Uçan Hollandalı


Bu makale Düşün Yazıları Dergisi Ocak sayısında yayımlanmıştır…

Gelmiş geçmiş bestecilerin en büyüklerinden biri olarak kabul edilen Richard Wagner, yaşadığı yıllarda değeri anlaşılamamış, dahi bir sanatçıydı.

Yarattığı muhteşem operalar zamanında layık olduğu ilgiyi bir türlü görmemiş, pek fark edilmemişti. Bu sebeple besteci, hayatını ekonomik sıkıntılar, çaresizlik ve üzüntü içerisinde geçirdi. Borç batağından bir türlü kurtulamadı.

Aslında, olağanüstü yaratıcı gücünün kendisi farkındaydı. Ama bunu kimseye kabul ettiremediği için, hareketleri garipsenirdi. Zaten fazla mağrur ve kendini beğenmiş bir yaratılıştaydı. Lükse, aristokrat yaşama ve kendisiyle öğünmeye pek meraklıydı.

Bir yerden bir iş teklifi veya bir beste siparişi aldı mı, derhal havaya girer, önce hemen avans talep ederdi. Aldığı avansın çok daha üzerinde yüksek tutarları bir anda borçlanarak harcar, en pahalısından, ipek ve kürklerle yapılmış giyeceklere, nadide malzemelerle yapılmış şapkalara, parfümlere ve çeşitli mücevherlere bütün parayı yatırır, diğer taraftan hizmetçiler, uşaklar tutardı.

Geçimsiz ve kavgacı bir kişi olduğundan, anlaştığı işler fazla bir süre geçmeden bozulur, siparişler geri çekilir, kendisi de borç içinde kalakalırdı. Birçok zamanlar kira ödemediği için veya uşakların ücretini ödeyemediği için oturduğu evlerden gizlice kaçmıştır.

Diğer yandan gayet tekinsiz insanlarla arkadaşlık eder, ihtilalci, provokasyoncu çevrelere girer, izbe kahvelerde birtakım gizli toplantılara katılırdı. Bu arada zavallı eşi, evde yarı aç yarı tok, ümitsizlik içinde, başı her an polisle derde girebilecek olan kocasını beklerdi.

Ölümünden sonra değerinin ne derece yüksek olduğu, operalarının ne muhteşem eserler olduğu anlaşıldı ama artık çok geçti… O, sanat dünyasına çok büyük eserler kazandırmıştı. Genellikle eski Cermen efsaneleri, Alman halk masalları ve ulusal kahramanlık öyküleri üzerine yaptığı şaheser operalar bugün hem Alman ulusunun, hem de insanlığın gurur kaynağı olmuştur. Konusu bakımından değişik olan bir operası ise, işlediği ilginç olayları ve müzik değeri bakımından dikkatleri çeker. Bu, onun Der Fliegende Holländer (Uçan Hollandalı)adlı operasıdır.
Uçan Hollandalı, tüm Avrupa’da yayılmış bir rivayet veya efsanenin içinde bahsi geçen bir geminin veya onun kaptanının adıdır. Bu gemi bir hayalet gemidir. Efsaneye göre Amsterdam kayıtlı geminin Hollandalı kaptanı Hendrik Van Der Decken, uzun süren bir seferinden dönerken, Afrika’daki Ümit Burnu açıklarında şiddetli fırtınalara yakalanmış, yurduna, evine dönmekte acele ederken yakalandığı bu fırtınaya direnmek ve yola devam etmek istemiştir. Güçlü fırtınalar gemiyi ve içindekileri tümüyle tehdit ederken Kaptan güverteye çıkarak fırtınanın sorumlusu saydığı şeytana (veya mitolojideki su tanrısı Thetis’e) meydan okumuş ve beddua etmiştir. Bunun üzerine şeytan veya Thetis, fırtınayı daha da şiddetlendirmiş ve gemiyi kayalık yerlere sürükleyerek orada batırmıştır. Ölen kaptan ve tayfaların ruhları artık hep oralarda gezinmekte, yakınlarından geçen gemiler olursa, onları tehdit etmektedir…

Başka anlatılarda da, gemi batmamış, ancak kıyamete kadar fırtınalı denizlerde dolaşmaya mahkûm edilmiştir. Kaptan ve tayfalar bir daha hiçbir zaman karaya çıkamayacaklardır. Ancak Thetis, bir açık kapı bırakmıştır; eğer bu lanetli kaptan kendisini sonsuza kadar sevecek bir kadın bulabilirse, tekrar karaya çıkmasına, hayatına devam etmesine izin verilecektir. Kendisine yedi yılda bir karaya çıkarak bir sevgili arama şansı da verilmiştir. İşte o zamandan beri bu gemi, fırtınalı okyanuslarda dolaşarak, kaptanı kendisini sevecek bir kadın arar.

İlginç olan, geçtiğimiz yüzyıllarda böyle bir gemiyi açık denizlerde uzaktan görmüş olduğunu iddia eden birçok denizcinin olmasıdır. Bazıları hem kaptanların, hem de tüm tayfaların doğruladığı iddialardır. Hatta gemi seyir tutanaklarına kayıt edilmiş vakalar da vardır.

