Bu da Oldu: Hâkimler Savaşıyor
Hukuk zincirinin en üst kademesindeki isimlerden biriyle buluştum geçenlerde...
Politik davranan polislerden, savcılardan, hâkimlerden yakındı.
“Herkesi dinlemişler. Beni de dinlemiş, izlemiş olabilirler” dedi.
Bu arşivi ortaya çıkarma azminden söz etti; artık kimsenin evinden sabahın köründe gözaltına alınmayacağına, yargısız dinlenemeyeceğine dair sözler verdi.
Ama sözleri, bir garantiden çok, bir temenni gibiydi.
Çünkü artık kimsenin, hatta savcıların, yargıçların bile hukuka inancının kalmadığını o da biliyordu.
***
Dünkü manzara, adaletin geldiği noktanın fotoğrafıydı:
Ortadan kaldırılmaya çalışılan mahkeme, tabutuna çakılan çivileri söküyor, “Beni öldüremezsiniz” diyerek tahliyelere direniyor. Kendisini tarihten silen Meclis’e meydan okuyor.
Onun hamlesine karşı hükümetin denetimine geçen HSYK “Seninki yetki gaspı” diye tepki gösteriyor.
Bu “yargıçlar savaşı”, yıllardır on binlerce insanın özgürlüğüne mal olan büyük kapışmanın son perdesi...
Bugüne kadar polislerin şeflerini tutukladığını gördük.
Jandarma’nın savcıların önünü kestiğini gördük.
Polisin istihbaratçılara silah çektiğini gördük.
Şimdi sıra geldi, yargıçların yargıçları yargılamasına...
Devletin, paraleliyle kanlı savaşında ikisi birden yenildi.
Umalım ki bu topyekûn batış, “Devleti küçültelim” diyenler için bir fırsata dönüşsün.
Bunu da gördük: Hükümet, ‘Ergenekoncular’ için devrede
Kim derdi ki, Ergenekon davasının savcısı Başbakan, davanın yargıçlarına karşı, tahliyeler için uğraşacak.
Kim derdi ki eski Genelkurmay Başkanı, kendisine “kumpas” kuranların hükümetle giriştiği savaş sayesinde dışarı çıkacak.
Dengeler, içi boşalmış bir varilin devrilişi gibi, büyük gürültüyle altüst oluyor.
Meslektaşımız Tuncay Özkan’a “Geçmiş olsun” diyoruz.
14 yaşında bırakıp 20 yaşında kavuştuğu Nazlıcan’ına “Gözün aydın” diyoruz.
Dikkat ettiniz mi bilmem:
Tahliye edilenlerden bazıları sessizce ortadan kayboluyor; bazıları kapıda meydan okuyor.
Bana öyle geliyor ki, kaybolanlarda suçluların telaşı var, meydan okuyanlarda suçsuzların isyanı...
Bir de konuşanların mutlaka altını çizdiği üç konuya dikkatinizi çekmek isterim:
“İçerdekiler bırakılmadıkça biz özgür sayılmayız.”
“Bu işin peşini bırakmayız.”
“Hesap sorarız, ama kin tutmayız.”
Bir yanda, “Kininin davacısı bir nesil” isteyen bir Başbakan, öte yanda haksız yere yattığı hapisten çıkarken 6 yıl görmediği kızına “Kin tutma” öğüdü veren Tuncay Özkan...
Neyse ki tarihte ilkinin kazandığı bir örnek yok.
Nazileri hatırlatmayın; onlar da yenildi sonunda...
Gülen’in kefilleri
Utku Çakırözer’in dünkü “Analiz”inden öğrendik:
Faruk Loğoğlu Washington Büyükelçisi olduğu dönemde, AKP hükümeti, Gülen’e ABD’den yeşil kart alabilmek için “Kendisi muteber bir din adamıdır” diye referans mektubu yazmış, kendisi de mektubu Amerikan Dışişleri’ne iletmiş.
Aslında konuyu daha önce WikiLeaks belgelerinden biliyorduk.
4 Ağustos 2005’te ABD’nin İstanbul Başkonsolosu’nun merkeze yolladığı kriptoda, “3 üst düzey polis şefi gelip FBI’dan Gülen için temiz kâğıdı istedi” deniliyordu.
Gülen, Türk Hükümeti’nin referansıyla yeşil kart alamayınca ABD İçişleri Bakanlığı’nı dava etmişti. Mahkemede bu kez de Gülen’e eski CIA Türkiye Masası Şefi Graham Fuller ve eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz kefil olmuştu.
Lakin bu kefaletler de yeşil karta yetmemişti.
Bunlar 10 yıl önce oldu.
Gülen aynı Gülen...
Ne değişti de dünkü “Muteber din adamı”, şimdi hakkında kırmızı bülten çıkarılması istenen bir “Haşhaşi lideri”ne dönüştü?
