyleri anımsatmak ve bunu sürekli yapmak gerekiyor:
İçeride, sadece birkaç gün önce tahliye edilen dört kişi yoktu. Özel yetkili mahkemeler tarafından tutuklanan, özel yetkili medya tarafından sürekli suçlanıp utanmazca jurnal edilen yüzlerce tutuklu insan sadece Odatv değil, Balyoz ve Ergenekon davalarından da yatıyor.
Hem de bazılarının tutukluluk süresi kocaman beş yıla yaklaşıyor. Bu nasıl iştir?
Davaların ne zaman biteceği, yüzlerce insanın hangi gerekçelerle içeride tutulduğu da belli değil.
Hiç kuşkunuz olmasın, bir süre sonra onlar da tahliye edilirse, Bülent Arınç ve Abdullah Gül gibiler yine ortaya çıkıp “Aman, pek de sevindik (!)” diyeceklerdir.
Aslında hiç sevinmeyecekler, onlar tutuklanırken nasıl “Oh olsun” dedilerse, bırakıldıkları takdirde içlerinden “Yapmayın be hakimler, insan bu teröristleri tahliye eder mi” diyeceklerdir.
***
“Ergenekon silahlı terör örgütü!”
Bu sözleri 2007 yılının haziran ayında, ilk ev baskınları ve tutuklamalar başladığından bu yana hepimiz binlerce kez duyduk. Mahkeme uzun süredir devam ediyor. Benzer örgüt davaları 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 dönemlerinde de yaşandı.
O örgütlerin liderleri, üyeleri, karargah evleri, her şeyleri vardı. Mahkemelerde ne söyleyeceklerini örgüt belirler, savunmaları örgüt üstlenirdi. Sanıklar duruşmalarda slogan atar, olay çıkarırdı. Avukatları da çoğu zaman örgüt belirlerdi.
Beğenelim veya beğenmeyelim, o sanıkların hiçbiri duruşmalarda ödün vermedi. Gerektiğinde sloganlar eşliğinde savunma yaptılar.
Hiçbiri örgütünü reddetmedi. Hiç kimse örgüt üyesi olduğunu inkar etmedi.
Niçin böyle oldu?..Çünkü onların gerçek örgütleri vardı.
Dahası, sağdaki ve soldaki –o günkü deyişle ülkücü ve devrimci- örgüt liderleri belliydi. Hiç kimse kıvırtmıyordu.
***
Lider olmadan örgüt olmaz. Bırakın örgütü, başkanı olmayan herhangi bir dernek bile olmaz. Her toplulukta, direktif veren bir lider, başkan, önder olması ilk koşuldur.
Şimdi soruyorum:
Bu “Ergenekon silahlı terör örgütünün (!)” lideri kimdir?
Duruşmalar ne zamandan beri sürüyor. Öncesinde ev baskınları yapıldı, araziler kazıldı, her şey ayarlandı. Bunların öncesinde telefon konuşmaları aylarca dinlendi. Tüm bilgi ve belgelere, cep telefonları ve bilgisayarlar dahil her şeye el konuldu. İnsanların özel yaşamı bile ortalığa serildi.
Bunlar sırasıyla polisin, özel yetkili savcıların ve hakimlerin önüne çıkarıldı ve herkes tutuklandı.
Günün birinde duruşmalar ve sorgular başladı ve yüz bilmem kaçıncı duruşma yapıldı. Bütün bu aşamada sanıklar Silivri cezaevinde çürümeye terk edildi. Şimdi yine soruyorum:
Var olduğu iddia edilen bu örgütün lideri ortaya çıkarıldı mı? Tutuklanan bu insanlara kim emir vermişti? Terör örgütünün organizasyonu kim veya kimler tarafından yapılmıştı?
Varsayalım lider bulunamadı!
O halde örgütü yönetenler kimlerdi, bu sıfatla hangi işleri yapmışlardı?
Allah rızası için söyleyin. Böyle koşullarda bir sürü gazeteci, bilim adamı, yazar, komutan, siyasetçi yargılanıyor ve bunlardan biri bile örgüt üyesi olduğunu itiraf etmiyor!
Bunu akıl, mantık kabul eder mi? Bunlar bu kadar mı korkak ve kişiliksiz?
Aynı örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanan insanların çoğu, örgütün diğer üyelerini (!) ya savcılık iddianamesinden, ya da duruşmada o hiç tanımadıkları kişileri yanıbaşlarında görünce öğrendiler!
