19 Mayıs'ın Önemi


Günümüzde birçok devlet kendileri için önemli olan günleri; “milli gün”, “kurtuluşu günü,”, “kuruluşu günü”, “bağımsızlık günü” ya da “cumhuriyet günü” gibi adlar altında kutlamaktadırlar. Örneğin; birleşik krallık iken 4 Temmuz 1776 günü bağımsızlığını kazanan ABD için 4 Temmuz “Bağımsızlık Günü”, Rusya için 12 Haziran “Rus Günü”, Azerbaycan 18 Ekim 1991’de Rusya’dan bağımsız olarak ayrıldığı için 18 Ekim’i “Bağımsızlık Günü” olarak kutlamaktadırlar. Ülkemizde ise 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi tarihimizde önemli izler bırakan günler bulunmaktadır. Ülkemizde yerel düzeyde kutlanan kurtuluş günlerinin sayısı ise onlarca dır. (Yaklaşık 250 kurutuluş günü). Kurtuluş günlerimizin çok sayıda olmasının nedeni; ülkemizin düşman işgali yaşamış olmasıdır. Özellikle 26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük Taarruzu izleyen ve 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuna kadar ve ondan sonraki günlerde, bir ve daha çok il ve ilçenin kurtuluş günü olarak kutlanmaktadır. Bütün bu kurtuluş günlerinin başlangıç noktası ise 19 Mayıs 1919 günüdür.

19 Mayıs günü, ülkemiz için; hem kurtuluş, hem kuruluş, hem de Cumhuriyete giden sürçe başlatmış olması nedeniyle ayrı bir anlam ve önemi bulunmaktadır. Atatürk’ün yanındakiler ile birlikte Samsun’a çıktığı günü olan 19 Mayıs gününün anlam ve önemini anlaya bilmek için, işgal koşullarında İstanbul’da yaşanılanları bilmek gerekir.


İşgal Koşullarında İstanbul’un Durumu


Mondros Mütarekesinden (30 Ekim 1918) sonra, Yıldırım Orduları grup komutanlığı kaldırıldığı için, Mustafa Kemal Paşa’nın bindiği tren 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a gelmişti. Aynı gün Müttefik Kuvvetleri Komutanı Fransız General Franchet d’Esperey de İstanbul’a girmiş ve ilk iş olarak kendisine bir saray aramaya başlamıştır. Önce Dolmabahçe Sarayı’nı istemiş, ama ona başka bir saray bulunmuştur. Bulunan bu sarayda; zatürree hastası bir yaşında bir kız (Mahpeyker) ile hamile bir hanım yaşamaktadır. Bu sarayın sahibi ise savaşı kaybettiğinde “oyunu kaybettik” diyen ve karısı ile kızını bu sarayda bırakarak yurt dışına kaçan Enver Paşa’dır.[1]

Enver Paşa’nın karısı Naciye Sultan’a, bulundukları konağı işgal güçlerine teslim etmek üzere boşaltılması emredilmiştir. Naciye Sultan ağlayarak durumu, aynı zamanda amcası olan ve Osmanlı Devleti’nin Padişahı sanını taşıyan Sultan Vahideddin’e iletmiştir. Ne var ki, padişah bile bu zulmü önleyecek güçte değildir.[2]

Padişahı böyle bir güçsüzlük içinde olan ülkenin diğer paşalarının da durumunun ve sosyal yaşamının güvencede olması beklenemez. Savaş yılları, onları kendi evlerine yabancı etmiştir. Şimdi artık İstanbul’da yabancılar vardır. Müslüman İstanbul’un havasında, kin ve inilti esmektedir. O eski aksakallı, göğüsleri kalabalık nişanlı, terfi etmek, kendilerine ve yakınlarına devlet olanaklarından çıkarlar sağlamak için yabancı elçilerin peşinden koşan paşaların, beylerin, vükela artıkları valilerin, müsteşarların, defterdarların ışıkları sönen konaklarında, yaşlı Arap dadıları, halayıklar, yatalak süt-nineler, açlığın, yokluğun, romatizmanın, hastalığın elinde son günlerini yaşamaktadırlar.

