Tayyip'in provokatif misyonu

Tayyip ulusalcı mı oldu?

Son bir aydır Tayyip ilginç çıkışlar yapıyor. Kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

1. İsrail'le gerekirse savaşacağını söyledi.

2. Filistin'in BM'ye üyeliği için uluslararası bir kampanya başlattı.

3. Obama'yı Filistin'in devlet olarak tanınması sözünü tutmadığı gerekçesiyle eleştirdi.

4. Mısır, Libya ve Tunus'a yaptığı gezilerde adeta bir kahraman gibi karşılandı. Fransa ve Almanya'yı bu ülkelerin doğal kaynaklarına göz dikmekle suçladı.

5. Kıbrıs Rum Kesimi'nin İsrail'le anlaşarak uluslararası sularda başlattığı doğalgaz arama faaliyetlerine karşı çıktı. KKTC ile ortak petrol araştırma anlaşması imzalayarak karşı atak yaptı.

6. Suriye konusunda sabrının artık tükendiğini, Beşar Esad'ın iktidarı terk etmesi gerektiğini açıkladı.

Tayyip'in iki ay kadar önce, Azerbaycan'a giderek Ermenistan Cumhuraşkanı Sarkisyan'a rest çektiğini de hatırlatalım.

Bu yazıyı bir hafta sonra yazsak, eklenecek birkaç madde daha çıkacaktır. Tayyip, Yunanistan'a da rest çekecektir. Kıbrıs Rum Kesimi'ne İsrail'e ve Ermenistan'a daha sert açıklamalarla karşı da çıkacaktır.

Peki neler oluyor?

AKP iktidarı değil miydi, Ermenistan'la dostluk kuran? İsrail'le en büyük ticari anlaşmaları inzalayan? İlk kez bir İsrail Cumhurbaşkanının gelip Meclisimizde konuşmasına için veren? Kıbrıs'ta işbirlikçi Talat'ı destekleyen, Milli Davaya ihanet eden, Annan Planını destekleyen?

Neler oluyor? Tayyip çark mı ediyor? Ulusalcı olmaya mı karar verdi?

Kıbrıs meselesinde son yaşananlara bakarak bu sorulara yanıt vermeye çalışalım.

Rumlarla yaşanan krizin gelişimi

Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail, Mısır ve Lübnan'la yaptığı anlaşmaları gerekçe göstererek uluslararası sularda doğalgaz aramaya başlayınca kriz çıktı. Rumların, adadaki Türklerin haklarını yok sayarak, adanın tek hakimi kendileriymiş gibi davranması tabii ki kabul edilemez. Adada Türkler de yaşıyorsa, adanın etrafındaki doğal zenginliklerde Türklerin de payı olması gerekir.

Tayyip de son dönemdeki "atak dış politika izleme" tavrını bu meselede de devam ettirdi ve "Donanmamız boşu boşuna durmuyor" diyerek Rumları tehdit etti.

Buna rağmen, Rumlar İsrail Ordusu'nun koruması altında sondaj çalışmalarını başlattılar.

Tayyip'in buna yanıtı yarım saat sonra, KKTC ile ortak petrol aramak için anlaşma imzalamak oldu. Rumlarla çalışacak enerji şirketlerinin Türkiye'de yatırım yapmasını izin verilmeyeceği de açıklandı.

Tayyip'in aldığı bu tavırda şöyle bir çelişki var. AKP, iktidara geldiğinden beri Kıbrıs'ta Rumlarla anlaşmayı savunuyor. Denktaş'ı tasfiye edip yerine Talat'ı getiren de AKP olmuştu. Hatta Kıbrıs Türkünün bütün egemenlik haklarını çiğneyen Annan Planının onaylanması için en büyük uğraşı AKP vermiş, Annancı çevreleri açıkça desteklemişti.

Dahası da var...

