Atatürk Büyük Bir Öğretmendir
“The New – York Herald Tribüne” Gazetesi – 1936
Bugün dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’nin karşılaştığı pedagojik meselelerden daha büyüğü olmadığı gibi, hiçbir yerde de kimse tarafından bu hususta Cumhurreisi Kemal Atatürk’ten daha kat’î ve cesur teşebbüslere girişilmemektedir.
1923 senesinde, yeni cumhuriyet rejimi kurulduğu zaman Atatürk, gerek toprakların elden çıkması, gerek mübadele vesair sebepler dolayısıyla memleketten ayrılmış binlerce Hristiyan ekalliyetin o zamana kadar gördüğü işleri devir alacak, fakat dünya düşünüş ve ticaret hareketlerinden haberi olmayan, ekserisi ümmî bir halkın başma geçerek onları mutlakıyet idaresinden çıkarıp kendi kendilerini idareye muktedir bir hâle getirmek vazifesini üzerine almıştı. Bu halkın Müslüman dini dolayısıyla asırlarca Arap nüfuz ve tesiri altında kalmış olduğunu gören Atatürk, devleti hilâfetten ayırmak suretiyle millete tabii ve ırkî esaslar üzerinde bir inkişaf imkânı bağışlamış oluyordu. O, muvaffakiyetli Avrupa metotlarını tam bir surette tatbik ederek yüksek bir Türk kültürünün inkişafını arzu ediyordu.
Türkiye “garplı olmamış” tı; o, yalnız kendi millî karakterinin ve memleketinin inkişafı için “garp” ı bir vasıta olarak kullanmaktadır. Geçen yaz, Ankara’ya gittiğim zaman Türklere tam bir eğitim verilebilmesi için girişilmiş olan işi heyecanlı bir surette müşahede ettim. Bu asrın başlarında İstanbul’daki Amerikan Kız Kolejinde profesörlük etmiştim. O zamanlar Türk eğitimi pek geri bir hâlde idi. Çocuklar, cami mekteplerine devam ederlerdi; orta tedrisat (öğretim) için birkaç askerî ve öğretmen mektebi birtakım da medreseler vardı. Üniversite ise ancak adı ile mevcuttu. Doğru dürüst bir tahsil almak isteyen Türkler, hükümetin şüpheli görmesine göğüs gerebilirse, yabana mekteplerine giriyorlardı.
Bütün imparatorlukta yalnız Amerikan Kolejleri bulunuyordu; kızlara mahsus biricik kollej de benim profesörlüğünü yaptığım mektepti. Fakat sultanın despotik idaresi garp usulünde tedrisattan korktuğundan Müslümanların bu mekteplere devamını yasak etmişlerdi. 1908 inkılâbı üzerine mekteplerimiz takdir edilmeye başlanmış, burada öğretmenlik öğrenmek üzere
buralara talebeler yollanmış, buradan mezun olanlar da memlekette, birtakım mektepler açmışlardı. Lâkin Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluğun külleri üzerinde yükselip hayret verici bir azim ve cesaretle yeni bir eğitim sistemi kurmaya başlayıncaya kadar harp herşeyi ortadan kaldırmıştı.
Atatürk yüksek sesiyle şunları söylemişti:
“Hükümetin en ehemmiyetli ve en semere verici faaliyeti maarif işlerini ele almaktır. Bunda muvaffak olabilmek için bugünkü vaziyetimize, sosyal ve hayatî ihtiyaçlanmıza aynı zamanda içinde yaşadığımız devre ve muhite uygun bir program bulmalıyız.”
Şu satırlan da Cumhuriyet Halk Partisinin programından iktibas edeceğim:
“Millî eğitimde başlıca prensiplerimiz şunlardır: Kültürel politikamızın ana çizgisi cehaleti ortadan kaldırmaktır. Genel öğretim sahasında daha çok çocuk vatandaş okutup yetiştirmek bunu takip eder. Eğitimin her safhasında kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi, devletçi ve lâik vatandaşlar yetiştirmek…
Fikrî inkişaflara olduğu kadar bedenî inkişaflara ehemmiyet vermek ve bilhassa büyük
tarihimizin ilham ettiği yüksek karaktere uygun bir karakter yaratmak… Maddî hayatta
muvaffakiyeti sağlayacak bir metot vermek. Eğitim yüksek millî, vatanseverce olmalı ve bütün batıl itikatlarla yabana fikirlerden uzak kalmalıdır.”
