Havadan, “su”dan...
Bizim kimyada ilk öğrendiğimiz formül “SU”dur, yani H2O... Türkçesi “aş iki o”, yani iki hidrojen, bir oksijen...
Ama bu öğrendiklerimiz orada kaldı, onların yerini Hamidiye Suyu, Taşdelen, Çarçar Suyu aldı... Giderek daha da çeşitlendi, Kocataş Suyu, Karakulak Suyu, Sırma Suyu, Koru Suyu... Bunlar kaynak suları, bir de yapma sular var, kuyu suyunu içecek hale getiriyorlarmış, bal gibi içiliyormuş, içtik de.
* * *
Şimdi diyeceksiniz ki yazacak başka konu kalmadı mı?
Herkes aklını Abdullah Gül ya da Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na takmış olabilir, konu aklına bile gelmeyebilir, lakin herkes günde birkaç bardak su içer, konu her ne kadar “sudan” olsa da...
* * *
Günlerdir tartışılan bu, içtiğimiz sular sağlıklı mı, içinde ne var, plastik damacanalar iyi yıkanıyor mu?
Günlerdir tartışıyor, yazıyor, çiziyoruz her kafadan bir ses çıkıyor, bakanından “sucu”ya kadar herkes malumat arz ediyor, hele bir konu Güngör Uras’ın eline düşmesin, yakar, yıkar geçer.
* * *
Peki bu plastik damacanalar, plastik irili ufaklı şişeler çıkmadan önce, İstanbullu suyu nereden bulur, içerdi?
Önce Hamidiye Suyu vardı, her mahallede olmasa bile çok yerde “Hamidiye” çeşmesi vardı, damacanasını, testisini kapan sıraya girerdi, herhalde o kapların; şimdiki deyimle “hijyen” olduğu da söylenemezdi.
Eşekli mahalle “saka”ları vardı.
Eşeğin iki yanına su tenekelerini yerleştirip, mahalleye çıkardı, çeşme başında sıraya girmeyenler, “saka”dan alırlardı, üç beş kuruş ödeyerek...
Bir de atlı arabalar vardı, çift atlı uzatılmış arabalar, hasırlı damacanalar...
Hatta “saka” ile evin hanımı arasında bir haberleşme de vardı, öyle gizli filan değil, kadın mutfağın penceresine bir havlu asardı, “saka” anlardı.
Arabaların atları çocukların eğlencesiydi, hatta zalim bir eğlence...
Mahallenin sakası “Yaşar Efendi”ydi, damacanaları Çubuklu’da doldurur, tekneye kor, Paşabahçe’de naklederdi.
Mahallenin çocukları “Yaşar Efendi”nin atlarının kuyruğuna dadanmışlardı, kuyrukları tek tek kopartır, balık oltası için misina yaparlardı, ama bazen de zavallı atın canı acır, azardı.
* * *
Su almak yeter mi?
O suyu soğutacaksın, akşama peder beyin sofrasına buz gibi suyu koyacaksın, o da birinci kadehten sonra hakkını verecek:
“Sağol oğlum, buz bulmuşsun!”
Buzcunun önünde saatlerce kuyruğa girdiğimize değerdi.
Buzun kilosu 7,5 kuruş, iki kilo 15 kuruş...
* * *
Evet, İstanbul’da o zaman da su içilirdi lakin böyle ilmi, fenni tahlilli değil!
Anlattığımız gibi...
Meğer hayatımız ne kadar da “sudan” geçmiş...