Savaş sakatları, dullar ve en acısı da, uğruna savaştıkları vatan topraklarında sağ kalanlar, lime lime olmuş siper elbiseleri içinde işsiz güçsüz İstanbul sokaklarındadırlar. Durum o denli onur kırıcıdır ki, Mondros Koşullarını imzalayan Rauf (Orbay), terhis edilmiş askerlerin yokluk ve yoksulluk içinde yabancılardan sadaka aldıklarını gördüğünü dönemin Sadrazamına (Başbakan) söylemiştir.[3]

Saraya gelince, kaynakları kuruduğu için onlar da, artık son günlerini yaşamaktadırlar.[4] Cuma Selamlığında Padişahı korumakla görevli olan askerlerin silahlı olmasına İngilizler izin vermemişlerdir. Padişahın tutsak olduğunun bir göstergesi olan bu durum karşısında Padişah “enkazın altında ezildik”[5] demiştir.[6]

İngiltere’nin İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Amiral Web, 19 Ocak 1919 tarihinde İngiliz Dışişleri Bakanı’na gönderdiği “... Görünürde memleketi işgal etmediğimiz halde, şimdi valileri tayin ediyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz; ... Zindanlara giren Rum ve Ermeni tutukluları, işledikleri suçlara aldırmaksızın bırakıyoruz... İstediğimiz her şeyi zorla alıyoruz. Halife elimizin altında bulundukça İslâm Dünyası üzerinde ek bir denetleme aracına sahibiz... Bilindiği gibi padişah, bizi buraya yerleştirmek istiyor...”[7] sözlerini içeren yazı, Osmanlı yönetiminin ne denli ulusal açmaz içinde olduğunu göstermektedir.

Osmanlı yöneticileri o denli ulusallıktan uzaklaşmışlardır ki, İngiltere’nin Karadeniz Ordusu Komutanı General Milne, Londra’ya şunları yazmıştır; “VI. Mehmet, İngilizlerin Türkiye’de idareyi mümkün olduğu kadar süratle ellerine almasını istiyor.”[8] Ulusal Kurtuluş sürecinde, İngilizlere yaranmak için 90 bin cephaneyi denize döktüren[9] ve bu süreçte dört kez Başbakanlığa atanan Damat Ferit ise; Amiral Calthorpe’ ye; “Padişah ve benim yegâne ümidimiz, Allah’tan sonra İngiltere’dir”[10] diyecek kadar kişiliğini yitirmiştir.

Ümit ve Ümitsizlik Ortamı

Bu koşullar altında, Mustafa Kemal de rahat değildir.[11] Ancak gerekli hazırlıkları yapabilmesi için, bir süre daha İstanbul’da kalmak zorundadır. Ne var ki, evi bir kez İtalyanlar bir kez de İngilizler tarafından basılmıştır. Mustafa Kemal bu baskınlardan kurtulmayı başarırmış, ama ana yüreği gereğince Zübeyde Hanım’ın bayılmasına neden olmuştur.[12] (İlerleyen yıllarda ise oğlu Mustafa Kemal Paşa’nın idam fermanını duyan Zübeyde Hanım, ağlanmaktan görme yeteneğini yitirmiştir.)

Bu süreçte Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçmek için bir yandan fırsat yaratmaya çalışırken, bir yandan da Anadolu’da kuracağı örgütün alt yapısını hazırlamaya çalışmıştır. Bu bağlamda; gazetelerle söyleşiler yaparak kamuoyu oluşturmayı da ihmal etmemiştir. Örneğin; 4 Şubat 1919’da, Alemdar gazetesi muhabiri Refii Cevat’ı Şişli’deki evine çağıran Mustafa Kemal Paşa, aykırı görüşlerini bildiği bu gazeteciyle bir söyleşi yapmıştır.[13] “İttihatçı” suçlamalarını gidermek için, İttihatçıların baş düşmanı bu gazeteciyle yaptığı bu söyleşide, görüşlerini aktaran Mustafa Kemal Paşa, söyleşi bittiğinde, “Vatan, içine düştüğü felaketten nasıl kurtulur, bağımsızlığına nasıl kavuşur diye bir soru sormanızı is­terdim” demiştir. “Vatanın kurtarılmasını en uzak bir ihtimalle bile müm­kün görmediğim için, böyle bir soru sormadım” yanıtını alması üzerine, aralarında kalmak koşuluyla; “İmkânsız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bugün, herhangi bir örgütçü, Anadolu’ya geçer de milleti silahlı bir di­renişe hazırlarsa, bu ülke kurtulabilir” açıklamasını yapmıştır. Bu açıklama üzerine şaşıran Refii Ce­vat; “Paşam, milli direniş güzel, ama neyle? Hangi asker, hangi silah, hangi parayla? Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız hale gelen bu ülkede, artık hiçbir yaşam belirtisi görülmüyor” demesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa şunları söylemiştir:


