Varılmak istenen hedef buydu: Türk Ordusu, kendini bile savunamıyor. PKK terörist örgütünü takip ederken değil kendi jandarma tabur komutanlığı binasında, asayiş bölük komutanlığında, motorize piyade tabur komutanlığında, sınır tepelerindeki karakol binaları içinde, asker ve polis lojman binalarında vuruluyor.
Ordu çaresiz görüntü içinde:
Türk ordusu kışlada oturuyor.
PKK dağlardan aşağı iniyor.
Ağır silahlarla vuruyor.
24 şehit, 18 yaralı.
Askeri konularda uzman tanıdıklarımın bana verdiği bilgiye göre; 1992-1997 yılları arasında dağdaki PKK militanlarının sayısı 10 bindi ve Sivas-Ağrı-Hakkari-Osmaniye arasındaki iki Yunanistan büyüklüğündeki geniş Anavatan topraklarında Türk ordusu, PKK’nın gücünü “sıfıra indirecek” düzeyde bitirip temizleyebilmişti.
Aynı Ordu, bugün çaresiz.
Karargahında vuruluyor.
Hedefe ulaşıldı: Türk Ordusu çaresiz ve yenik görüntü veren bu duruma nasıl, kimler tarafından, hangi yanlış sivil ve askeri stratejilerin uygulanması sonucunda düşürüldüğünün “eleştirisi-özeleştirisi” yapılmıyor.
Xxx
Teröristin geldiği yerler belli.
Saklandığı yerler belli.
Onu saklayanlar belli.
Destek verenler belli.
Kullandığı silahlar belli.
Vurup kaçtığı kamplar belli.
Buna rağmen Türk Ordusu; bugün 1990’lı yıllarda kazandığı başarıyı canlı tutamayıp; yenik ve çaresiz görüntü veriyor.
Kışlasına kapandığı için mi?
Alan hakimiyetini bıraktığı ve teröristi kovalamayı terk ettiği için mi bu “yenik ve çaresiz görüntü” oluştu. Türk Ordusu, kendi vatan toprakları içinde olan Güneydoğu Anadolu’da bir planlı operasyon yapamaz duruma mı düşürüldü?
Bilerek mi düşürüldü?
Kimin fikridir?
Nasıl bir stratejidir?
Bizim gazetenin yazarlarından arkadaşımız Saygı Öztürk, dünkü yazısında; “Türk Ordusu, Irak topraklarındaki kamplardan sızma yapacak PKK militanlarının geçişini önlemek için Irak tarafında karakollar kurdu ve bu karakollarda Barzani’nin peşmergelerinin bulunması konusunda anlaşma yaptı. Yaptığımız karakollar bugün tamamen PKK’nın elindedir” diye yazdı ve bunun doğru olup olmadığını aynı yazıda sordu.
Xxx
Başbakan dün toplantı yaptı.
Gazete sahiplerini ve gazetelerin yayın yönetmenlerini (Sözcü, Cumhuriyet, Aydınlık, Yeni Çağ hariç) toplantıya çağırdı. Onlara; neyi nasıl yazmaları gerektiği konusunda nasihatlar verdi.
Beni çağırsaydı.
Ona soruları sorardım: Niçin ordu böylesine çaresiz ve yenik görüntü veriyor? Ordu niçin kışlasına kapatılıyor?
Şu soruyu da eklerdim:
“Sınırdan sızıp 50 kiloluk bombalar koyan, mayın pusuları kuran, vali, kaymakam, öğretmen kaçıran, 24 erimizi şehit edebilecek güce ulaşan PKK’nın merkez üs yaptığı Kandil benzeri dağları haritandan mutlaka silecek ve o terör örgütünü başı kesilmiş ölü bir yılana çevirebilecek” harakatı yapması için Ordu’nun komutanlarını niçin zorlamıyorsunuz?
Başbakan’ın cevabı ne olurdu?
Cevabını da burada yazardım.
***
Tarih, “terör örgütü silah bırakmadan, gelip teslim olmadan” açılımlar yaparak barışın getirildiğini gösteren bir tek örnek yazmıyor. Kandil haritadan silinmeden ve “50 kiloluk patlayıcıları Türkiye’nin şehirlerine taşırız” tehdidini savuranlar, bütün militanlarıyla yakalanıp teslim olmadan “Kardeşlik ve Birliktelik Projesi” konuşmak terörü besliyor.
——
KUTU
(uyan Borusu)
Demokrat olsaydı
SÖZCÜ’nün Yayın
Müdürü’nü de çağırırdı!
Başbakan dün bütün gazetelerin yayın müdürleri ve sahipleriyle toplantı yaptı. Bizim gazetesinin Genel Yayın Müdürü Metin Yılmaz’ı ise herhalde “SÖZCÜ, lafını esirgemeden ve eğilmeden eleştiri yapan bir gazetedir” diye toplantıya çağırmadı. Başbakan, demokrat değil. Demokrasiye inanmıyor. Demokrat biri olsaydı, eleştiri yükseltenleri bizzat kendisi telefon ederek özellikle çağırırdı.
Necati Doğru
SÖZCÜ