Rumların Akdeniz'de sondaj yapabilmesi Tayyip iktidarının eseri

Devletlerin karasuları, yani denizlerdeki egemenlik hakkı 12 mille sınırlıdır. Petrol, doğalgaz gibi doğal kaynaklar aranırken, egemenlik hakkı 200 mile kadar çıkabilir. Bunun için uluslararası suların paylaşıldığı ülkelerle anlaşma imzalamak gerekiyor. Kıbrıs Rum Kesimi, güneyindeki Mısır, doğusundaki İsrail ve Lübnan'la bu anlaşmaları imzalamış durumda. Sondajın yasallığını bu anlaşmalara dayandırıyorlar.

Kıbrıs Rum Yönetimi Mısır'la anlaşmayı 2003'te, Lübnan'la 2007'de, İsrail'le ise 2010'da imzalamış. Yani bütün anlaşmalar AKP iktidar olduğu dönemde imzalanmış.

Anlaşmaların imzalandığı dönemde, AKP bugün gösterdiği tepkinin onda birini bile göstermemiş, anlaşmaları engelleyememişti.

Anlaşmaların imzalandığı tarihler de çok önemli. Rumların Mısır'la anlaşma imzalaması 2003 yılına denk geliyor. Yani AKP iktidarının başları. Hatırlanacağı üzere o dönemde Tayyip, Kıbrıs sorununda Milli Davaya ihanet eden çizgisini en radikal şekilde sürdürüyor, Denktaş'ı tasfiye etmekle uğraşıyordu. Anlaşılan Rumlar bunu fırsat bilip Mısır'la anlaşmayı yapıvermişler.

Lübnan'ın anlaşma imzaladığı 2007 senesi ise İsrail'in Lübnan işgalinin ardından Türkiye'nin de Lübnan'a asker gönderdiği döneme denk geliyor. Anlaşılan "büyük devlet" edalarında asker gönderdiğimiz, ama alt tarafı Amerikan jandarmalığı yaptığımız o dönemde Lübnan da Rumlarla işbirliği yapıyormuş. Ama bu jandarma misyonu yüzünden Tayyip anlaşmaya karşı sesini layıkıyla çıkaramamış.

2010 ise, Rumların İsrail'le anlaşma imzaladığı tarih. Yani Mavi Marmara krizinin yaşandığı dönem. Anlaşılan Rumlar Türkiye-İsrail krizini de bir fırsata çevirip İsrail'le anlaşmayı imzalayıvermişler.

Tayyip artık Kıbrıs'ta Milli Dava'yı mı savunuyor?

1-2 yıl öncesine kadar Kıbrıs'ta Milli Dava'nın yanında değil karşısında yer alan AKP, o dönemki işbirlikçiliğini bedelini şimdi ödüyor. O dönem ses çıkarmadığımız anlaşmalar yüzünden bugün başımız ağrıyor.

Peki bu son 1-2 yılda ne oldu da AKP'nin Kıbrıs tavrı bir anda değişti?

Görüldüğü üzere AKP, Türkiye'nin Yunanistan, Ermenistan, Kıbrıs gibi meselelerinde eski işbirlikçi tavırlarını terk etmiş, ulusal tavır almaya başlamış. Ama bir yandan da Mısır, Tunus ve Libya'daki Amerikancı ayaklanmaları destekliyor, hatta o ülkelerdeki yeni Amerikancı iktidarlarla işbirliği yapmaya çalışıyor. Aynı şekilde, bugün Suriye'deki Beşar Esad rejiminin devrilmesi için ABD'yle ortak hareket ediyor. ABD'nin İran'a yönelik tehditlerinin de sözcülüğünü üstleniyor.

Kısacası ilginç bir şekilde, Tayyip Ortadoğu'da hem Amerikancı-işbirlikçi davranıyor. Hem de belli konularda ulusal tavır alıyor, İsrail'e kafa tutuyor.

Bugün kimi çevreler, Tayyip'i eleştirebilmek için İsrail'i bırak, PKK'ya bak dese de, son dönemde Tayyip'in PKK'ya da savaş açtığını hatırlatalım. Yıllarca Kürt Açılımından bahseden, Kürt sorunun askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini söyleyen AKP, artık sınır ötesi harekattan bahsediyor. Hatta bu konuda ABD'ye rest çekmeyi bile göze alıyor.

