BAŞLARKEN...
Zor günlerden geçiyoruz...
Ne zoru; çok zor günlerden!
Milletlerin tarihlerinde “kırılma” anları vardır; Mustafa Kemal’in görevli bir Osmanlı subayıyken apoletlerini söküp mücadelesine gönüllü bir Türk evladı olarak devam kararı aldığı gün meselâ...
Ya herru ya merru zamanları vardır.
Gizli görüşmelerde PKK’nın elebaşlarıyla enseye tokat giderken, Kandil’e Türk bayrağını dikemezsin mesela!
Yaparsan, tezkere öyle “dekor” gibi durur bir kenarda...
Tadı yumuşatılmış kahve kıvamında; ikisi bir arada olmaz!
***
Çok zor günlerden geçiyoruz!
Böyle günler tarihi sorumluluklar yükler insanların omuzlarına; siyasetçilere, bürokratlara, aydınlara, hukuk adamlarına, askerlere, gençlere, kadınlara topyekün millete...
Millete mensubiyet noktasında bir
zafiyetleri yoksa eğer gazetecilere de
elbette.
Önümüzdeki birkaç gün o görevi yerine getireceğiz kalemimiz erdiğince:
Not düşeceğiz!
Belge bırakacağız geleceğe...
Çünkü biz, hepinizden farklı olarak yüzyıl sonra bile şahitlik ediyor olacağız bugüne!
Ki tarih nihai hükmünü verebilsin ona sunduğumuz delillerle:
Türklüğün “yasal yollardan” imhası nasıl gerçekleşti?
“İnfaz memurları” kimlerdi?
***
Konumuz malum:
“Yeni Anayasa”
Her şeyden evvel gerçekten “yeni” mi acaba yoksa 100 yıllık bir hesaplaşma mı var perde arkasında?
Gözünün üstünde kaşın var diyene dahi cevap yetiştiren iktidar üyeleri, günlerdir kendilerine yakın gazetelerin “gayrı-milli Anayasa”, “Atatürk’süz Anayasa”, “Türk’süz Anayasa” iddialarını neden yalanlama gereği duymuyorlar mesela?
Ve tabii...
Türk Milliyetçileri, Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler nasıl olacak da “uzlaşacak” bugün de hâlâ “Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış. Mesela ’Ne Mutlu Türk’üm Diyene’lafını her yere yaza yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür” düşüncesini koruyan ve daha önce Soros’un teklif ettiği gibi “ideolojisiz bir Anayasa” öneren Cumhurbaşkanıyla...
Bugün de hâlâ Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojisini “ırkçı, asimilasyoncu ve baskıcı” olarak tanımlayan ve “adem-i merkeziyetçi” yeni bir yapı arzusunda olan Başbakan’la...
Bugün de hâlâ “Cumhuriyet kavramının çok fazla bir mana ifade etmediğine” inanan ve bu nedenle Atatürk ve Türk Milliyetçiliği’nden “arındırılmış!” yeni bir politika oluşturan Milli Eğitim Bakanı’yla...
Meclis’te grubu bulunan PKK’yla!..
(Liste çok uzun tamamını da sıralarız bir ara...)
Bunların şimdi durdukları yerde de, ulaşmak istedikleri mesela “eyalet sistemi” gibi, mesela “Türklüğün vatandaşlık tanımından çıkarılması” gibi, mesela “Türkçenin devletin resmi dili olmaktan çıkarılması” gibi hedeflerinde de milim sapma olmadığına göre, muhalefet hesapladığı gibi “oyunda kalarak” bozabilecek mi yıllardır ince ince dokunan bu tezgahı?
İşin bu kısmını ancak yaşayarak görebiliriz tabii...
Ama bu her biri ibretlik emsallerini hatırlamamıza ve hatırlatmamıza mani değil ki...
