Onurlu Nesil-Sorgulayan Nesil
Başbakan’ın tek başarılı olduğu konu, gündemi belirlemesi.
Hastalığı bile gündemi belirliyor.
Ne var ki son 4 yıl içinde gündemi belirleme konusunda Cemaat, yani F tipi örgütlenme gündemi belirleme önceliğini Başbakanın elinden aldı.
Başbakan tam da “dindar nesil” tartışmaları ile gündemi yine saptırmışken, cemaatin bir hamlesi ile başlayan MİT tartışmaları gündemi yine değiştirdi.
Dindar nesil tartışması RTE’nin en sevdiği konulardan birisi. Din konusunun tartışma dokunulmazlığına sahip olması nedeniyle, bu konuya girenlerin her an yanlış anlaşılma tehlikesi de işin içine girince, Başbakan’ın ortaya attığı “dindar nesil” kavramının seçeneklerini de yine RTE belirliyor.
O’na göre dindar neslin seçeneği, tinerci nesil, ya da ateist nesil. Başka seçenek sunmaya bile izin yok….
Örneğim, Kurtuluş Savaşı ile başlayan, Cumhuriyet ile gelişen “Ya istiklal ya ölüm” diyen onurlu bir gençliğe yer yok. Sorgulayan, araştıran, okuyan, merak eden bir gençliğe hiç yer yok. “İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir” anlayışı egemen olmuş.
Örneği de çok. Hallac-ı Mansur, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, ya da yakın tarihimizin meraklılarının başına gelenler, Sivas’ta yakılanlar, Uğur Mumcular, Muammer Aksoylar, Turan Dursunlar, Necip Hablemitoğulları yeterli örnek değil mi?
Oysa İslam toplumu, devrimci döneminde dünyanın önündeki tıkanıklığı aşmada öncü rol üstlendiği “altın çağı” da yaşamış.
Eski Mısır medeniyetinden, antik Yunan Medeniyetine tarihsel birikimi ortaya çıkarmış, kendi geliştirdiklerini de bunlara ekleyerek, karanlıklar içinde yüzen Batı ve Hıristiyan dünyasına ışık olmuştur. Ne yazık ki İslam dünyası Batıya aydınlık taşırken kendisi yüz yıllardır süren karanlığa gömülmüş.
Geçen hafta, 7 Şubattaki 2. ölüm yıldönümünde kimsenin anmayı akıl edemediği ve ne yazık ki tehditler nedeniyle yurt dışında yaşamını yitiren Prof İlhan Arsel, bütün eserlerinde döne döne şu gerçeği vurguladı.
Aklın egemenliği…
Sorgulama deyince, sadece loş odalardaki işkenceli polis, savcı sorguları aklına gelen bu toplum, dünyayı, insanı, geçmişini, geleceğini sorgulamayı unuttu.
Oysa bundan 3250 yıl önce yaşayan (M.Ö. 1375-1305) Mısır Firavunu Akhnaton, dünyayı günümüz din tüccarlarından daha özgür sorgulamış. Antik Yunan’daki yazar Sophocles, kendinden sonra gelen Seneca’nın, Pelaguis’in, Abelard’ın, Spinoza’nın, Erasmus’un önünü açmıştır. Akhnaton, korku tanrısının yerine sevgi tanrısını koymuştur.
Pozitif bilimler alanında Thales, Pythagoras, Anoksagoras, 2500 yıl önce çağının binlerce yıl ötesinde görüşler geliştirmiştir. Elbette çile çekmeyi göze alarak…
Bunlardan yaklaşık 2000 yıl sonra, Roger Bacon, Tycho Brahe, Copernicus, Kepler, Bruno Giardano ve ardından Galileo görüşlerini engizisyonun bütün acımasızlığına rağmen açıklayabilmişlerdir.
Rahip Bruno Giordano bizim Sivas’ta aydınlarımızı yakmamızdan 392 yıl önce yakıldı. Bruno’nun heykeli bugün yakıldığı meydanı süslüyor. Bizim aydınlarımızın yakıldığı yer ise kebapçı dükkanı. 20 yıl önce insanımızı boğan duman bugün kebaplardan yükseliyor.
İslam dünyası “altın çağ” dediği 8. Yüzyıldan itibaren Razi, Kindi, Cahiz, Farabi, İbn-i Sina, Biruni, İbn Akil, İdrisi, İbn Rüşt, Muhyiddin Arabi, İbn Nafiz, İbn Haldun gibi pek çok bilim insanı ve düşünür ile çıkışı yakalar. Batıya aydınlanma düşüncesini taşırsa da bir süre sonra şeriatın karanlığı onların ışığını boğar. Razi’nin heykeli ünlü Princeton Üniversitesini, İbn-i Sina’nın ki ise Paris Üniversitesini süslediği halde, bugün İslamı Gazali’nin yorumlarının temsil ettiği söylenmektedir.
Bin yıl önce Batıya aydınlığı taşıyan İslam düşünürlerini unutturup gericiliği öne çıkaranların İslam dünyasını getirdikleri nokta bellidir. Batının sömürge ve kuklaları…
Bu gidişe dur diyebilip devrim yapan Türkiye, ardından İran, Afganistan sorgulamayı yitirince, önce bağımsızlığını sonra onurunu yitirme çizgisinde yuvarlanmaktadır. Bu durumu sorgulamaya başlayanlar Batının işgal ve terbiye etme tehdidi altında yaşam sürdürmeye itilmektedir.
Bu karanlıktan çıkış için ise, emperyalizmi sevmek, birbirimize düşman olmak çare gibi gösterilmektedir. Bu çemberi kırmak gerekiyor.
Atatürk bunu bir kez başarmış ve diğer Doğu halklarına da örnek olmuştu. Yeniden başarmamak için hiçbir neden yok. Biraz cesaret…
Bundan daha büyük inanç olur mu?
Lütfü Kırayoğlu