Ankara’yı, bu büyük eğitim laboratuvarını ziyaret ettiğim zaman bu noktalardan bazılarını inceliyebilmek fırsatını ele geçirdim. Orada ana mekteplerinden tutunuz da üniversiteye kadar her dereceden mektepler kurulmuştur. Bunların değeri gerçekleştikten sonra öteki şehirlere, kasabalara ve köylere teşmil olunmaktadırlar. Bu suretle bütün memleketi mekteplemek maksadı güdülmektedir. Binalar, Avusturya modern mimarisine göre yapılmış sade, dört köşe, pek temiz geniş ve hava alır ve en yeni teçhizata malik binalardır. İcap eden yerlerde Alman ve İngiliz öğretmenler kullanılmaktadır.
İlk tahsil beş sene, mecburî, parasız ve muhtelittir (kız erkek karışıktır). Liselerde (burada orta tedrisat için bu Fransızca kelime kullanılmaktadır) talebeden para alınmaz. Üniversite talebesi de para vermeyecek bir hâlde iseler, parasız okuyabilirler.
Milliyetçi olan Türkiye daima demokrattır. İhtimalki tabiatları itibarıyla Türklerden daha demokrat hiçbir millet yoktur. Hatta eski sultanlık devirlerinde bile en aşağı tabakadan olan bir kimse, eğer istidat ve kabiliyet sahibi ise, en yüksek memuriyetlere kadar yükselebilmiştir. Bu mekteplerde de demokrat bir ruh hâkimdir. Bir talebenin sosyal vaziyeti ile ailesinin serveti kendisine hiçbir imtiyaz ve hak vermez. Hatta bunu mektep arkadaşlarıyla öğretmenler bilmezler bile. Mekteplerde takdirname ve mükâfat usulü de yoktur.
Üzerinde durulması gereken noktalardan birisi bu eğitim karakterinin lâik bünyesidir. Bu eğitim karakteri, dinsizliğin okutulduğu Rusya’da olduğu gibi değildir.
Bu daha ziyade ayrıca din dersleri okutulmayan bizim mekteplerdekine benzer. Camiler açıktır ve herkes istediği gibi ibadet edebilir. Fakat artık Müslüman dininin devlet kanunlarında yeri yoktur.
Yabancı mektepleri de devlet ideallerine göre tensik edilmiştir (düzenlenmiştir). Amerikan vesair yabana mekteplerinde dinî tedrisata müsaade edilmemektedir. Bu değişme, hükümetin direktiflerine göre hareket eden bizim kollejde bilhassa göze çarpmaktadır.
Türkiye’de vukua gelmiş enteresan değişmelerden birisi muhtelit (karma) tedrisattır
(öğrenimdir). Yeni cumhuriyetin en faydalı armağanlarından birisi de erkekle kadına müsavi (eşit) haklar vermesi olmuştur.
Program diyor ki: “Parti, vatandaşlara hak ve vazife vermek hususunda hiçbir fark gözetmez.”
Türk kızı, pek çabuk olarak erkek arkadaşının yanında bütün mekteplere devama başlamış, bütün meslek ve san’at mektepleriyle üniversitenin, ondan sonra da bütün hizmet ve mesleklerin kapışım kendisine açık bulmuştur.
Ben bunlan Ankara’ya gitmeden önce de biliyordum. Fakat bizim kollejin adamakıllı
örtünmeden sokağa çıkmayan, ailelerindeki erkeklerden başka hiçbir kimse ile konuşmayan, daha sonra ailelerinin seçtiği, belki de başka karıları olan bir erkekle yüzünü görmeden evlenen eski Türk kızlarının bahçede erkek bir hademe görünce çıkardıklan çığlık, ne de olsa, hatırımdan çıkmıyordu. Şimdi bu yeni mekteplerde onlan, erkek çocuklann yanında oturur, aynı kitaplan okur ve aynı meslek ve san’atlara hazırlanırken gördüm. Şarkta bir erkeğin bir kadına karşı eskiden takındığı tavrın tamamıyla ortadan kalkmış olduğunu hayretle gördüm.
Ankara sokaklarında peçeli gezen kadınlar hiç de göze çarpmamaktadırlar. Kadınlar, atletik terbiye görmekte ve erkek sporlarına iştirak etmektedirler.
Burada stadyumda bir ömnastik gösterisinde kızların erkeklerin yanıbaşında başlan, kollan ve bacaklan çıplak olarak erkek ve kadın seyirciler önünde bu hareketlere iştirak ettiklerini gördüğüm zaman, az kalsın, gözlerime inanamıyordum.
