AKP iktidarı önce Alevi açılımından söz etti; ardından Kürt ve Roman açılımını gündeme getirdi.
Toplantılar düzenlendi, konuşmalar yapıldı... Yandaş kalem erbabı “demokrasi-özgürlük” marşları söylemeye başladı koro halinde...
Benim de aklıma şu soru geldi tüm bunlar olurken:
“AKP iktidarı nasıl oldu da 2002’de yüzde 35, 2009’da yüzde 47 oy aldı?”
Emeğin örgütlenmesinin önüne konulan engeller ortadan kaldırılıp, halkın siyasete girememesinden ötürü...
12 Eylül faşizmi, emeğin örgütlenmemesi için tüm yasal önlemleri almıştı...
Bu ülkede emeğin örgütlü en büyük gücü DİSK iğdiş edildi, örgütlenme gerici-faşist sendikalara kaldı.
***
Vahşi kapitalizmin güler yüzü olan “küreselleşme” etnik-mezhepsel sorunları öne çıkarıp, sömürü düzenini sürdürmek için yoksul halklara sunuldu.
Böyle olunca da sınıfsal çelişkiler bir kenara itildi...
“Laik-antilaik” çatışmalar körüklendi, etnik kimliğe dayalı milliyetçilik ivme kazandı.
Tüm bunlar 12 Eylül’le birlikte başladı; Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılmasından sonra daha da hızlandı; PKK terörü iç ve dış destekli güçlerle bugünkü konumuna erişti.
Ülkeyi yönetenler ve askerler PKK terörünü “bir avuç eşkıya” olarak nitelendirirken, Güneydoğu’daki “örtülü savaş”ta Hizbullah devlet tarafından örgütlenip silahlandırıldı.
***
AKP vahşi kapitalizmin yani küresel aktörlerin desteğiyle iktidara geldi. Emperyalist güçlerin bunda büyük katkısı oldu.
Örneğin 28 Şubat Erbakan’ı devre dışı bırakıp AKP’yi iktidara taşımak için yapılmıştır.
Arkasındaki en büyük patron ABD ve İngiltere’dir. Onları Almanya ve Fransa izlemiştir.
Vahşi kapitalizmi, din eksenli siyasetle geliştiren bir sistem, yoksulu daha yoksul, varsılı daha varsıl yapmıştır.
Kayıt dışı ekonomiyi yaşama geçirmiş, doğrudan IMF politikalarını izlemiştir hükümet...
AKP’nin “demokrasi-özgürlük” söylemi ya da “açılım”ı bir masaldır...
Binlerce emekçi sendikasız kalmış, yine binlerce işçi işinden kovulmuştur...
30 yıl önce Türkiye’de emeğin örgütlü gücü vardı, bugün ise yok!
30 yıl önce ülkede taşeronlaşma yoktu, bugün var!
2010 yılının bitmesine neredeyse bir ay kaldı...
Türkiye’de “askeri vesayete” karşı çıkanlar “sivil vesayete” göz yumar, ardından da tarikatçı-dinci televizyon kanallarında “demokrasi” nutukları çekerler para karşılığı.
Örgütsüz toplumlarda etnik-mezhepsel sorunlar öne çıkarılıp bir çatışma ortamı yaratılır, “sıkmabaş” ortaöğretime girsin mi, girmesin mi gibi tartışmalarla sömürü ve soygun düzeni sürer.
Önümüzdeki fotoğraf aynen böyle!
***
Türkiye’de açılım maçılım hikâye...
Milletvekilinin dokunulmazlığı salt kürsüde olur... İhaleye fesat karıştıran, yolsuzluk yapanlar yargı önüne çıkarılır.
Laik demokratik bir hukuk devletinde yargı bağımsız olur, zorunlu din dersleri kaldırılır.
Alanlarda “Türkiye laiktir laik kalacaktır” diye gösteri yapanları izlerken, insan ister istemez soruyor:
“Türkiye’nin neresi laik?”
Dinci-tarikatçı yapılanma devletin tüm kurum ve kuruluşlarında egemen olmuş, hâlâ bağırıp çağırıyoruz:
“Yaşasın cumhuriyet!”
Nasıl bir cumhuriyet? Tarikatların, din bezirgânlarının egemen olduğu bir cumhuriyet mi?
Türkiye’de günde üç kadın erkekler tarafından öldürülüyor, yüzlerce kız çocuğu, kadın tecavüze uğruyor.
Peki devleti yönetenler ne yapıyor?
Sadece seyretmekle yetiniyor, kadın eli sıkmıyor...
***
Bir bayram sabahında içinizi kararttığımı biliyorum.
Ne yazık ki gerçekleri yazmak zorundayım...
Güneydoğu’da yoksulluk, büyük kentlerin varoşlarında işsizlik...
Okula gönderilmeyen kız çocukları...
Bir ülke düşünün ki koyun ve dana ithal ediyor bugün... Bir ülke düşünün ki, tarım ölmüş; fındık, badem üreten bir ülke şimdi bu ürünleri ithal etmeye başlamış.
Doğu’da ve Güneydoğu’da hayvancılığı bitiren bir zihniyet, Türkiye’de ekonomiyi herhalde “borsa oyunu”yla kalkındıracak.
Devleti yönetenler, bir sadaka toplumu yaratıp sosyal devleti unutturdular işsiz ve yoksul insanlarımıza...
Görünen o!..
Hikmet ÇETİNKAYA
Hakimiyeti Milliye