“Öyle görünür Refii Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir yaşam çıkarmak, bu çöküntüden bir varlık, yeni bir kuruluş yaratmak gerekir. Siz boşluğa bakmayınız. Boş görünen o alan doludur. Çöl sanılan bu dünyada, gizli ve güçlü bir yaşam vardır. O, millettir; O, Türk milletidir. Eksik olan örgüttür. Bu örgüt kurulursa, vatan da millet de kurtulur. Bunu böyle bilesiniz, Refii Cevat Beyefendi.”


Bu söyleşiden sonrasını Refii Cevat şöyle aktarmıştır: “Gazeteye geldim. Kafam karmakarışıktı. Anlattıkları çok aykırı şeylerdi. Ne kafam almıştı ne mantığım. Daha doğrusu, bana deli saçması gibi gelmişti... ‘Anlat, neler söyledi diyen arkadaşlara’, anlattım. ‘Bu deli değil, zır deliymiş dediler.’” [14]

Her şeye karşın Mustafa Kemal, bir an önce Anadolu’ya geçme çabası içindedir. Gözü kulağı, cephede kişiliklerine ve vatan sevgilerine tanık olduğu askerlerin yaşadığı Anadolu’dadır. 20 Aralık 1918 günü Anadolu’dan İstanbul’a gelen Ali Fuat Paşa’ya ilk sorduğu;

“Anadolu’dan ne haber?” olmuştur.


Sonuç

16 Mart 1920 günü İstanbul’un resmi olarak eylemsel işgalini izleyen günlerdeki gelişmeler ise çok daha onur kırıcı olmuştur. Süngülü düşman askerleri Savaş Bakanı (Harbiye Nazırı) Fevzi Paşa’nın (General Fevzi Çakmak) odasına dek girerek süngülerini onun göğsüne dayamışlardır. Oysa o günlerde Fevzi Paşa, ulusal uyanışın karşısında olan, Mustafa Kemal ve arkadaşları aleyhine birçok bildiriyi imzalayan,[15] ulusal uyanışa inanmayan İstanbul paşalarından birisidir.

Dahası, İstanbul’da Ermeni ve Rum İşleri Bürosu kurularak, Ermenileri ve Rumları sahiplenme işine başlanmış olmasıdır. Bu sahiplenme o denli yanlı yapılmıştır ki, kimi kez Türk çocukları evlerinden alınarak Hıristiyanlaştırılmaya çalışılmış, kara gözlü biraz esmer Türk çocukları Ermeni sanılacağı kuşkusu ile sokaklara çıkamaz olmuşlardır. İşgal o denli acımasızdır ki, Kayseri’den İstanbul’a gönderilen, hepsinin kimlikleri belli, babaları şehit 339 Türk çocuğu, Haydarpaşa İstasyonu’ndan Ermeniler tarafından alınarak, Beyoğlu Balıkpazarı Kilisesi’ne götürülmüşlerdir. Bunlardan ancak 165’i geri alınabilmiştir.[16]
İstanbul’da işgal güçleri, kentte denetimi ve egemenliği sağladıktan sonra yürüyüş yapmışlar, günümüzde “İstiklâl Caddesi” olarak bilinen caddeye taşmışlardır. “Rumlar şapkalarıyla ve bayraklarıyla gelmişler. Tek bir Türk bayrağı yok. Sadece Türk bayrağı değil, kimilerinin şimdilerde Beyazıt Meydanı’nda açtıkları yeşil bayrak da yok. Yunan bayrağını, İngiliz bayrağını, İtalyan bayrağını görüyorsunuz…”[17] Bir başka görünen gerçek ise; Yunan filosunun bir albayının ayakları altına, camilerden getirilmiş halıların serilmiş olmasıdır.[18]

Başkenti bu denli kuşatma altında olan imparatorluğun, diğer yörelerinde doğal bir yaşamın olması beklenemezdi. İstanbul’dan Anadolu’daki bir yöreye gitmek için, İngiliz astsubaylarının imzasını taşıyan pasaport bulundurmak gerekmekteydi.

