PKK’yı aslında kim yönetiyor?..


Bazı olaylar ve gizemli örgütlenmeler toplumdan ya da kameralardan o kadar uzaktır ki, medya bu konuda ne sallarsa sallasın bunları doğrulatma ya da yalanlama olanağı da bulamazsınız!.. Gerçeğine ulaşılamayan bilgiyi tartışmalı kılan tek bir yaklaşım vardır; o da “acaba” sorusu!..
PKK konusundaki haberler de son yıllarda işte bu acabalar içinde yalanla gerçeğin birbirine karıştığı bir bilgi kirliliği yaratmaktan öteye gitmiyor...
Kan ve kaosun karanlığında üretilen bilgi kirliliği sorgulanamayacağına göre bu tür uydurmalar da devam edecek...
8 askerin şehit olduğu son Dağlıca saldırısının ardından da derin uzmanlar “keleş” hızında yalan yanlış bilgiler savurdular!..
Saldırıyı “Ergenekon”la ilişkilendirip askeri kuşku altında bırakmaya çalışan soytarıları bir tarafa itin!.. En çok bilgi kirliliği “eylem talimatını” kimin verdiği konusunda yaşandı...
O halde sahte “stratejist”leri düzeltelim; PKK’nın tek karar vericisi Öcalan‘dır... O, yaklaşık 11 aydır avukatlarıyla görüştürülmediği için PKK rota sıkıntısı yaşamaktadır!..
Bu yüzden karar verici mekanizma, özellikle eylemsel açıdan Kandil’deki inisiyatife geçmiştir... İşte bu merkezin başında Öcalan’ın en güvendiği arkadaşı Urfalı Murat Karayılan var...
Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Cemil Bayık gibi “KCK konseyi” üyeleriyle Nurettin Sofi gibi PKK’nın askeri kanadı HPG‘nin yöneticileri bu inisiyatifin içinde olsa da, Karayılan onay merkezidir...
Son 10 yıldır Öcalan’ın dışarıdaki en yakını Karayılan olduğu için PKK’nın her hareketinin sorumlusu da odur...
Öyle görünüyor ki, Öcalan devre dışında tutulduğu sürece Karayılan hakimiyeti tam sağlamak için daha da pervasızlaşacak!..
CHP’nin kucağındaki bomba!..
CHP’liler 6 Haziran’da AKP’nin önüne içi boş bir öneri götürünce bu girişimin de benzerleri gibi havanda su dövmekten ileri gidemeyeceğini yazdım...
Bu benim bir saptamam değildi; bizzat PKK yöneticilerinin açıklamalarına dayanan bir öngörüydü...
Son dönemde müritlerden oy alacağı iddiasıyla cemaatlere, Kürtlerden oy alacakları iddiasıyla da Öcalan’ın önerilerine sarılan CHP ne yazık ki, “açılım” beklerken şokla karşılaştı... Anlayacağınız, Dağlıca bombası ne yazık ki CHP’nin kucağında patladı!..
Ne yazık ki bu bir sürpriz de değildi!.. Güneydoğu’da BDP çevrelerinin yeniden sempatisini kazanmaya uğruna CHP’yi mayınlı tarlaya süren Sezgin Tanrıkulu, Kürt hareketinin rota sıkıntısı yaşadığı bir süreçte eski ve bozuk pusulayla yola çıkmaya kalkıştı...
Okurlar bilirler ki ısrarla yinelerim; Güneydoğu’daki sorun çözülmelidir... Kan durmalı, şiddet bitmeli, Türk anasının da Kürt anasının da gözyaşları dinmelidir...
İyi de, PKK tüm hedefini “Öcalan’ın özgürlüğü” ne bağlamışken, BDP- PKK çizgisi “Anayasal çözüm”de ısrarlıyken atılan adımlar kime yarar kime zarar?..
Mitinglerde, kongrelerde boş salonlara konuşan “Yeni CHP” kurmayları bu sorunun yanıtını merak ediyorlarsa; tebdili kıyafetle sokağa çıksınlar!..
Çözümü ararken operasyon!..
Bu köşede, televizyonlarda ya da panellerde saptama ve öngörülerimizi okuyan- dinleyen her duyarlı yurttaş aynı soruyu sormakta haklıdır: “İyi de çözüm ne?..”
CHP’nin Parti Meclisi’ndeyken Kılıçdaroğlu bir “Güneydoğu komisyonu” oluşturdu... Medyaya “Kürt komisyonu” diye yansıyan Haluk Koç başkanlığındaki grupla binlerce kilometre yol gittik... Tek hedefimiz vardı; “çözüm ne” sorusuna yanıt aramak...
Samsun Milletvekili Haluk Koç deneyimli duruşuyla Doğu ve Güneydoğu’da kitle örgütleriyle yaptığımız toplantılarda süreci sorunsuz yönetti, sorunu sükunetle saptamaya çalıştı...
Tunceli’de, Şırnak’ta, Diyarbakır’da ve diğer kentlerde yüzlerce kişiyle yapılan toplantılarda, Kürt yurttaşlarımız tüm içtenlikleriyle CHP heyetine kucak attı, dost eli uzattı...
Yurttaşlar bazı kentlerde PKK’nın “Anayasal çözüm” konusundaki taleplerini dillendirdiler, bazı bölgelerde ise örgüte eleştiriler yönelttiler...
Çalışma sürerken derin güçler, Temmuz 2010’da oy oranı yüzde 33’e yükselen CHP’ye planlı bir çökertme operasyonu yaptı...
Bu operasyon yalnızca CHP’nin kimliğini ve hafızasını koruyan il ve ilçe başkanlarını, PM üyelerini, milletvekillerini ve vefakar örgütleri tasfiye etmedi, Güneydoğu’daki soruna CHP’nin omurgasında geliştirilecek saptamayı da köreltti!..
Şunu anladık Güneydoğu’da; çözüme giden kapı, şiddetin yarattığı dumanlı havada ne yazık ki görülemiyor!..
Cop sevgiye açılır mı?..