Efsaneler çeşitlidir. Kuzey Denizi’nde de böyle hayalet gemiler olduğuna inanılır. Hollandalı kaptan Falkenburg bilinmeyen bir nedenle lanetlenmiş ve kıyamete kadar fırtınalı kuzey denizlerinde dolaşmaya mahkûm edilmiştir. Belki de buna, gemiye bilmeden alınmış olan lanetli veya uğursuz kişiler neden olmuştur.

Gemiye alınan uğursuz kişiler belki vebalıydı, hastalık tayfalara da yayılmıştı, böylece hiçbir yerde karaya çıkma izni alamadılar, ölene kadar denizlerde dolaştılar. Ölümlerinden sonra gemi, bir hayalet gemi olmuştu ve tayfaların ruhları denizde gezen gemileri ve denizcileri tehdit ediyordu. Bu rivayetler Hollandalı ve İngiliz gemiciler arasında çok yaygındı ve özellikle seferdeyken bir uğursuzluğa uğramaktan çok çekinilirdi.

Bir başka inanış, 17.yüzyıla aittir. Hollandalı bir şirket olan Doğu Hindistan Şirketi’nde kaptan olarak çalışan Bernard Fokke, garip halleri ve kaptanlık yaptığı gemisinin inanılmaz sürati ile dikkati çekmişti. Hollanda’dan Java adasına kadar yaptığı seferleri olanaksız denecek bir sürede bitiriyordu. İnanışa göre, o gemiyi şeytan yönetiyordu ve kaptan Fokke de Uçan Hollandalı idi.

**

Efsaneler böyle karmaşık ve çeşitli olduğundan, birçok sanatçıya da ilham kaynağı olmuştu. Bu konuda yazılan bir roman ve Alman şair Heinrich Heine tarafından yazılmış bir şiir, edebiyat dünyasında dikkatleri çeker. Açık denizde, seferden dönmekte olan bir ticaret gemisi, bir gece karanlıklar içerisinde seyrederken bir hayalet gemi tarafından takip edilir, sonuçta esrarengiz gemi, ticaret gemisini yedekler ve içindeki hayalet kaptan ve hayalet tayfalar ticaret gemisine çıkarlar. Lanetli olan bu esrarengiz geminin kaptanı (Uçan Hollandalı), yeni arkadaşlarıyla hep beraber karaya çıkmak, onların da yardımıyla orada kendisini sevecek bir kadın bulmak, böylece lanetten kurtulmak ister. Kendisine yedi yılda bir verilen bu olanağı bu kez mutlaka değerlendirmek niyetindedir, hep beraber kaptanın memleketine gider, karaya çıkarlar. Kaptanın evinde onu bekleyen güzel bir kızı vardır ve hemen ilgiyi üzerine çekmiştir… Bu romanı ve şiiri daha önce okumuş olan Wagner’in, bundan güzel bir opera yapma fikri ise, çok daha sonraları ve epeyce ilginç bir şekilde oluşmuştur.

**

1839 yılında Riga’daki Kraliyet Tiyatrosu tarafından Orkestra Şefliği için bir dönemliğine davet edilen Richard Wagner, Riga’ya gittikten kısa bir süre sonra aşırı harcamaları ve lüks yaşamı ile çevresine, ödeyemeyeceği çapta bir borç yapmıştı. Bütün sıkıştırmalara rağmen borcunu ödemiyordu çünkü borçlar onun ödeme kapasitesinin çok üzerindeydi. Alacaklılar artık öyle bir karara varmışlardı ki, Wagner’e hapishane yolu görünüyordu.

Neyse ki, bestecinin yardımına koşacak birkaç seveni de vardı oralarda. Böylece, Wagner’e bir kaçma planı hazırlandı. Bir gemi ile Londra’ya kaçacak, oradan da Paris’e geçecekti. Paris Operası’nın müdürünü tanıyordu. O iyi bir adamdı. Wagner’e mutlaka yardım edecekti. Üzerinde çalıştığı Rienzi operasını orada bitirip, sahneye koyacaktı. Böylece biraz para da yapacaktı besteci, çünkü şimdi beş parasızdı.

Yolculuk planlandı, biletler alındı ama anlaşıldı ki, alacaklıları Wagner’in pasaportuna el koydurmuşlardı. Artık çare kalmamıştı. O, her şeyi göze alıp gizlice kaçacaktı. Yeni planlar yapıldı. Londra’ya bir başka gemi vardı ama o Könisberg’den(*) kalkıyordu. Sabahın erken saatinde, hava tam aydınlanmadan, Wagner, eşi Minna ve köpeği Robber (haydut) gizlice bir yük vagonuna bindirildiler. Rusya sınırını gizlice geçeceklerdi.

(*) Königsberg, bu günkü Kaliningrad.

