Doğru tek söz “şehit babası”ndan!



Cumhurbaşkanı Gül Suriye’nin düşürdüğü Türk jeti için “Bu olay sineye çekilmeyecek” dedi.. Bunu daha önce ABD’nin yaptığı hakaretlerden terör saldırıları sonrasında, şehit verdiğimiz PKK saldırılarında ve birçok olayda duyduk.. Ve sonunda hepsi “sineye çekilmiş olarak” kaldılar maalesef.

Bu kez Hükümet “savaş çıkmayacak ama gereken her şey yapılacak” dedikten sonra dün TIR’lara yüklenmiş tankların da bulunduğu zırhlı araçlarla Mardin’den Suriye sınırına askeri sevkiyat yapıldığı haberi geldi. Çin, Rusya ve İran da herhangi bir savaş durumunda “Suriye’nin yanında yer alacaklarını” belli ettiler. Yani görünüşe bakılırsa.. Sınıra yapılan sevkiyat sadece bir “göz korkutma, blöf” değilse ve eğer Batı ülkeleri bugüne kadar Suriye konusunda Türkiye’yi öne sürüp geri planda kaldıkları gibi bizi o ülkelerle karşı karşıya bırakıp çekilirlerse Çin ve Rusya gibi iki devin, İran gibi zaten bize “nükleer füzelerine karşı kurulan füze kalkanı” nedeniyle diş bileyen bir ülkenin ve Suriye’nin karşısında bir büyük maceraya atılmış olacağız..

DAYANILMAZ HAKARET

Durum bu kadar ciddi hale geldi sonunda.. Bu ciddi sorun sırasında bile Başbakan Erdoğan’ın günlerdir beklenen konuşmasını Grup Toplantısı’nda yaparken yine köşe yazarlarına ağır hakaretler etmesi oldukça şaşırtıcı ama herhalde siyasi bakımdan “suç yükleyecek ve dikkatleri dağıtacak kara keçi” sıkıntısı çekildiğinde medya son derece kolay bir malzeme olmalı ki nasibini almış yine..

Başbakan “O uçağın orada ne işi vardı” diye soran köşe yazarlarını eleştirmiş, “Bu coğrafyada her oyunu, her senaryoyu boşa çıkarmak için Türkiye var gücüyle mücadele edecektir.. Hedef saptırmaya gayret eden bazı köşe yazarları görüyorum. Sanki bu ülkenin vatandaşı, evladı değil bunlar.. Sizin köşenizde yaptığınız dalkavukluğu biz Türkiye Cumhuriyeti’nin başında yapamayız. Biz burada hakkı söylemek durumundayız. Kalemleri belki belli yerlere satılmış olabilir” demiş..

Eğer Başbakan bulunduğu konumu bir an için bırakıp kendini “medya tarafına” koysaydı yapılan bu ağır hakaretlerin ne kadar can acıtıcı, haksız ve kabul edilemez olduğunu ciğerinin içinde hissederdi..

KİME DALKAVUKLUK?

Bu konuşmaya göre “kendinden farklı görüş”te olan herkes “satılmış, dalkavuk, bu ülkenin vatandaşı, evladı olmayan” gibi hakaretlere layıktır ve bunu yutmak durumundadır. Peki bu dalkavuk ve satılmış yazarlar kendi memleketleri için savaş tehdidi ortadayken ülkelerini bırakıp kime dalkavukluk ediyor olabilirler mesela? Kime satılmışlardır? Hedefi ne şekilde saptırmak istiyorlar?

Bakın, eğer bu sözleri bir Avrupa ülkesinde bir bakan veya başbakan medyaya etse o medya bu ağır hakaretlere karşı hakkını (İtalya’da Berlusconi’ye yaptıkları gibi) yargıda arardı.. Türkiye’de böyle bir şey mümkün değil, çünkü “kuvvetler ayrılığı” ortadan kalkmış durumda, tarafsız bir yargı (aslında hiçbir kurum) yok ve üstelik yargının içinde “taraf üstüne taraf” gruplaşmalar olduğu biliniyor. Ayrıca demokrasi de öyle bir özgürlüğe, ortama izin vermeyecek kadar yıpranmış durumda..

HALKIN SESİ

Ama ülke savaş tehlikesi altındayken ve bu duruma Suriye ile en gergin havaya Batı ülkelerinden önce bizim girmemiz nedeniyle gelinmişse, bir uçağımız düşürülmüş ve ülke olarak onurumuz zedelenmişse köşe yazarları da, vatandaşlar da konuyu “kendi görüşleriyle” tartışma hakkına sahiptir.

Kaldı ki siyasetçiler “kendileri ne düşünürse düşünsün” medyanın “halkın sesi” olduğunu, farklı görüşleri, tartışmaları sunmanın, hatta hükümetleri uyarmanın onların görevi olduğunu kabul etmek zorundadır. Farklı görüşler öne süren gazeteciler vatan haini ilan edilemez, vatandaşa bu ima edilerek şikayet edilemez veya baskı yöntemleriyle susmaları sağlanamaz.

Hele de bir yandan darbe, muhtıra gibi baskı dönemlerinin sorgulandığı söylenirken bunu yapmak korkunç bir çelişkidir.

Suriye konusunda iktidar, muhalefet ve herkes içinde en doğru sözü kayıp Pilot Yüzbaşı Gökhan Ertan’ın acılı babası, o benzersiz acıya rağmen söyledi; “Bizim ülkemiz bir pilot için, bir uçak için, iki ya da 50 uçak için savaşa girecek ülke değil. Bu bize yakışmaz” dedi.

Hiç değilse ondan öğrenelim “soğukkanlılık ve mantık” ne demektir, değil mi?

(Not; Bu arada gelen mektup ve mesajlardan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Suriye ve düşen uçağımız konusundaki tavrının da beğenilmediği anlaşılıyor. Ana Muhalefet olarak “yeterli uyarıyı, gereken açıklıkta yapamadığı” düşünülüyor, onu da söylemiş olayım.

*****


Paşa’nın özeli!

Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Başbakan Erdoğan arasındaki Dolmabahçe görüşmesi için “İki kişi arasındaki görüşme özeldir. Bu konuda fazla bir şey söylerseniz Büyükanıt’ın kişilik haklarına saldırmış olursunuz” dedi biliyorsunuz.

Bu “hukuki” bir açıklama olduğuna göre Adalet Bakanı yapsa daha uygun olurdu ama herhalde TSK- Milli Savunma Bakanlığı bağlantısı nedeniyle o yapmış. Tabii aynı ilgiyi ve koruma-savunma duygusunu diğer eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a neden hissetmediği biraz merak konusu..

Böyle durumlarda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde “kişilik hakları” bölümüne bakarsak orada “sanatçılar”dan başlayarak “halka mal olmuş” kişiler ve bu gibi devlet görevi yapan kişilerle ilgili “kişilik hakları”nın sıradan vatandaşlardan farklı olduğunu, onlarla ilgili durumlarda hakların çok daha sınırlı olduğunu görürüz.. Yani burada “Paşa’nın özelidir, sorulamaz” denemez, bu bir devlet olayıdır, bu kurumlar vatandaşın vergileriyle işlemektedir ve “hesap verme, açıklama” da bir görevdir. Hele de bu tür görüşmeler “siyasete etkili” olmuşsa..

Her şey bir yana.. 27 Nisan muhtırası da “Paşa’nın özeli” galiba.. Dokunulmaz olduğuna ve üzerinde konuşma bile yapılmadığına göre!