Nedim Şener yazılarına başladı
İşte cezaevinden çıktıktan sonra ki ilk yazısı
Polis muhbiri Erhan Tuncel'in Bakırköy'de işi ne?
Cezaevinden çıkarken meslektaşlarım yazacağım ilk haberin ne olacağını sormuştu. Ben de “Hrant Dink konusunda olacak, sizi şaşırtacağım” demiştim. Evet bazı çalışmalarım var ama duyunca benim de şaşırdığım bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum, söz verdiğim gibi. Hrant Dink cinayetinde “azmettirici” olarak yargılanan ve mahkeme kararıyla bu suçtan beraat eden Trabzon polisi istihbarat elemanı Erhan Tuncel, Bakırköy’de görülmüş. “Bunda ne var, herkes istediği yere gidebilir” diyeceksiniz.
Ama Hrant Dink’in Bakırköy’de yaşadığını ve ailesinin de halen orada ikamet ettiğini bilirseniz, Erhan Tuncel ve Bakırköy adlarının yan yana gelmesinin yalnız tesadüfle açıklanamayacağını kavrarsınız. Bu, polis tarafından da teyit edilmiş bir bilgi. Dahası Tuncel, Dink ailesinin oturduğu yere hiç de uzak olmayan bir evde kalmış. Neden geldi acaba? Dink ailesi için bir tehdit mi yoksa polis istihbarat elemanının anlatmak istediği bir şeyler mi var? Yakında anlaşılır.
Devletin 'kağıttan' teröristi
"Bir hata var herhalde" deyip polislerin arasında evden çıktıktan tam 376 gün sonra geri döndüm. Evet bir "hata" vardı, hâlâ var. "Silahlı terör örgütü üyesi" diye tutuklanıp Metris'ten sonra Silivri'ye gönderildiğimizde başefendi Yaşar Bey (İnfaz Koruma Baş Memuru) bize "devletin teröristi" diyordu şaka yollu. O şaka yapıyordu ama devlet A4 kağıdına yazdığı mahkeme karanyla bizi bir anda "terörist" yapmıştı ciddi ciddi. Cezaevinin kapısında da elimize tutuşturulan pembe bir kartın üzerinde "Silahlı terör örgütü üyesi" yazıyordu. Onca hayat, 20 yıllık gazetecilik, binlerce haber, on kitap gitmiş, artık kağıt üzerinde de olsa devletin gözünde terörist olmuştuk. Sonra devreye gazete kağıtlan girdi. Birileri aldılar ellerine kalemi gazete kağıdı üzerine bizim nasıl birer terörist olduğumuzu yazdılar. Devlet, polisiyle, mahkemesiyle, gazetecisiyle bizim "gazeteci değil terörist olduğumuza" vurgu yapıyor, "kağıttan terörist" yaratmaya çalışıyordu. Evet bir "hata" vardı. Ve hatayı kitabı bomba, gazeteciyi terörist zannedenler yapıyordu. Ama iftira vicdanlara sığmadı, sığmayacak. Bunun garantisi ise yine hukuk ve adalet olacak. 16. Ağır Ceza Mahkemesi duvarlan şahittir, "Yakıştırmalarla olgular birbirinden aynlacak, komplo varsa arkası araştınlacak" dendiğine... Gerçek er ya da geç anlaşılacak. O güne kadar ne ben ne de vicdanlar tam özgür olacak. Gerçek adalet o gün ortaya çıkacak"
Müjdeyi cezaevi aracında üsteğmen verdi
Tahliye haberini mahkeme dönüşü Silivri yolunda cezaevi aracının içinde jandarma komutanı vermişti. Jandarma komutanlan her duruşma sonrası "tahliye-toto" oynardı. Mahkemeler onusunda tecrübeliydiler, duruşma sonrası tahliye olacaklann sayısını hatta kimin tahliye olacağı tahmininde bulunurlardı. Komutan bizde iki kez yanılmıştı ama bu kez tahmini tutmuştu. Çağlayan Adliyesi'nden arayan bir başka jandarma subayı, bizim araçtaki subaya; "Nedim, Ahmet, Coşkun, Sait tahliye" demiş. Cezaevi aracındaki bölmenin sürgüsü açıldı. Araç hareket halindeydi. Jandarma komutanı üsteğmen sevinç dolu bir yüzle bana ve Ahmet Şık'a müjdeyi verdi, ikimizin de ilk tepkisi aynı oldu: "Bir yanlışlık olmasın." Jandarma komutanı "Yanlışlık yok dört tahliye var" dedi ve isimleri tekrar saydı. Cezaevi aracında iki-iki, yan yana 4 kabin mevcuttu. Benim olduğum kabinde Ahmet Şık, Hanefi Avcı ve Banş Pehlivan vardı. Ahmet ve ben tahliye müjdesine hiç evinemiyorduk. Çünkü Banş kendisinin tahliye olmadığına çok üzülmüştü. Hele bir sonraki duruşmanın 3.5 ay sonra yapılacağı haberi de işin üstüne eklenince Banş'ın sıkıntısı daha da artmıştı. Onu çok iyi anlıyorduk. Hanefi Avcı ise soğukkanlıydı. Özetle tahliyemize sevineceğimize Banş'a üzüldük. Cezaevi aracında yan kabinimizde oturan Banş Terkoğlu, Soner Yalçın, Coşkun Musluk ve Sait Çakır vardı. Karşımızdaki kabinde de Müyesser Yıldız tek başınaydı. Bu arada söyleyeyim: Kabinler minik demir odalar. İçinde tahta banklar var. Kapı da sürgülü. Yan kabindeki 4 kişiden de ikisi tahliye olmuştu; Coşkun ve Sait. Jandarma komutanı bize müjdeyi verirken ve sonrasındaki tepkilerden yan kabindekiler ve karşıdaki Müyesser Yıldız da durumu anlamıştı.
'Aklım Silivri'de kaldı'
Yan kabinde de durum aynı bizim gibiydi: İki kişi tahliye olmuş iki kişi olmamıştı. Silivri 1 No'lu 1 Kapalı Cezaevi'ne varıp araçtan indiğimiz de herkes birbirinin a sevinci ve üzüntüsünü bir kez daha 1 paylaştı. Biz yoldayken tahliye I haberi çoktan her yere ulaşmıştı. I Ben dahil, tahliye olacaklann aileleri ve dostlan çoktan cezaevi kapısına gelip serbest kalacak yakınlanna sanlmayı bekliyordu. Güya hepimiz aynı örgütün teröristiydik ama birbirimizle ilk kez koyu mavi cezaevi aracında tanışmıştık. İlk selamlaşmamız ve beraber soluduğumuz ilk hava o cezaevi aracındaydı. Hayatımız boyunca "dava arkadaşlığı" yaptığımız ortak bir "davamız" bile olmamıştı ama hepimiz devletin gözünde "kağıttan teröristtik." Biz gidiyorduk ama onlar yüksek ve soğuk beton duvarlar arkasında kalıyorlardı, birer gazeteci olarak. Biz dört kişi 12 Mart günü tahliye olduk ama aklım Silivri'de kaldı. Hele soğuk günlerde, hele rüzgârlı ve yağışlı gecelerde kederin insanı nasıl bastığını, tecritin insanı nasıl tükettiğini bildiğimden... Silivri'deyken bedenim orada, aklım eşim ve kızımdaydı, şimdi bedenim dışanda aklım Silivri'de. Cezaevi anılanmı bu köşede yazmaya devam edeceğim. Sizlerle paylaşmak istediklerim var...
Muhalif Gazete