--------------------------------------------------------------------------------
Neo-Osmanlıcı iktidara da bu yakışırdı
Neo-meşrutiyet hazırlığı
“Dökülen ve döktürülen kan üzerinden yeni anayasanın dayatılıp toplumsal meşruiyet üretilmesi kabul edilemez bir gayriahlâkiliktir. 12 Eylül Anayasasına % 93.7 ile destek veren halk da anarşi ve terör dehşetiyle korkutulmuş ve sindirilmiş bir halktı, önümüzdeki olası yeni anayasaya destek
vermesi istenen halk da terör dehşetiyle korkutulmakta ve sindirilmektedir...”
Tanzimat Fermanı, batılı dostlarımızın bizi Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın “şerrinden” koruyabilmesi için tasarlanan “hayırlı düzenleme”ydi...
Islahat Fermanı’yla azınlıklara ve hamilerine “imtiyaz” tanınmıştı belki ama zafere giden yol mübahtı; sonuçta “çökmekte olan devlet kurtarılacaktı”...
1960 Anayasası, “memleketi buhran ve felakete sürüklemek isteyen hırslı politikacıların elinden kurtarmak” ve “vatandaşı birbirine düşürecek bir kardeş kavgasını önlemek” ten gayrısını istemeyen NATO Ordusu’nun “özgürleştirme” operasyonuydu...
1982 Anayasası, “ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmak” üzere alınan bir dizi “Cumhuriyeti koruma ve kollama tedbiri”ydi...
Keza Sened-i İttifak...
Teşkilat-ı Esasiye...
Her biri yağmurdan kaçarken başımızı soktuğumuz saçak altlarıydı; kafamıza dolu yağdı.
UZLAŞMA ARAYIŞI İHTİLAFIN KANITI
Bu kez “demokratikleşme” çıktığımız yolun adı...
Darbe Anayasası’ndan kurtulup “çağdaş bir metin” hazırlamak “yapıcıları”nın amacı!
İyi de kim karşılarına çıkıp “biz demokratikleşmek istemezük, vurun kafamıza alın lokmamızı” diye bu çabaya itiraz edecek ki!
Bu ülkenin insanlarının daha hakkaniyetli, daha adil bir ortamda yaşamasına karşı oluşmuş bir “ihtilaf” mı var, niye bu ekstra “uzlaşma” çabası?
Madem siz de bizim gibi bu ülkenin faşizan bir rejime doğru yol aldığı endişesini taşıyorsunuz; buyurun getirin ileri demokrasiyi...
Hedefiniz bu denli “meşru” madem, neden bu “nasıl yapmalı da meşruiyet kazandırmalı” telaşı?
Elinizi kolunuzu bağlayan mı var?
Yaparsınız taslağınızı, sunarsınız teklifinizi TBMM Genel Kurulu’na, kimse de bu denli “lüzumlu” düzenlemelere itiraz etmez herhalde...
NE OLDU DA MUHALEFET KIYMETE BİNDİ
Ha etti mi...
Koyarsınız sandığı milletin önüne, bu millet de enayi değil ya; eğer Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün iddia ettiği gibi “ideolojisiz” değil de, AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ’ın iddia ettiği gibi “Büyük Önder Atatürk’ün yaptıkları temel alınarak” yapılacaksa, eğer “özerkliği” dayatmayacaksa, eğer başımıza “padişahtan bozma bir başkan” musallat etmeyecekse, eğer dilimize, egemenliğimize, geçmiş ve geleceğimize, bölünmez bütünlüğümüze kast etmeyecekse, bu yolla tam manada “basın özgürlüğü”ne kavuşacak olan gazeteci, “sendikal haklar”ı kağıt üzerinde kalmayacak olan işçi, “iktidarın” değil “devletin” memuru olup kafasının üzerindeki Demokles’in Kılıcı’ndan kurtulacak olan memur... Velhasıl gençler, kadınlar, emekliler, “insanların en temel haklarının” gasp edilmediği bir düzende yaşamaya “Hayır ben almayayım” mı diyecek sanki!
Olağan şartlarda “Onlar yapamadıııııı...”, “Biz yaptııııııkkkkk”, “Bizim eserimiiiiiiizzzz” demeye bayılan bir iktidarın şimdi “muhalefet olmazsa valla olmaz” demesi sizce de garip değil mi?
