Çare!



Hemen her gün Güneydoğu’dan bir veya fazla şehit haberi geliyor. Trafik kazaları en az iki, kimi yerde beşten fazla can kaybına neden oluyor.

Sel, insanlarımızı alıp götürüyor.

Kadın veya aile cinayet haberleri birinci sırada yer alıyor.

Acı kayıpların yüreğimizi dağladığı yetmiyormuş gibi, hükümetin engin dış politikasının bir parçası olan Suriye siyaseti iki değerli pilotumuzu yitirmemize neden oluyor.

Felaket haberleri saymakla bitmez. Ülke adeta ölüler evine dönüştü.

***

Her olay yanıtlanmayan kimi soruları gündeme getiriyor.

Samsun’daki 10 cana kıyan sel felaketini örnek alalım.

Son sel felaketi konut edinmek için dere yataklarına veya yakınlarına zinhar yaklaşmayın diye nasihat eden Başbakan’ı doğruladı.

TOKİ’nin Samsun’da inşa ettiği binaları basan sel, 10 canı aldı götürdü.

Başbakan sustu. TOKİ’nin başından alıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na getirdiği Erdoğan Bayraktar konuştu. Keşke konuşmasaydı.

Belediye yasa gereği binalarda alt katlarda kapıcı daireleri oluşturmuş; sel bu daireleri basmış demeye getiriyor.

O günlerde muhalefet dahil; TOKİ binaları dere yatağına on metre uzakta inşa edilirken sakıncaları dile getiren tek bir kişi yok!

Öyleyse kim sorumlu? Hükümet mi? TOKİ mi?

Hayır, hayır! RTE’nin daha önceki demeçlerine bakılırsa sorumlu doğa!

Müslüman iktidara göre doğa demek, Allah demek olduğuna göre; bundan sonra araştırmaya soruşturmaya, sorumlu aramaya gerek yok!

Gerçek ortada. Suçlu doğa! Başbakan da Çevre Bakanı da tertemiz!

Bu ve benzeri sel ve benzeri sorunların sorumlusu, şıpın işi tek bir sözcükle çözümlenmiş oluyor:

Suçlu “doğa”. Gece yarısı sel olup canları yutuyor.

Böylece, bundan böyle ne yapmak gerek, diye derin düşüncelere dalmaya da gerek kalmıyor.

Yağmur duasında olduğu gibi dağda bayırda, camilerde halkımızı sel felaketinden koruması için Allah’a yalvarmak tek çare gibi görünüyor.

***

Suçlu, sorumlu aramak zaten zor bu ülkede.

Arayan soran olsa bile geç kalıyor.

İki pilotumuzun şehit olmasından hemen sonra hükümet uçağımızı Suriye’nin vurduğunu elindeki verilere dayanarak açıkladı.

Teknik öylesine gelişti ki, ülkeler artık birbirini gözetleyebiliyor.

Elbette devletin verdiği bilgilere inanıyor kamuoyu ama; Suriye kıyılarını mesken tutan Rusya’dan, radarlarıyla teknik olanaklarla donanmış Akdeniz’de filosu olan ABD’den ve Suriye’nin burnu dibindeki Kıbrıs’ta üsleri olan İngiltere’den uçağımızın nasıl, kimin tarafından nerede vurulduğunu saptayan bilgileri bize vermesini ilk gün neden istemedi hükümet?

Kendine güvenen hükümetin açıkladığı koşulları Rusya’nın, ABD’nin, İngiltere’nin elindeki bilgilerle doğrulatması gerekmez miydi?

***

Pilotlarımızı derin sulardan çıkarmaya giriştik. Saptandı ki uçağımız 1000 metrenin altında yatıyor.

Bu derinliğe inecek araç ve gereçleri kısıtlı olan Çeşme gemimizin başarılı olamayacağı daha ilk gün ortaya çıktı.

Üç aydır İstanbul’da demirli, okyanus derinliklerinde yatan Titanik’e ulaşan Nautilus’u hemen o gün uçağı bulmakla görevlendirilseydi; şehit pilotlarımıza 13 sonra değil, 10 gün önce ulaşılmış olacaktık.

Düşürülen uçaktan çıkarılan parçalarla olayın hâlâ karanlıkta olan yönleri de günlerce önce açığa çıkacaktı.

Bu ve benzeri ihmallerin hesabı sorulmayacak mı?

***

Kimi olaylarda sorumluları aramakla ulusal bir felakette birlik olmayı birbirine karıştırmamak gerekli.

Uçağımızın kasıtlı amaçla düşürülmesinde iktidar ile ana muhalefet aynı görüşü paylaşıyor.

Ama sorunlarda, örneğin uçak olayında olduğu gibi, kimi gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlamak için; gereken soruları hükümete yöneltmekte geç kalmamalı ana muhalefet.

Geç kalmamalı... Ama?

6 Temmuz 2012 - Cumhuriyet