Adalet insanları öldürür mü hakim beyler?


Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu…
Malatya İnönü Üniversitesi eski rektörü.
30 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu. Karaciğeri rahatsız. Ölüm riskiyle karşı karşıya olmasına karşın defalarca yaptığı tahliye talepleri Özel Yetkili Mahkeme tarafından reddediliyor.
Prof. Hilmioğlu şu suçları işlemek iddiasıyla yargılanıyor:
* Silahlı terör örgütüne üye olmak.
* Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek.
* TBMM’yi ve hükümeti ortadan kaldırmak.
Prof. Fatih Hilmioğlu için savcının istediği ceza iki kez ağırlaştırılmış ömür boyu hapis.
Mahkeme tarafından kabul edilen savcılık iddianamesinde hiçbir somut delil yok.
Prof. Hilmioğlu’nun gerçek suçu! rektörlüğü döneminde İnönü Üniversitesini çağdaş bir üniversite haline getirmek.
Prof. Hilmioğlu’nun 22.11.2011 tarihinde Silivri 2. Ergenekon Davası’nın görüldüğü duruşmada yaptığı savunma bir insanlık dersi niteliğinde.
Bütün Dünya Dergisi’nin Şubat sayısında yayımlanan ve bu sürecin kapkara yüzünü ortaya koyan bu tarihe not olacak savunmasını sizlere aktarıyorum:

“Sayın Başkan;
Bundan önce yine mesleğimle ilgili olarak yapmış olduğum bir konuşmada son olarak tahliye olan ve kendisini ilk kez burada tanıdığım Mehmet Koral’ın bana göstermiş olduğu ve 20’ye ulaşan tansiyon değerlerini sayın heyetinize göstermiş ve bu yükseklikteki tansiyon değerlerinin tıbbi açıdan iki sonucu olacağını, bunlardan birinin kalp enfarktüsü, diğerinin ise beyin kanaması olduğunu ve her iki durumun da ani ölümle sonuçlanabileceğini ifade etmiştim.
Bu nedenle bu tür hastaların ilgili uzman doktorların olduğu bir merkezde birkaç haftalık tedavi ile tansiyonlarının kontrol altına alınması gerektiğini arz etmiştim. Bu konuda sizleri bilimsel olarak inandıramadım.