Tayyip'teki bu dönüşümü tespit etmek yeterli değil. Bunun nedenlerini ortaya koymak gerekiyor. Tayyip işbirlikçilikten vaz mı geçti? Artık Amerikancı değil mi?

Bu soruyu yanıtlamak çok kritik. Yıllardır ulusalcıların savunduğu dış politika doğruları artık AKP tarafından uygulanmaya başladı. Bu durum, ulusalcılar tarafından tam anlaşılamıyor. Tayyip'e nasıl muhalefet edileceği konusunda inanılmaz bir kafa karışıklığı var. AKP'nin eski işbirlikçi günleri hatırlatılıyor o kadar.

Ancak sadece Tayyip'in eski işbirlikçiliklerini göstermek yeterli değil. Zaten yandaş medyada çıkan yazılardan anladığımız kadarıyla AKP'liler de tabanlarını bu konuda çoktan ikna etmiş durumda. "Bu resti eskiden de çekebilirdik. Ancak güçlü değildik. Artık oy oranımız %50'yi aştı. Eskiden İsrail'le aramızı işi tutmak sorundaydık artık kafa tutabiliyoruz." Bildiğiniz Şeriatçı takiyye yani...

Ve bu propaganda da tutuyor. Tayyip PKK'ya vurdukça, İsrail'e resti çektikçe, Ermeni ve Kıbrıs meselesinde ulusal tavır aldıkça gücünü daha da artırıyor. Kamuoyu araştırmaları son dönemdeki çıkışlarıyla Tayyip'in oy oranını %55, hatta %60'lara çıkardığını gösteriyor. Öyleyse Tayyip'in eski işbirlikçilikleri üzerinde durmakla yetinmemeli, bugün yaptıklarının bir başka işbirlikçi misyonun gereği olduğunu anlatmalıyız.

Tayyip'in provokatif misyonu: Türkiye'yi ABD'ye hedef yapmak

Tayyip'in işbirlikçiliğinin boyutlarını doğru anlamak için öncelikle emperyalizmin Türkiye üzerindeki emellerini kavramak gerekiyor.

Emperyalizm için Türkiye klasik sömürülecek, kaynakları yağmalanacak bir ülke değil. Hatta Türkiye'yi Kürtler ve Türkler olarak bölmek bile emperyalizmin Türkiye üzerindeki emellerini açıklamak için yetersiz kalır.

Türkiye, emperyalizm için yok edilecek bir ülkedir. Bu, Batının binlerce yıllık tarihi bir intikam hissinin sonucudur. Attila'nın, Cengiz Han'ın, Haçlı Seferlerini engellemiş olmamızın, İstanbul'u fethetmiş olmamızın, Kurtuluş Savaşı'nın hesabı sorulmak istenmektedir.

Tayyip'in bugüne kadar izlediği işbirlikçi siyaset tarzı, emperyalizme Türkiye'nin bütün kaynaklarını açmıştır. Ülke peşkeş çekilmiş, ekonomi yabancı sermayeye teslim edilmiştir. Ancak bu emperyalizm için yeterli değildir. Tayyip'in asıl misyonu burada başlamaktadır: Türkiye'yi tamamen ortadan kaldıracak bir Amerikan işgaline zemin hazırlamak...

ABD, Tayyip'e niye sesini çıkarmıyor?

Bugün Tayyip tek başına bir güç olmaya çalışmaktadır. Davutoğlu'nun ifadesiyle "stratejik derinlik" içeren bir dış politika atağı yapmaktadır. Türkiye Tayyip'le birlikte bir "emperyal güç" olmaya soyunmaktadır.

Ancak bunu kendi gücüyle yapmamaktadır. Örneğin Mısır, Tunus ve Libya'ya yapılan gezide ziyaret edilen yeni iktidarlar ABD'nin ön ayak olduğu ayaklanmalarla iktidara gelmiştir. Bugün Tayyip, Suriye'ye karşı sesini yükseltirken de Amerikancı bir Ortadoğu için taşeronluktan başka bir şey yapmamaktadır.

Tayyip bu ülkelerde Amerikan planında hareket etmekteyken, yazımızın başında belirttiğimiz konularda ise ulusal tavır almakta, emperyalizmin planlarına karşı çıkmaktadır.