İzleyen yıllarda, İstanbul’un işgal koşulları, Mustafa Kemal Paşa tarafından, TBMM’de şu sözlerle dile getirilmiştir:


“Efendiler,

Mondros Anlaşması’nın imzalanmasından ilk Milli Meclisimizin açılışına kadar geçen dönem, bir ulusun onuruna yapılmış en ağır saldırıların acıklı maceralarıyla doludur. Osmanlı Hükümeti’yle müttefikler arasında yapılmış olan bu ateşkesin imzalanmasından sonra galip devletler tarafından Osmanlı İmparatorluğu fiilen ve hükmen parçalandı. İngiliz, Fransız, İtalyan istila orduları vatanımızın aziz parçalarına çöktüler, İstanbul ve Boğazlar düşman kara ve deniz kuvvetlerine gezinti yeri oldu.”[19]

İstanbul resmen işgal edildiğinde ise (16 Mart 1920) çok daha onur kırıcı olaylar gelişmiştir.[20] Osmanlı’nın tüm zenginliklerinden yararlanan, ülkenin ticaretini elinde bulundurmakla Anadolu insanı karşısında ekonomik üstünlüklere sahip bulunan azınlıklar (özellikle de Ermeniler), yıllardır içlerinde biriktirdikleri kinlerini, İstanbul’un işgali ile birlikte açığa vurmuşlardır.

Bu kin o denli açığa vurulmuştur ki, İstanbul’da sokak başları tutularak milletvekilleri, Türk oldukları için, Meclis-i Mebusan’a gönderilmemişlerdir.[21] O günlerde İstanbul’da yaşamış olan ve anılarını kitaplaştırmış bulunan yabancılar, İstanbul’un işgali ile Türklerin ne denli aşağılandığını şöyle dile getirmişlerdir:



“Türkler göze batmamaya çalışıyorlardı... Kiliselerde ayinler yapılıyor, Lonca’da Yunan bayrakları dalgalanıyordu... Köyün kuyularından Türkler ‘Zito Venizelos, Kato o Kemalis’ (Yaşasın Venizelos, Kahrolsun Kemal) diye bağırmadan su çekemiyorlardı. Bu taşkınlıklar, bu havilik, bu şenlikler aşağı yukarı üç yıl sürdü. Sonra cephenin çöktüğü bomba gibi patladı İstanbul’da...” [22]

İşte, düşman cephenin çöküşü gerçekleştirerek, camilerden alınan halıları düşman çizmeleri altından, eşi cephede olduğu için binlerce kadını işgalcilerin saldırısından kurtaran, insanların kendi yurdunda insan gibi yaşamalarının önünün açıldığı günün başlangıcı, 19 Mayıs 1919’dur. 19 Mayıs, bu günün değerini bilenlere ve bilecek olanlara kutlu olsun.

Hüsnü MERDANOĞLU/ADD Yazı Kurulu Üyesi


[1] Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, cilt: 3, İstanbul, 1978, s. 486.

[2] Yılmaz Çetiner, Son Padişah Vahdeddin, Doğan Kitaplar, 13. baskı, İstanbul, 2003, s. 77.

[3] Aktaran: Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1895’e, Birinci Kitap, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1979, s. 107.

[4] Şevket Süreyya Aydemir, a.g.y., s. 341-342.

[5] İstanbul’dan Ankara’ya kaçan Fevzi Paşa (Çakmak) bu bilgileri, 29 Nisan 1920 günü TBMM’de yaptığı konuşmada açıklamıştır.

[6] Ne var ki ilerleyen günlerde esareti ve enkazı unutan Padişah, ülkeyi kurtarmaya çalışanların yanında değil, işgalci İngilizlerin yanında yer almıştır.