Ne oldu da, bir anda “muhalefet” böyle kıymete bindi?
Hatırlasanıza Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2011’den önceki demeçlerini; seçim kampanyasının başında MHP’yi baraj altında bırakabilmek için “her türlü” yola başvuran o adamın yerine, seçime birkaç gün kala “MHP mutlaka bu TBMM’de olmalı” diyen bambaşka biri neden gelmişti?
Hal böyle olunca bir kurt düşüyor insanın aklına, tarih bu anayasanın adını ne koyacak acaba?
Hakikaten yapılmak istenen “İleri Demokrasi Anayasası” mı?
Yoksa vebal ortağı aradıkları ölüm fermanı mı?
Öldürülen mi?
Türk Devleti tabii!
MİLLETİN HAFIZASINA BOŞ LEVHA MUAMELESİ
Tanzimat’ın “gem”, Islahat’ın “kement” olduğunu idrak de yıllar almadı mı?
1960’ın sağladığı “hak ve özgürlükler”in sadece 10 yıl içinde 12 Mart’a çıkan “kanlı bir merdiven”e dönüşebileceğini kim aklına getirmişti?
“Türkiye’yi liberal-kapitalizmin kucağında oturan bir” yavru sömürge “yapacağız” demiş miydi sanki 1982’nin kanun koyucusu?
TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in “Yeni Anayasa”nın usulünü belirlemek üzere görüştüğü Anayasa Hukukçuları’ndan Prof. Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu, “Dökülen ve döktürülen kan üzerinden yeni anayasanın dayatılıp toplumsal meşruiyet üretilmesi kabul edilemez bir gayriahlâkiliktir. 12 Eylül Anayasasına % 93.7 ile destek veren halk da anarşi ve terör dehşetiyle korkutulmuş ve sindirilmiş bir halktı, önümüzdeki olası yeni anayasaya destek vermesi istenen halk da terör dehşetiyle korkutulmakta ve sindirilmektedir” diyordu Yeniçağ’ın Düşünce Kulübü’nde yayımlanan analizinde.
Anlayacağınız “yağmur”dan kaçıyoruz yine; “kan” yağıyor bu kez üzerimize...
Bomba yağıyor...
“Anaların gözyaşları” yağıyor...
İyi ama tam da nefesimizin kesildiği anda pompaladıklarının “oksijen” olduğundan emin miyiz ki dört nala takıldık peşlerine?
12 Eylül 2010’da “darbelerden hesap sormak” gibi “meşru” bir gerekçeyle “yargı darbesi” indirmediler mi “hukuk devleti”ne?
Ya şimdi “darbe anayasasından kurtulmak” gerekçesiyle, sağdan sola, milliyetçisinden İslamcısına, sosyalistinden kapitalistine, ünitercisinden özerklikçisine kadar geniş bir yelpazenin temsil edildiği “meşru” zemini kullanarak yapmaya çalıştıkları şey aslında bir “yasama darbesi”yse?
Hiç düşündünüz mü niye “Tabula Rasa” deniyor mesela bu zemine?
Teslimiyetçiler kadar direnişçilerin, bölücüler kadar bölünmez bütünlükçülerin, müzakereciler kadar mücadelecilerin... Velhasıl Türkiyeliler kadar Türklerin de temsilcilerini yolladığı bir Meclis’in, Türk Milletinin değerlerinden, Türk Devleti’nin rejiminden, Türk Cumhuriyeti’nin “ideolojisi”nden kaynaklanan bütün referansların silindiği “boş bir levha”ya imza atacağına dair oluşan “güven ortamı”, Yeni Anayasa’ya “meşruiyet” kazandırmaya didinen TBMM’nin “meşruiyeti”ni tartışılır hale getirmeyecek mi?
Cevapları mı?
Yarın’dan itibaren bu sayfada...
--------------------------------------------------------------------------------
YARIN: İyi niyet taşlarıyla döşenen nerenin yolu?..
Selcan Taşçı
Yeniçağ