Türkiye, BM Güvenlik Konseyi Libya’ya müdahale kararı aldığında karara uymuştu. Hem de Kaddafi’nin elinden ödül aldıktan sonra, “Ne işi var NATO’nun Libya’da?” dedikten sonra. Ama aynı BM Güvenlik Konseyi, Rusya ve Çin’in vetosu nedeniyle Suriye’ye yaptırım kararı almayınca, “Biz kendi yaptırımımızı kendimiz uygularız” dedi. Bunu derken de kısa süre öncesine kadar Suriye ile ortak bakanlar kurulu düzenlediğimizi, karşılıklı olarak vizelerin kaldırıldığını, özel olarak ağırlanan Esad ailesine övgüler düzüldüğünü, elinden ödül alındığını, first lady’lerin birlikte alışveriş yaptıklarını, iki ülke sınırının çok büyük ölçüde Türk birliklerince korunduğunu, ikili ticaretin arttığını unuttu.
Şunu kabul edelim: “Suriye bizim iç işimiz”, “Suriye’deki gelişmelere bigâne kalamayız”, “Esad şımarıklık yapmasın”, “Hava sahamızı Suriye’ye silah taşıyan uçaklara kapatıyoruz” sözleri her ne kadar bizim ağzımızdan çıksa da bizim sözlerimiz değildir. Bizim düşüncemizin ürünü, yansıması, dillendirilmesi, dışa vurumu değildir. Bizim fikrimizin zikri değildir. Patenti bize ait değildir. Aynen Arap Baharının yaşandığı ülkeleri ziyaret etmenin, bu ülkelerde laikliği savunmanın (Müslüman Kardeşler’le ters düşmek pahasına) bize ait olmadığı gibi. ABD’nin izin verdiği ölçülerde İsrail’le polemiği sürdürmek, Arap halkları nezdinde prim yapar. Ama ABD’deki en büyük Yahudi lobilerinden büyük ödülü almanın da her kula nasip olmadığını unutmamak gerekir.
Suriye ile ipleri koparmak da, Filistin’in BM üyeliği için aktif tutum almak da, füze kalkanı radarının Malatya’ya kurulması da hep aynı program kapsamındadır. “Komşularla sıfır sorun” politikasının iflasının bir kez daha gösterdiği üzere, emperyalizm Türkiye’ye bölgede yeni roller vermiştir. İsrail’le yaşanan gerginlikte olduğu gibi bazen izin verilen sınırların dışına çıkılsa da, bu işe de Arap dünyasında prim yaptığı için göz yumulmaktadır. ABD, bölgedeki iki has müttefikinin yaşadığı gerginliğin dozunu ayarlamak için de devrededir. Dahası, Türkiye’ye “sus, konuşma, geri dur” demeyerek hem İsrail’e mesaj vermekte, hem de Türkiye’nin, Sünni Arap halklar arasında bile hızla itibar kazanan Şii İran yerine bölgede öne çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Evanjelizm ve Neo Con patentli “ılımlı İslam” da bunun içindir, yeni Osmanlıcılık da, “medeniyetler ittifakı” da. Ve bu şu anlama gelir: Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı, etkinliği, inisiyatif alanı ABD’nin izin verdiği kadardır. ABD’ye rağmen öne çıkamaz. ABD çıkarları pahasına siyaset yapamaz. İster bölge gücü, ister bölgesel güç, ister oyun kurucu, ister stratejik aktör deyin, bu rolü ABD verir, sınırlarını ABD çizer. Yeni Osmanlıcılık da, komşularla sıfır sorun politikası da, Habur açılımı da ABD’nin isteğiyle gündeme gelmiştir.