[7] Salahi R.Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Ankara, 1987, s. 44.

[8] İngiliz belgelerinden aktaran: Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, Bilgi Yayınevi, 2. baskı, Ankara, 2005, s. 17.

[9] A.g.y., s. 105.

[10] A.g.y., s. 17.

[11] Mustafa Kemal Paşa İstanbul’da rahat değildir. Ama İstanbul’da işgal güçlerinin askerleri arasında kişisel ve ulusal onuruna leke sürdürmeden yaşamaya özen göstermiştir. Örneğin: “İşgal ordularının seksen kadar subayı Pera Palas’a yerleşmişti. … Levanten kadınları, cilveli Rum kızları yabancı subaylarla hayatın tadını çıkarıyor, şampanyalar su gibi akıyordu. Mustafa Kemal Paşa kayıtsızca girmişti içeriye, pelerinini vestiyere göndermişti. … Kadınların gözü üzerindeydi. İşgal ordularının subayları da ister istemez Paşa’ya doğru bakmaya başladılar. Az ilerde bir general, subay arkadaşlarıyla oturuyordu… Herkes gibi o da merakla bu yakışıklı Osmanlı paşasının kim olduğunu etrafındakilere sordu… Çanakkale ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa olduğunu öğrenince, İngiliz general haber göndererek kendisini masasına davet etti. Mustafa Kemal Paşa bu davete ... ‘burada ev sahibi olan biziz, kendileri misafirdirler, onların bu masaya gelmeleri gerekir’” karşılığını vermiştir. (Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları, (1899-16 Mayıs 1919), Kaynak Yayınları, 1998, s. 187-188)

[12] Şevket Süreyya Aydemir, a.g.y., s. 344.

[13] Aktaran: Metin Aydoğan, Ülkeye Adanmış Bir Yaşam, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, umay Yayınları, İzmir, 2005, s. 98-99.

[14] Ne var ki kimin “zır deli” olduğu, Kurtuluş Savaşı sürecinde ortaya çıkmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde kurtuluş umudu haline gelen Kuvayı Milliye’nin başarısız olması için, Alemdar gazetesindeki yazıları ile Refii Cevat, elinden geleni yapmışsa da, Ulusal Kurtuluş’un gerçekleşmesini önleyememiştir. Kuvayı Milliye’ye karşı olan Ankara Valisi Muhittin Paşa’nın oğlu olan Refii Cevat, ulusal kurtuluştan sonra, 150’likler listesinde yer alarak yurt dışına sürgün edilmiştir.

[15] Şevket Sürreya Aydemir, Tek Adam, İkinci Kitap, 4. baskı, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1971, s. 214. Fevzi Paşa (Çakmak) göğsünde düşman namlusunun soğukluğunu hissettikten sonra uyanarak, Anadolu’daki ulusal direnişe gönül vermeye başlamıştır. Ulusal onuru ayaklar altına alınan birçok İstanbul paşası, İstanbul Hükümeti’nde görev alanlar, birçok gazeteci ve sözde aydın, bu uyanışı gösterme duyarlılığında bulunamamışlardır.

[16] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 1838’den 1895’e, Üçüncü Kitap, Tekin Yayıne-vi, İstanbul,1979, s. 1168.

[17] Aysun Öner, Bir Cumhuriyet Aydını Dr. Hüsnü A. Göksel, Haberal Eğitim Vakfı Yayını, Ankara, 2003, s. 16.

[18] Aysun Öner, a.g.y., s. 16.

[19] Mustafa Kemal Atatürk’ün TBMM Konuşmaları (13 Ağustos 1923 günlü konuşmasından), www.tbmm.gov.tr/tarhice/atatürk/htm

[20] Hüsnü Merdanoğlu, Tarihi Gerçekler ışığında Atatürkçü Düşüncenin Evrenselliği, 2. Baskı, Ankara, 1999,, s. 109-112.

[21] Yusuf Kemal Tengirşek’ten aktaran: Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş..., s. 822.

[22] Aktaran: Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri Başlangıçtan Atatürk’e, Otopsi Yayınları 3. Cilt, İstanbul, 2003, s. 821.