"Reha Muhtar yazdı:"Nesimi arkadaşın protestosu!.."
Bütün üniversite yaşamı boyunca, “Bize neden bu kadar gaddar ve duyarsızlar?” diye söylenip durdum...
Ankara’da Siyasal’ın Gazetecilik Bölümü’nde okuyordum...
“Bir parça niye bizi dinlemez bunlar?..” diye kendim sorar, kendim cevaplayamazdım...
Mitingler yaptığımız, taşlı sopalı olayların göbeğinde kaldığımız, kurşunların ortasında etten ve kemikten hedef kaldığımız, tartaklana tartaklana azaldığımız günlerdi o günler...
Yalvardığımı hatırlıyorum içimden...
“Birileri bizi dinleseler ya...” diye...
***
Heyhat!.. Ne gelen oldu ne giden...
Şiddetlene şiddetlene sürdü gitti o düzen...
Sonunda yıldım...
Okul bitmeden kendimi bir haber ajansına ve gazeteye attım...
Neredeyse bir yıl beş kuruş para almadan çalıştım...
Mutluydum...
Huzurluydum...
En azından tartaklana tartaklana azalmıyordum...
Kimse beni dinlemese de, ben bir meslek öğreniyordum...
Basın toplantısına gidip soru sorduğum zaman en azından muhatabım sorumu dinliyordu...
Kendimi “adam gibi” hissediyordum...
Sivrisinek gibi değil...
Okula gitmeyi canım hiç istememeye başlamıştı...
Gazetede gece gündüz çalışıyordum...
Sıra okula gitmeye geldi mi, ayaklarım ters gidiyordu...
***
Gençliğe karşı olabildiğince gaddarlığın, kibrin, anlayışsızlığın ve tahammülsüzlüğün olduğu günlerdi...
Hayatım boyunca izi hiç silinmedi...
Yıllar sonra üniversite kampüslerinde söyleşilere katıldığımda, öğrencilerin protestolarına bile hep gülümseyerek, sevecenlikle karşılık verdim...
Yaşadığım o gaddar gençlik günlerini hiç unutmadım...
Dün Gazi Üniversitesi’nde Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, kendisini protesto etmek isteyen öğrenciyi korumalar götürürlerken, “Durun” diye bağırdığını gördüm...
Nesimi Yiğit Eryılmaz isimli arkadaşı korumalar karga tulumba götürürlerken, durun deyip, genci masaya mikrofon başına çağırmasını gözlemledim...
Genç Nesimi arkadaşın arka arkaya sıraladığı protestoları dinlerken, ne kadar olgun ne kadar duyarlı davrandığını fark ettim...
***
Bakan’ın bu tavrına karşın hiç geri adım atmadı aslında Nesimi arkadaş...
“Öğrenciler protesto ettiler diye içeri alınıyorlar, aylarca tutuklu kalıyorlar...” dedi...
“Siz demokratiğiz diye algılanmak için böyle davranıyorsunuz... Oysa bu davranışınız antidemokratik olan bu gerçekleri değiştirmiyor...” diye devam etti...
Bakan, bunu da müdahale etmeden aynı olgunlukla dinledi...
Sonrasında, Bakan’la Nesimi arkadaş beraber çıkmışlar okuldan...
Öğrenciyi Bakanlığa davet etmiş, o da “Belki bir gün gelirim” demiş Bakan’a...
Gider ya da gitmez...
Hiç önemi yok, Bakan’la anlaşırlar veya anlaşmazlar...
Aslında “anlaşmamaları” anlaşmalarından daha evladır...
Anlaşamazlarsa, Türkiye’de sağlıklı bir demokrasi işliyor demektir...
Anlaşırlarsa ortada bir “tek tip”likten söz edilebilir...
***
Gençliğin, protestoların ve demokrasinin sorunu anlaşmak ve anlaşamamak değildir...
Sorun muhatap alınmaktır, daha doğrusu muhatap alınmamaktır......
Enerji Bakanı’nın dün yaptığı, gösterdiği olgunluk “kendisini protesto eden öğrenciyi muhatap almaktır...”
Anlaşmalarını beklemiyorum...
Anlaşmasınlar zaten!..
Muhatap alsınlar birbirlerini...
Her ikisi de karşısındakini protesto edecek kadar zıt olan fikirleriyle bir arada barış içinde yaşabileceklerini ve protesto edebileceklerini bilsinler...
Demokrasilerde insanlar barış içinde birbirlerini muhatap alırlar ve protesto edebilirler...
Muhatap alınan insanlar, birbirlerine silah çekmez, hatta muhtemelen yumurta da atmazlar...
Öğrencileri “gizli örgütler yönlendiriyorlar” lafı, bilgiye dayansa da izana aykırıdır...
O günlerimi hatırlıyorum da...
Etrafım vızır vızır örgüt kaynamaktaydı...
Örgütlere değil adam yerine konup muhatap alınmayaydı bütün özlemim...