Türkiye’ye yeni roller verilirken (Suriye örneğinde olduğu gibi), Suriye’de iktidarda bulunan mezhepsel azınlıkla Türkiye’deki mezhepsel çoğunluk arasındaki fark da gözetilmiştir. Bunun iç siyasette seçmen tabanını sıkılaştıracağı, pekiştireceği, tahkim edeceği dikkate alınmıştır. Suriye’nin düşürülmesi üzerinden İran’ı yalnızlaştırmak ve çevrelemek amaçlanmaktadır. Esad’ın yerine Batı ile uyumlu, Batıya iliştirilmiş bir Müslüman Kardeşler’i oturtmakla da bir taşla birkaç kuş vurulmuş olacaktır. Bu olay Mısır’daki gelişmelerle birlikte düşünülürse, Müslüman Kardeşler’in etkili olduğu bir Arap havzası oluşacaktır. Libya’da Abdül Celil de ılımlı İslami rejimden yana olduklarını açıklamıştır zaten. Müslüman Kardeşler, iktidara gelebilmek için Batı emperyalizmiyle uzlaşırken, Soğuk Savaş yıllarında içeride Baas, dışarıda komünizm ve SSCB karşıtlığı üzerinden işbirliği yaptıkları ABD ile kolayca anlaşmışlardır. Kaldı ki radikal de olsa ılımlı da olsa bu örgütlerin hepsinde bir Arap milliyetçiliği olduğunu, Arap dünyasının liderliğini Türkiye’ye bırakmayacaklarını bilmek gerekir. Ayrıca, Arap ülkelerinde iktidarlar değişse de rejimlerin otoriter yapısının kolay kolay değişmeyeceği açıktır.
Türkiye bu dış siyasete “insan hakları odaklı diplomasi”, “özgürlük ve sivil toplum odaklı dış politika”, “idealizm” gibi isimler taksa da, politikanın gerçekleri değişmez. ABD için kendi çıkarları belirleyicidir. Bu kapsamda İsrail’in güvenliği, enerji kaynakları üzerindeki rekabet, rakiplerin çevrelenmesi, İran’ın etkisizleştirilmesi önemlidir. ABD emperyalist bir devlet olarak kendi tercihlerini dayatır. O nedenle Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik yaptırımlara karşı çıkmasının da, İran’la ABD arasında arabuluculuk yapmaya çalışmasının fazla bir kalıcılığı yoktur. Olmadığı için de o oylamada İran’ın yanında tavır alan, “Batıdaki dostlarını endişelendirecek” kadar Tahran’la yakınlaşan Türkiye, birkaç ay sonra füze kalkanına topraklarını açarak İran’ın karşısında yer almıştır. Bu durumun yansıması da şudur: Türkiye, İsrail’le ilişkilerin en gergin olduğu dönemde, İsrail’i korumak için füze kalkanını topraklarına yerleştirmiştir. Kalkan fiilen bir ABD sistemidir, komuta ondadır, amacı İsrail’i korumaktır. Malatya’daki radar üssünde toplanan bilgiler ABD tarafından hemen İsrail’le paylaşılacaktır.
Anımsanacağı üzere Türkiye Ortadoğu’daki U dönüşünün benzerini Kıbrıs politikasında da yapmıştır. Annan Planı’nı desteklemek, Rauf Denktaş’ı çözümü tıkayan adam olarak göstermek, Mehmet Ali Talat’la can ciğer kuzu sarması olmak (keşke Türk vatandaşı olsaydı da milletvekili yapılsaydı!) işe yaramadığından, yeniden Denktaş çizgisine dönülmüştür. Ama bu sırada atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Her ikisi de Türkiye ile sorun yaşayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail birlikte, Akdeniz’de petrol aramaya başlamışlardır. Ve Türkiye onları engelleyememiştir. “Yükselen güç, bölgesel güç, oyun kurucu, tüm küresel gelişmelerde fikri alınan, akıl danışılan ülke” olarak sunulan Türkiye’nin caydırıcılığı, Rumların petrol aramasını engellemeye yetmemiştir. Türkiye de karşılık olarak KKTC ile anlaşma imzalayıp, sondaj çalışmalarına başlamıştır.
Diplomasi, kadife eldivenler içinde muştayla adam dövme sanatıdır. Ve diplomatlar, boğazın dokuz boğum olduğunu iyi bilirler. 10 düşünüp 1 konuşurlar. Çünkü çok konuşmanın, yüksek sesle konuşmanın yararı yoktur. Çok konuşan ama dediğini yapmayan, esip gürleyen ama devamını getirmeyen, tehdit savuran ama eyleme geçemeyen ülkeler ciddiye alınmazlar. Caydırıcılıkları, yaptırım güçleri, itibarları olmaz. Ve işin acı tarafı bu iş mütareke basınının çanak sorularını yanıtlamaya benzemez.
Barış Doster
İLK KURŞUN