Ortadoğu’da mezhep düşmanlığı
Herhalde farkındasınızdır, sınırdaş olduğumuz Müslüman ülkelerin hepsiyle kanlı bıçaklıyız; İran’la, Irak’la ve Suriye’yle.
Ve yine her halde farkındasınızdır; bu ülkelerin hepsinin yönetiminde Şii-Alevi yönetimler var.
Yani Türkiye, “bütün Şii komşularıyla” kavgalı.
Ne hikmetse Türk Dışişleri, tarihinde hiç yapmadığı bir şey yaptı ve Müslüman komşularıyla ilişkisini “mensup oldukları mezhebe göre” şekillendirdi. Komşuluk ilişkilerinde ölçü “mezhep” oldu.
Tarihte feci örnekleri olan Emevi siyasetinin “Ben Sünni’yim, sen Şii’sin” mantığı ile hareket edilince ve bu mantığa bir de “ABD taşeronluğu eklenince bakın ne oldu:
İran diyor ki; “Türkiye’ye asla güvenmiyoruz. Verdiği sözleri tutmuyor. Emperyalizmin taşeronu oldu. Füze kalkanını vurmaya hazırız!”
Irak diyor ki; “Türkiye düşman ülke oldu!”
Suriye diyor ki; “Türkiye’nin Suriye politikaları savaş ilanı demektir!”
Erdoğan ve ekibi acemi ve mezhep taassubuna dayalı dış politikalara “komşu Şii ülkelere” düşmanca davrandı ve bu düşman tavra doğal olarak İran, Suriye ve Irak en sert şekilde karşılık verdi.
Ağzından salyalar akarak “Suriye ile savaşmak caizdir” diye haykıran ulema bozuntularının kadın pazarlamaktan cezaevine düşmesindeki “ilahi işareti” algılamayanların bu büyük mezhep ihanetinde daha ne büyük işaretlere maruz kalacakları şimdilik meçhul.
Ve bu cahil dış politika güruhu, karşımıza çok ciddi bir Şii ittifakı çıkardı. Yakında İran, Suriye ve Irak arasında siyasi, ticari ve askeri işbirliği anlaşması imzalanırsa bu “üçlü ittifak” karşısında bakalım ne yapacaklar.
Başbakan, Türkiye’de arkasına MİT’i, emniyeti, yargıyı ve AKP bürokrasisini alarak ve “astığım astık, kestiğim kestik” diyerek uyguladığı iç politika baskılarını dışarıda da uygulayacağını sandı ama komşu ülkeler kendisine “burası dingonun ahırı değil” mesajını verdi teker teker.
Türkiye’nin yaptığı resmen mezhep düşmanlığıdır ve bu politika tarihimize bir utanç vesikası olarak geçecektir.
Bahreyn’deki Sünni diktatörlüğe ses çıkarmayan, Katar’daki ABD uşağı Sünni rejimle kanka olan Erdoğan, “neden ve ısrarla komşu Şii ülkelerde uğraştığını” somut bir şekilde izah etmek durumundadır.
“İtikadi ve ameli bütün dini vecibelerini yerine getirirken Sünni mezhebine bağlı bir kişi olarak” diyorum ki; bu yol çok ama çok tehlikeli bir yoldur.
Bu yol kavga, kan ve savaş yoludur.
Tam da bu günlerde 12 Eylül darbesine giden yolun en önemli dönüm noktalarından biri olan Maraş olaylarının meydana gelmesiyle alakalı MİT tarafından mahkemeye gönderilen bir belge yayınlandı. Belgede “ülkücülerin günler öncesinden bu baskını planladıkları, halk arasında “Alevilerin Sünni kadınlara tecavüz ettiği dedikodusunu yaydıkları” anlatılmaktadır.
Dün bazı ideolojik gruplar tarafından Aleviler aleyhine ekilen fitne tohumları bugün devlet erbabı tarafında komşu ülkelerdeki Alevi yöneticilere karşı ekilmektedir.
Türkiye bu fitneyi engelleyecek yerde daha da “kökleştirmemeli ve kökleştirmek isteyenlere” dur demelidir.
Türkiye acilen bir “kriz yönetimi” oluşturmalıdır.
Dış politika 1-2 kişinin çay sohbetinde şekillenecek bir olgu değildir. Akademisyenler, stratejisiler, tecrübeli-emekli dış politika uzmanları, akil adamlar, “bilhassa böylesine kriz ortamında, 3 önemli komşu ile “savaş” kelimelerinin ayyuka çıktığı bu kriz ortamında” bir araya gelerek hangi hataların yapıldığını, hangi yanlış söylem ve politikaların uygulandığını” raporlarla ortaya koyup yeni bir dış politika düzlemi belirlemeli.
“Kriz yönetimi” diyorum çünkü MGK’da önceden böyle bir birim vardı, çok önemli stratejik raporlar hazırlarlardı. Şimdi yok. Şimdi bu işleri Başbakan’a yakın gazeteciler yapıyor.
Sonuç da böyle oluyor…
Muharrem Bayraktar
Yeni Mesaj