Medyaya önceki gün yansıyan iki haber yalnızca uygarlığın bürokrasiye yansımasını sorgulamıyordu, toplumun güvenliğini sağlamakla yükümlü olanlar açısından derin ve trajikomik bir çelişkiyi de dışa vuruyordu!..
Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkan Yardımcısı Ercan Taştekin, İstanbul’da, “açılır cop”un tanıtım toplantısında konuşmuş...
Polisin, kullandığı bütün cihazlarla ilgili eğitim aldığını öne süren Taştekin, “Açılır cop, öncelikle ses efektleriyle ve görüntüyle profesyonelce kullanıldığında, her hangi bir güç kullanımına gerek kalmadan saldırganın kendisine ve çevresine zarar vermesini engelliyor” demiş...
Ne güzel, 118 ülkede kullanılan bu coplar hem insanlara müdahale ederken zarar vermeyecekmiş hem de katlanabildiği için “tahrik unsuru” olmaktan çıkacakmış...
İyi de, eğitimsiz insanın elinde teçhizatın ne önemi var ki?.. Şiddet insanın içinde bir öfke yığılması yaratıyorsa, polisin kötü psikolojisi her fırsatta üniforma üzerinden bir taarruz sistemine dönüşüyorsa, cop katlansa ne olur açık kalsa ne olur?..
Tüm Türkiye izledi işte... İstanbul Fatih’te sivil bir asker, hamile eşi ve çocuğunun önünde bir grup polis tarafından dakikalarca dövüldü...
Allahtan orada cep telefonu kamerasını iyi kullanan bir yurttaş varmış da, öfkeli polislerimizin toplu şiddet açılımını tüm halkımız görebildi.
Medyadaki “açılır cop” eğitimi haberiyle Fatih’teki polis şiddeti haberini yan yana getirdiğinizde şu sorumluluk öne çıkıyor:
Evet, polise bir açılım lazım ama bu copun açılımı değil, sevginin açılımı olmalı!..

Mehmet Faraç
Aydınlık