Zahmetli yolculuğun sonuna gelindiğinde bir aksilik oldu, vagon kazayla devrildi. Hepsi yerlere savrulmuşlardı. Hamile olan Minna kaza sırasında çocuğunu düşürmüştü. Uzun süre yattıkları çimenlerin üzerinden kalkamadılar. Bir süre sonra güçlükle toparlandılar, çünkü harekete geçmek gerekiyordu. Onlara yardıma gelmiş olan dostları bu arada Kazak sınır muhafızlarını rüşvetle oyalarlarken, onlar gizlice fakat yaralı, yorgun, perişan bir halde, limanda kalkışa hazır bekleyen gemiye doğru ilerlediler. Uzun otların arasından eğilerek, sürünerek nihayet limana ulaşıp, gemiye kapağı attılar. Geminin adı THETIS idi. Eski bir yük gemisiydi bu. Kuzey denizinde ilerleyecekler, Danimarka’yı geçip okyanusa çıkacaklar, Londra’ya gitmek üzere Thames nehri ağzına kadar gideceklerdi.

Yaz günleri olmasına rağmen, yolculuk başlar başlamaz, denizde görülmemiş bir fırtına patladı. Korkunç bir rüzgâr, şiddetli yağmur ve dev dalgalar gemiyi savurup duruyordu. Şimşekler, yıldırımlar arka arkaya patlıyordu. Gemi hiç yol alamamıştı. Fırtına diniyor, yenisi başlıyordu. İnanılması güç ama fırtınadan gözlerini açamıyorlardı.

Kaptan ve tayfalar o zaman akıllarına gelen bir duyguyla irkildiler. Galiba bunlar uğursuz kişilerdi! Deniz tutması nedeniyle hasta durumda olan Richard, düşük yapmış halsiz, rengi uçmuş Minna, tayfaların sinir olduğu ‘sevimsiz’ köpek Robber, istenmeyen yolcular olmuşlardı. Onların bu hastalıkları neydi acaba? Yoksa veba mıydı? Yok, artık kurtuluş yok, lanetlenmişlerdi!.. Bu fırtına da durmaz, artık karaya hiç çıkamazlardı. Kaderlerine isyan ediyorlardı.

Bu şekilde fırtınalar arasında güçlükle yol alarak, nihayet Danimarka’yı aştılar. Ama okyanusa çıkınca, fırtına daha da azıttı. Yol almanın olanağı olmadığı gibi, gemi parçalanacak, batacaklardı. Kaptan, tecrübesi sayesinde Norveç kıyılarına kadar büyük bir çabayla getirebildi gemiyi. Oradaki bir körfeze, Sandvik kasabası yakınına sığındılar. Ama bu şüpheli kişilerin karaya çıkmalarına izin verilmemişti. Geminin beklediği yer kayalık bir burunun açıklarıydı. Burunda bir deniz feneri vardı. Tayfaların yelken toplarken bir ağızdan söyledikleri denizci tekerlemeleri deniz fenerinin oradaki kayalara çarpıyor, yankılanıp dönünce uğursuz bir titreşim gibi geliyordu kulaklara. Herkesin sinirleri son derece gergindi.

Dört gün bekledikten sonra biraz daha yatışacak gibi duran havaya bakarak yola devam kararı alındı. Ancak uyarılmışlardı; fırtına bekleniyordu. Daha hareket eder etmez patlayan fırtına, gemiyi kayalıklara sürüklemeye başladı. Uğursuzluk sonlarını mı getiriyordu? Acaba akıbet aynen Ümit Burnu’nda kayalara bindiren lanetli gemi gibi mi olacaktı? Sürüklenme tehlikeli bir hal almıştı. Bir şeyler yapmalıydı ama rüzgâra engel olunamazdı ki… Gemi sürüklenerek geldi, kayalara bindirdi. Neyse ki, o arada fırtına biraz hafiflemişti. Böylece çarpışmayı hafif atlattılar. Hasar pek büyük değildi. Ama güvertede açılan bir yarıktan Wagner ailesinin valizleri, içindeki değerli eşyalarla birlikte denize döküldü. Borçlanarak aldıkları tüm değerli giysiler, mücevherler kaybolmuştu.

Fırtına yatışınca tekrar yola çıktılar. Ama bir süre sonra yeni bir fırtına patlak verdi. Böylece İngiltere’ye yaklaştıklarında üç hafta geçmişti. İngiltere’ye varmadan önceki son fırtınaları ise, o güne kadar gördükleri en şiddetli fırtına oldu. Minna hem yaşadığı talihsiz olay yüzünden, hem deniz tutmasından perişan halde iken, Richard sakin ve biraz düşünceli görünüyordu. Kafasında bazı şeyler tasarlıyordu herhalde.

Londra’dan Paris’e kadar olan yolculukları artık olaysız geçmişti. Ama ziyaretine gittiği Paris Operası müdürü ona hiç yüz vermedi. Ayrıca müdür Rienzioperası fikrini hiç beğenmemişti. Onun için Paris Operası’nda sahnelemeyi düşünmeyeceklerdi. Wagner de, böyle cevaplara alışık olduğundan hemen kendine başka olanaklar aramaya başladı. Bu arada ‘Uçan Hollandalı’ operasının ilk fikirlerini, melodilerini de canlandırmaya başlamıştı zihninde. Başlarından geçen fırtınalı macera onda bu fikri uyandırmıştı…

Levent Özübek
Telgrafhane