Taaddüdü zevcat (çok eşlilik) kalktıktan ve kadınlara tam bir hürriyet verildikten sonra, tabii, bunlan kendi kendilerini geçindirebilecek bir şekilde yetiştirmek lâzım geliyordu. Bunun için Türkiye’nin muhtelif yerlerinde kızlara giydikleri modem elbiseleri ve peçe yerine başlarına giydikleri şapkalan nasıl yapacaklannr öğreten birtakım san’at mektepleri açılmıştır.
Bundan başka kadınlara ev işleri ve büro hizmetlerini öğretecek mektepler de kurulmuştur. Artık Müslümanlığın üzerlerine koyduğu kayıtlar kalktığından bunlar, musiki ve resim de tahsil etmektedirler.
Kızlar bundan başka, çiftçilik, bahçecilik, hukuk ve tıp da öğreniyorlar. Hulâsa, erkekler için açı olan her yol, kadınlar için de açıktır.
Kadınlar, bu suretle hertürlü tahsili alabildiklerinden dolayı bahtiyar olmuşlar ve Büyük Millet Meclisine aza olacak kadar da liyakat göstermişlerdir. Onların nasıl inkişaf ettiklerini ve bir insanın eski taleplerinin bugün meb’uslar ve memurlar arasında bulunduklarını görmek sevinçli bir şey oluyor.
Türklerin tarihlerine karşı takındıkları vaziyet de dikkate değer. Program diyor ki:
“Parti, vatandaşın kendi büyük tarihimizi öğrenmesine büyük bir ehemmiyet verir. Bu bilgi, Türkün millî varlığını, kudret ve takatini, nefsine karşı olan güvenini tehlikeye koyabilecek bütün cereyanlara karşı göstereceği mahvedilmez mukaddes mukavemeti besleyecek bir esastır.”
Atatürk, bütün memlekette nefse (kendine) güvenmek eğitimini vermek işini üzerine almıştır. Türkler, harpten, mağlûbiyetten ve onun neticesi olan yoksulluktan sonra bu kaliteden fena hâlde mahrum kalmışlardı.
Bu maksada hizmet edecek vasıtalardan birisi de Türklerin tarihini yeniden yazdırmak olacaktı.
Atatürk, aralarında birtakım yabancılar da bulunan bilginlerden mürekkep (oluşan) bir
komisyona Türklerin orijini ve eski medeniyetler üzerinde ne gibi tesirleri olduğunu tetkik edip yazmaları için emir verdi. Bu çalışmaların sonunda dört cilt tarih kitabı meydana geldi ki yabana mektepleri de dahil olmak üzere bugün bütün mekteplerde bunlar okutulmaktadır.
Bu eser, Turanlıların eski ve uzun mazilerini meydana çıkarmakta ve zeki bir hesapla millî gururun uyanması için bundan faydalanmaktadır.
Bu eser, pedagojinin bir şaheseridir. Gerçekten, Atatürk büyük bir öğretmendir. O, milletini eski Turanlı ecdatlarına (atalarına) bağlamak suretiyle Arap nüfuz ve tesirinden dekurtarmıştır. Bu maksatla o, dil üzerinde de, bunu “mükemmel ve muntazam bir millî dil” hâline sokmak için, çalışmıştır.
Atatürk, evvelâ mikroskopik ve okunmaz bir alfabe olan Arap harflerinin yerine Lâtin alfabesini getirmiştir. Ve dünyanın en mükemmel fonetik dili olan Türkçenin sesleri, bu yeni alfabeye çok uygun gelmektedir.
Bu maksatla o, kendisini bir öğretmen hâline getirerek bir çok yerleri dolaştı ve halk yığınlarına nasıl imza atacaklannı öğretti ki sonradan bunlar, talebe olarak mektep sıralarına da geldiler.
Bu suretle dil, eskisinden çok fazla kolay bir hâle gelmiş ve ümmîlik geniş bir ölçüde ortadan kalkmıştır. Hâlbuki ben Türkçeyi ilk öğrenmeye çalıştığım sıralarda dilde, yığınlarla Arap ve Fars kelimeleri bulunur, hatta bir sayfalık Türk tarihinin yarısı bu kelimelerden ibaret olurdu ki bunlar burada kendi kaidelerini muhafaza ederlerdi.
Hester D.Jenkins