Yani hem Amerikancılık hem de Amerikan karşıtlığı yapmaktadır. Ancak dikkat edilirse, Tayyip'in PKK'dan İsrail'e, Rumlardan Ermenilere aldığı bütün ulusal tavırlar ABD tarafından eleştirilmemektedir. Anlaşılan ABD, süreci izlemektedir. Peki endişeli mi izlemektedir?

ABD elbette Türkiye'nin bağımsız bir güç olmasına izin vermeyecektir. Ancak Tayyip'in bu son çıkışları, ilerisi için ABD'ye çok daha büyük fırsatlar sunmaktadır. Batı kutbunda yer alan, işbirlikçi-Amerikancı bir Türkiye, ABD tarafından yıkılabilecek bir Türkiye değildir. Böyle bir operasyonu ABD ne kendi kamuoyuna ne de dünyaya anlatabilir. Ancak İran gibi, Saddam dönemi Irak gibi, Esad'ın Suriye'si gibi, Taliban'ın Afganistan'ı gibi Batı kutbundan kopmuş, bölgesel güç olmak isteyen bir Türkiye, ABD'nin yıkıcı operasyonlarına açık bir ülke olabilir.

Kısacası Tayyip, yaptığı son ulusal çıkışlarla Türkiye'yi hedef haline getirmekten başka bir şey yapmamaktadır. ABD'nin izlemekle yetinmesinin nedeni de budur.

ABD Tayyip'in takiyyesini yer mi?

Tayyip, adım adım devleti ele geçirirken kullandığı takiyye taktiğini şimdi dış politikaya uygulamaya çalışmaktadır. ABD'nin kanatları altında bugün bölgesel güç olmaya soyunmaktadır. İşbirlikçi iktidarları ABD kurmakta, meyvesini ise Tayyip yemeye çalışmaktadır. ABD saf mıdır ki, buna göz yummaktadır? Hayır. ABD, süreci, Türkiye'nin İran gibi açık hedef olacağı güne kadar gülümseyerek izleyecektir. Vaktinin geldiğini hissettiğinde ya Kürtleri kullanarak ya da askeri işgalle Türkiye'yi önce bölecek, sonra da tamamen ortadan kaldıracak operasyonu başlatacaktır.

Tabii bütün bu dediklerimiz dış politikada ulusal tavır alınmasın anlamına gelmiyor. İşbirlikçi karakterdeki bir Tayyip'in aldığı ulusal tavır bizi hedef yapar, ancak ABD saldırdığında bu işbirlikçi karakter ülkeyi savunamaz. Çünkü Tayyip, yine ABD'nin stratejisi doğrultusunda Türk Ordusu'nu Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle zayıflatmış, Türk ekonomisini ise yabancı sermayenin tahakkümü altına sokmuştur. Tayyip'in bugün aldığı ulusal tavırları yıllardır savunan ulusalcılar bugün hapistedir...

Türkiye'de iktidarını pekiştirmek için ulusal ne varsa ortadan kaldıran Tayyip, "bölgesel bir güç" olmaya soyunduğunda o ulusal gücü çok arayacaktır. Dolayısıyla Tayyip'in son dönemki ulusal çıkışları, ulusalcı değildir. Türkiye'yi Batı kutbuna karşı güçlendirmek bir yana ulusal gücümüzün en zayıf olduğu bir dönemde Batı kutbunun saldırılarına hedef haline getirmektedir.

Tayyip'in ulusal çıkışlarının işbirlikçi özü işte budur. ABD'nin izlemekten keyif aldığı bir filmin baş rol oyuncusudur şu an. Senaryoyu da kendisinin yazdığını sanmaktadır, ancak senaryo yıllar öncesinden ABD tarafından kurgulanmıştır. Tabii Tayyip'in işbirlikçi kafası bunu asla kavrayamaz.

Ancak ulusalcıların Tayyip'in bu provokatör-işbirlikçi karakterini görmesi, süreci düzgün kavraması gerekmektedir.

Özgür Erdem
Ulusal Parti