Burada isim vermeden yazacağım. Aynı davada tutuklu olan iki gazeteci arkadaşımız, uzun yıllardan beri birbirlerinin adeta can düşmanı idiler. Geçmişte kavga etmişlerdi. Birbirleri hakkında söyledikleri en ağır sözleri bizzat duymuş biriyim. Şimdi olanlara bakıyorum ve içimden gülmek geliyor!
“Demek ki bunlar Ergenekon terör örgütü üyeliğini gizlemek için kavga ederlermiş, birbirlerine hakaret ederlermiş” diyorum.
Mahkemeden istirham ediyorum.
Hiç değilse şu örgütün liderini ya da bir numaralı ismini açıklasın da bizi de meraktan kurtarsın. Biz de o zaman bu yazdıklarımız nedeniyle özür dileyelim, örgütün varlığına inanalım!
***
(Burada bir parantez açıp önemli bir anımsatma yapmak istiyorum. Medya, sadece tutuklu gazetecilere odaklandı. Hakkı da var çünkü onların tamamı boş yere ve suçsuz oldukları halde tutuklu.
Ancak işin çok önemli bir boyutu daha var. Balyoz, Ergenekon ve öteki davalarda da haksız yere yatırılan yüzlerce değerli, yurtsever insanımız var.
Askerler, siyasetçiler, bilim adamları, rektörler, yazarlar ve daha niceleri.
Lütfen onları da unutmayalım.)
ERGÜN POYRAZ’IN MEKTUBU
Ergenekon sanığı terörist (!) Ergün Poyraz, AKP’yi çok rahatsız eden kitaplar yazdı ve Temmuz 2007’den beri tutuklu. Ondan aldığım mektubu özetliyorum:
“Musa’nın Çocukları kitabımdan sonra beni tutuklayıp cezaevine koydular. Ardından avukatlarımdan birini, üç ziyaretçimden ikisini yine terörist diye tutukladılar. Bir süre sonra öteki avukatımı da gözaltına aldılar. Fakat o, tutuklanmaktan kılpayı kurtuldu. Yani direkten döndü. Fakat bir süre sonra benim avukatlığımı yapması yasaklandı!..
Cezaevinde zaman bol. Ben de oturup ‘Takunyalı Führer’ kitabımı yazdım. Kitabı yazarken idareden geldiler, izinsiz kitap yazdığımı söylediler. Bunun suç olmadığını kanıtlayınca bu kez Ankara’dan gelen emir doğrultusunda ‘İdareden izinsiz mektup yazdığımı’ söylediler. Yine mahkemeye düştüm, hakim bunun kitap olduğuna karar verdi ve yırttım!
Avukatlarıma yapılan baskılar nedeniyle hiç kimseye ‘Avukatım ol’ diyemiyorum. İleri demokrasi diyorlar ya abi, sen bunlara kulak asma. Yaratılan korku imparatorluğunda insanlar ne hale geldi. Bırakın mektup yazmayı, dostlarımıza selam bile yollamaktan çekiniyoruz…
Onların gönderdiği hastaneye gidiyorsunuz. Orada ‘İki damarınız tam, diğeri yüzde 70 tıkalı’ diyorlar. Ne olacağını sorduğunuz zaman ‘Tıkalı damara biz bir şey yapamayız’ diyorlar.
Ancak yine de haklarını yemeyelim. Bu ileri demokrasi döneminde tıp bilimi çok gelişmiş! Nasıl mı? Anlatayım:
Tarih 9 eylül 2011. Bugün ben saat 9 dolaylarında Mehmet Akif Ersoy araştırma hastanesine gelmişim. Beni acil serviste başhekim yardımcısı karşılamış, iki dakika içerisinde muayene etmiş, aynı iki dakika içerisinde beş kat yukarıda olan bilgisayarlı tomografi odasına çıkarmışlar. Aynı süre içerisinde tomografi çekilmiş. Ne güzel değil mi!
Ancak burada bir sorun var. Hastanenin bu işlemler yapıldı dediği tarihte ben hastanede değildim. Ya neredeydim?
Her zamanki gibi cezaevinde!
Belki diyeceksin ki abi, bu kadar kusur kadı kızında bile olur!..Selam ve saygılarımla.”
İşte size ilk Ergenekon tutuklularından biri olan Ergün Poyraz’dan aldığım mektubun özeti. Kim bilir, belki de örgütün lideri Ergün’dür!
Emin Çölaşan
Sözcü
