Ya bilgisayardaki bir habere dalmışımdır ya da önümdeki gazeteye…
Birden kapının önünde sevgiyle gülümserken görürüm
onu…
“Aşk olsun abi, neden seslenmiyorsun” derim…
Yanıtı hep aynıdır:
“O kadar güzel çalışıyordun ki, seyretmek hoşuma gidiyor…”
Sonra yalvar yakar oturturum karşımdaki koltuğa, asla beş dakikadan fazla kalmaz…
Geldiği gibi, sessizce gider…
***
Yıllardır tanırım Hikmet Abi’yi; eşim Ferda’nın 6 yıl boyunca Milliyet’te çalışma arkadaşıydı, biz de Vatan’da bir buçuk yıl kadar aynı katta çalıştık…
Hani; önüne trilyonları koysanız başını kaldırıp bakmayacak adamlar vardır ya; işte onlardandır…
Hayatını hep kaleminden kazandı…
Yazı işlerinin çilesini çekti; haber merkezlerini yönetti, binlerce gazeteciyle çalıştı…
Ve bir kez olsun sesini yükseltmedi, kimsenin kalbini kırmadı.
Bu tavrı yazılarına da yansıdı:
Gerçekleri görmekten asla vazgeçmedi, en sert eleştirileri sıralamaktan kaçınmadı; ama asla bel altına vurmadı, aşağılamadı, hor görmedi, dalga geçmedi…
Hakaret ise; ona Mars kadar uzak oldu hep!
***
İlk romanım “Rica Etsem Saçımı Okşar Mısınız” yeni yayınlanmıştı…
İmzalayıp, masasına bıraktım. O gün gazeteye geldiğinin, çalıştığının, kitabı alıp gittiğinin bile farkında olmadım…
Ertesi gün; ilk kez yüzünde kocaman bir gülümsemeyle gördüm onu odamın kapısında, “Aferin sana kardeşim, aferin” diye bağırıyordu bir yandan… Odaya girdi, koltuktan kalkmama bile izin vermeden sarılıp iki yanağımdan öptü…
Şaşırdım, bakakaldım yüzüne…
“Dün gece okudum kitabını bir solukta… Beni anlatmışsın Mustafa, bizi anlatmışsın. Hem çok iyi, hem çok sade, hem de çok akıcı anlatmışsın… O kadar kaptırdım ki kendimi, bittiğine üzüldüm…”
Utandım, teşekkür edebildim sadece…
Sonra… Kitabın yeni baskılarında kısa bir bölümünü arka kapağa da aldığım bir yazı yazdı köşesinde; yine utandım!
“Kitabının önsözünde ‘Bakın bakalım, becerebilmiş miyim?’ diye soruyor Mustafa Mutlu… Evet, becermişsin Mustafa! Hem de çok iyi… Bizi yazmışsın; beni, onu, onları yazmışsın.”
Bu sözler o kadar iyi geldi ki ruhuma, tüm kuşkularım silindi, gitti…
***
Çok değil, on-on beş gün sonra yine alışılmadık bir şekilde, yüksek sesle buyuran bir ifadeyle daldı odama ve ilk kez teklifsiz oturdu karşıma:
“Evet; ikinci romanının ilk sayfalarını anlat bana!”
Öyle bir şey yoktu ki ortada; ne anlatacaktım?
“Acelen ne abi? Daha birincisi yeni çıktı!”
“Boş ver benim acelemi; sen yeni romanını anlat! Eee; hadi!”
Değil ikinci kitabın ilk sayfalarını yazmak, aklımda yeni bir roman yazmak bile yoktu… Ama, o kadar emindi ki yazmaya başladığımdan, hayal kırıklığına uğratmaktan korktum…
“Sonra Hayat Yeniden Başlar”ın ilk bölümünü, hem de hiç düşünmeden, kurmadan, aklımda bile yokken… Sanki yazmışım da bitmiş gibi…
Uyduruverdim karşısında!
Sırf o büyülü hava bitmesin, bu güzel insan hayal kırıklığına uğramasın diye…
Ve o; odamdan çıkar çıkmaz, hemen bilgisayarda boş bir sayfa açıp, anlattıklarımı yazmaya başladım unutmamak için…
İyi de roman nereye gidecek, karakterler nasıl olacaktı, ne anlatacaktım; en küçük bir fikrim yoktu!
***
Dün sabah kalktım; bilgisayarı açtım, bizim internet sitesinde bir haber:
“Hikmet Bilâ’yı kaybettik!”
Hadi canım siz de… Koskoca VATAN da mı asparagasa başladı?
Neden kaybedecekmişiz ki Hikmet Abi’yi? Yalanın da bu kadarı olur yani!
Hem daha ikinci kitabımı okumadı, gelip yanaklarımdan öpmedi!
“Sonra Hayat Yeniden Başlar” için bugün ilk kez okurlarımın karşısına çıkıyorum; Suadiye D&R’da; saat 15.00’te…
Bana bu kitabı neredeyse zorla yazdıran o “sessiz, sitemsiz” adam da olacak orada, göreceksiniz…
Ve siz; o yalan haberi yazanlar, hepiniz utançtan yerin dibine gireceksiniz!
***
Kim “kaybederse” kaybetsin seni ak saçlı, güleç adam… Ben hiçbir yere bırakmam!
Hem… Üçüncü romanın ilk satırlarını uydurmadım henüz…
Hadi gel; kahveni getirir birazdan Ahmet…
Gel de yalanını ortaya çıkar, şu bizim gazeteci milletinin!
Gel de bu asparagasa birlikte gülelim!
Gel de sana olmayan üçüncü romanımı anlatayım!
Gel abi…
Lütfen!
*****
Günün Sorusu
Son bir ayda verdiğimiz şehitlerin sayısını hesaplayamaz olduk… Vatandaş ayakta, muhalefet ayakta, dünya ayakta… Sessiz kalan tek kurum; Milli Güvenlik Kurulu... Sorum basit:
Yirmi dört şehitten sonra bile olağanüstü toplanıp teröre karşı alınabilecek önlemleri (!) formalite de olsa görüşmeye gerek duymayan bu Kurul, ne iş yapar?
Mustafa Mutlu
VATAN