Cambridge’te, Paris’te, Berlin’deki okullarda “adam yerine konan üniversite gençlerini görmüş, onlarla yaşamış ve hiç unutamamıştım...”
Cambridge’in yeşil çimlerine uzanıp yıldızları seyrettiğim geceleri hatırlıyorum şimdi...
Adam yerine konmayan bir üniversite gençliğinin, huzursuz girdaplarında sürüklenip durmuştum...
Enerji politikanızı bilmem...
Fakat gençlik politikasında sınıfı geçerseniz beni çok mutlu edersiniz...
*****
RATİNGLER KONUSUNDA SAFLIĞIM!..
Yıllarca AGB’nin “Rating ölçümleri ne derece doğrudur” yolundaki sorular sorulduğunda, hep şunu söyledim:
“AGB veya özel başka bir uluslararası rating kuruluşu olmalı... Bu işi devletin bir kurumu yaparsa sorun çıkar... Devletin kurumunda deneklerin seçiminde ‘devlete hakim ideolojisinin’ yönlendirmesi olabilir... Oysa bütün televizyonların abone olacağı ve birbirini doğal olarak denetleyeceği uluslararası kabul görmüş özel bir rating kuruluşu daha özgürlükçü ve demokratik olacak...”
***
Zavallı ben!..
Bazen saflığımın ve nahifliğimin ulaştığı Peter Sellers’vari halim beni güldürüyor...
Türkiye’nin ana haber bülteni rating rekorlarını yedi yıl boyunca 365’er günden tam iki bin beşyüz gün elinde bulunduran ben, halen ratinglerin “birbirini marke eden farklı abonelerle serbest liberal düzende temiz bir şekilde devam edeceğini” zannedebiliyorum...
Yılda 3 milyar dolarlık pastanın bir elden diğer ele kayabilmesi için neler yapılabileceğini unutup “fair play yaşanabileceğini” sanıyorum...
Hep düşünmüşümdür...
Çok yakın ve işimden dolayı içinde bulunduğum çevremde futboldan televizyona, darbelerden çetelere; olup biten bütün bu olaylardan beni koruyan gizli güç nedir diye?..
Sanırım yıllar önce Peter Sellers’ın Bahçıvan filmindeki halidir, benim gizli korunaklı gücüm...
Çevresindeki tuzaklara, oyunlara ve onu zor durumda bırakacak sorulara hep, “küçük bahçesindeki çiçeklerin yalın gerçeğiyle” cevap verir o filmde Peter Sellers...
Gerçekte bir bahçıvandır çünkü o...
Bütün cevapları çiçeklerin dünyasının bahçıvan gerçekliğidir...
Çevresindeki tilkiler, kurtlar, onun nahif cevaplarında hep bir “hikmet” var zannederler ve o cevapları “vecize” haline getirirler...
Oysa zavallı Peter Sellers gerçekten kendi bahçesindeki çiçeklerin dünyasının gerçekleriyle yanıtlamaya çalışmaktadır onca siyasi ve ekononomi içerikli tuzak soruyu...
Bu şekilde cevaplaya cevaplaya “büyük bir adam” oluverir...
***
Televizyonlarda 3 milyar dolarlık reklam pastasının döndüğü bir dünyada ratinglerin sarsılmaz imparatoru olduğum günlerde, benim ve gizli kamerayla nice rüşvet ve yolsuzluğu belgelemiş arkadaşlarımın; ne AGB’de çalışanlardan haberi vardı ne de AGB’nin deneklerinin kim olduklarından...
Biz sadece işimiz olan haberciliği yapardık...
Deneklerin kim olduğunu değil bulmak, düşünmek bile fair play’e aykırı rezil ve bir durum gelirdi bizlere...
***
Organize polisin şu anda araştırdığını izlediğim olaylar aslında buzdağının görünen minik kısmı...
Yapımcılarla reklamcılar arasında televizyon kanalları devreden çıkartılarak yapılan anlaşmalara ve ortaklıklara bakıldığında “Pandora’nın sihirli kutusu” açılır...
Ratinglerin ve deneklerin tamamen hariç tutulduğu milyar dolarlık pastaların “televizyon dünyasında nasıl bölüşüldüğüdür” konu...
Oralarda kimlerin, hangi operasyonlarla ayaklarının kaydırıldığı, milyarlarca dolarlık kazanç ve reklam pastasının nasıl yönlendirildiği meselesi gelir gündeme...
Rating şike soruşturmasında neler ortaya çıkacak bilemem, bu arada dikkat edilmesi gereken konu, televizyon ve şov dünyasının hiçbir şekilde güvenilmez, inanılmaz kıvrak, manipülasyona sonsuz derecede açık, birbirini olur olmaz gammazlamaya müsait, ele avuca gelmeyen kaygan yapısıdır...
Zaten bu kaygan ve güvenilmez yapının bizzat kendisidir, televizyon dünyasını Organize Şube’nin soruşturmasına maruz bırakan...
Reha Muhtar
Vatan