Haberal da Kozinoğlu gibi
ölüm riski altında

Ancak ismini bile ilk kez bu dava nedeniyle duyduğum Kaşif Kozinoğlu’nun 20’ye ulaşan yüksek tansiyon sonucu enfarktüs geçirerek yaşamını kaybetmesi, bu konuda daha önce söylediklerimin tümüyle bilimsel bir gerçeğe dayandığını açıkça göstermektedir.
Benzer şekilde ölümcül kalp ritm bozukluğu olmasına rağmen ve cezaevinde ağır stres koşullarında olan bir başka hasta, Mehmet Haberal’dır.
Mehmet Haberal’
ın da bu koşullarda “yüksek ölüm riski” taşıdığını söylemiştim.Ayrıca dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri olan Harvard Üniversitesi’nin Kardiyoloji Bölümü’nün bu konudaki bilimsel yayınını da göstermiştim.
Harvard Üniversitesi’nin bu konudaki bilimsel yayınının da sayın heyetinizce dikkate alınmadığını üzüntüyle görmekteyim.
Bu bilimsel değerlendirme yazılarının doğruluğunun heyetinizce dikkate alınması için Mehmet Haberal’ın akıbetinin de Kaşif Kozinoğlu gibi olması mı gerekir?
Bir başka örnek de
Yusuf Erikel’dir
Yine burada şahit olduğum bir başka hasta Yusuf Erikel’dir. İlk kez burada tanıdığım ve sizlerin meslektaşı da olan bu kişi, bir yıl boyunca şikâyetleri nedeniyle gittiği Silivri Devlet Hastanesi’nde grip tanıları ile geçiştirilmiş ve geniz tümörü 6-7 cm. çapa, yani bir portakal büyüklüğüne eriştikten ve sayın mahkemenizin huzurunda kan kustuktan sonra ancak tahliye olabilmiştir.
Kanserde erken teşhisin tedavide ne denli hayat kurtarıcı olduğunu artık on yaşındaki çocuklar bile bilmektedir.
Erken teşhis ve tedavi ile geniz kanserlerinde son derece iyi sonuçlar alınabilirken, Yusuf Erikel’in hastalığında teşhisin gecikmesi nedeniyle hastalık ilerleyerek vücudun diğer kısımlarına yayılmış ve bu nedenle Yusuf Erikel, bu şansını kaybetmiştir. Artık yaşam günleri sayılıdır.
Normal bir hukuk düzeninde bu durumun sorumluları tespit edilir gereği yapılır. Ancak ben bugüne kadar bu konuda tek bir girişimin dahi yapıldığını duymadım. Ülkemizde yaşandığı iddia edilen ileri demokrasi bu mudur?
Manisalı ve Ersöz olayı
Şahit olduğum diğer bir kişi ise ilk tutuklandığımda aynı koğuşu paylaştığımız Erol Manisalı’dır.
Tutuklanmadan üç dört sene önce, üç kez beyin felci, üç kez de kalp enfarktüsü geçiren hasta, ancak meme kanseri teşhisi konduktan sonra tahliye olabilmiştir.
Şahit olduğum diğer bir hasta ise ismini dahi ilk kez bu dava nedeniyle duyduğum ve kendisini ilk kez aynı gün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nden Silivri Devlet Hastanesi’ne sevk edildiğimiz gün gördüğüm Levent Ersöz’dür.
Tahliye olsa bile yılın onbir ayını hastanede geçirecek ağırlıkta hastalıkları, bu yargılama sürecinde akıbetinin ne olacağını bilmek için sanırım hekim olmaya gerek yoktur.
Rus ruleti süreci
Bu dava sürecinde yaşanan hastalıklar ve ölümler, sanıklarda aslında bir yargılama sürecinde değil bir Rus ruleti sürecinde bulundukları izlenimi yaratmıştır.
Sanıklar kendilerine ve diğer sanıklara sessizce ve derin bir endişe ile gözleriyle sormaktadır. Şimdi sıra kimdedir?
* Ölümcül ritm bozukluğu olan Mehmet Haberal mı?
* Artık yatalak hale gelmiş Levent Ersöz mü?
* Kalp damarlarındaki tıkanıklık nedeniyle Hasan Atilla Uğur mu?
* Yoksa cezaevi koşullarında her biri 1000 ton stres yükü altında olan bir başka sanık mı?
* Kimbilir belki de sıra bendedir.
Bütün bunları,
* Bekleyerek göreceğiz,
* Yaşayarak göreceğiz,
* Ya da ölerek göreceğiz.
Sonra da bütün bunlara adalet diyeceğiz öyle mi?
Adalet insanları öldürür mü hakim beyler?
Sizlere soruyorum
Sayın Başkan, Sayın üyeler, sayın Cumhuriyet savcıları, lütfen biraz düşününüz:
* Onurlarına yediremeyerek intihar edenleri,
* Onurlarına yediremeyerek hastalanıp ölenleri,
* Ruh sağlığını kaybedenleri,
* Beyin kanaması, kalp enfarktüsü geçirenleri,
* Kanser olanları,
* Ölümü bekleyenleri ve ölenleri düşününüz.
Ve yine yaratılan bu korku ikliminde meslektaşlarımın hekimlik mesleğini korkmadan ve özgür bir şekilde yapamadıklarını düşününüz.
Hekimlerin bu duruma gelmesinde hangi koşulların neden olduğunu düşününüz.
Burada bulunan sanıklar arasında sanıyorum altı hastane ile en çok sayıda hastanede bulunan kişilerden biriyim. Yattığım bütün hastanelerde, meslektaşlarımın yüzlerinde, gözlerinde, tutum ve davranışlarında ve hatta ses tonlarındaki korkuyu ve tedirginliği gördüm. Hangi hekim bu koşullar altında mesleğini layığı ile yapabilir ki… Belki de çok az bir kısmı…
Bir tıp akademisyeni olarak söylemek isterim ki;
Bu davalar çerçevesinde yargılanan sanıklarla ilgili hekimlerin kanaatleri, hastanelerin heyet raporları ve de özellikle Ali Tıp Kurumu raporlarının bu korku iklimi altında bilimsel geçerliliği artık kalmamıştır. Artık bilimsel bir değer taşımayan bu kanaat ve raporların hukuki bir değer taşıdığını iddia etmek, hukukun bilimsel bir temele dayanmadığını iddia etmekle eş anlamlıdır.
En kutsal hak
yaşama hakkıdır
Sayın Başkan,
Bilindiği üzere bir insan için en kutsal hak “yaşam hakkı”dır. “Yaşama hakkı”dır.
Ve bir insan için en yüce değer de “özgürlük”tür.
Özgür ve demokratik bir hukuk devletinde insanların en kutsal hakkı olan “yaşama hakkı”nın mesleki karşılığı hekimlik’tir.
Bakınız bu konu ile ilgili olarak Amerika’da görev yapan dünya çapında Türk doktoru Prof.Dr. Mehmet Öz şöyle diyor:
“En iyi hekim, hasta olan hekimdir. Çünkü en iyi empatiyi onlar yapar.”
Öte yandan yine özgür ve demokratik bir hukuk devletinde insanlar için en yüce değer olan “özgürlük”ün mesleki karşılığı ise “hakimlik”tir.
Bakınız bu konuyla ilgili olarak hukukçu akademisyen Prof.Dr. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi kitabında şöyle diyor:
“Empati, yani karar verenin kendisini karar verilen yerine koyması, hukukun etkinliği ve tarafsızlığı bakımından önem taşımaktadır.”
Sayın Başkan; hiçbir somut delile dayanmadan ve tümüyle akıl ve mantıktan uzak, hayali suçlamalar nedeniyle otuz ayı aşkın bir süredir tutuklu olmam nedeniyle, ben yukarıdakilerden birisiyim. Birisi de sizlerin meslektaşı olan iki profesörün söylediklerinden daha da öte şunu açıkça ifade etmek isterim:
“Empati yapamayanlar, hekimlik de hakimlik de yapamazlar, yapmamalılar!”
Eminim ki her iki profesör de, bu yargılama sürecinde yaşananlara şahit olsalardı, benden farklı düşünmezlerdi.
Sayın Başkan, bu yargılama esnasında sadece sanıkların değil, sanık yakınlarının da beden ve ruh sağlıklarını nasıl kaybettiklerini gördüğümde veya bunları duyduğumda sanıkların beyin kanaması, kalp enfarktüsü geçirmesine, kanser olmasına ve nihayet ölümlerine şahit olduğumda,
* İsyan ediyorum ve
* Sadece hekimliğimden değil, insanlığımdan da utanıyorum.

Tufan Türenç