
Başbakan yine coştu.
Çanakkale’de, “Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet dedik, yola böyle
devam edeceğiz” dedi.
Oysa; “Tek bayrak, tek millet, tek devlet, tek vatan… tek adam” diyerek yola devam etmeye hazırlanıyor.
Başkanlık veya yarı başkanlık tartışmalarına her gün bir yeni ek yapıyor.
Başkanlık öncelikli tercihi, yarı başkanlık eh idare eder diye düşünüyor.
Konuyu gündemde tutabilmek amacıyla bu kez halkın seçeceği kişi Çankaya’ya çıkarken partisinden kopmamalı diyor.
***
82 Anayasası’na, cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisinden istifa etmesi koşulu konuldu.
Nedeni Kenan Evren, anılarında açıklıyor: 82 Anayasası’na son şeklini verirken bu konunun tartışıldığını, bir partinin genel başkanının cumhurbaşkanı seçildiğinde partisinden istifa etmemesinin önerildiğini…
…ancak partili bir cumhurbaşkanı yedi yıl Çankaya’da iken yapılacak seçimlerde başka bir parti iktidara gelir, o partinin genel başkanı başbakan olursa, devletin tepesinde karşı, hatta zıt görüşlerin çarpışacağı kaygısıyla cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisinden istifa etmesi kuralını getirdiklerini anlatıyor.
Özal’a kadar Çankaya’ya sürekli asker kökenli cumhurbaşkanları çıktı.
Cumhurbaşkanı seçilen Turgut Özal, partisinden istifa etti.
Başkanlık sistemini savunan Özal; partiyi ve hükümeti bir başkan gibi, “yukarıdan yönetmekte” kararlıydı.
Sözünden çıkmayacak, vereceği direktifleri hükümet kararına dönüştürecek uysal bir kişiyi getirecekti Başbakanlık’a. Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut’u seçti...
...ve Özal bir başkanmış gibi; cumhurbaşkanlığı sırasında hükümete daima müdahale etti. Örneğin Körfez Savaşı’nda ABD yanında savaşa katılmayı sağlayan kararlar almaya hükümeti zorladı. “Uysal” Akbulut geri çevirdi.
İkinci Irak savaşında, Güneydoğu topraklarının önemli bölümünde, havaalanlarında, limanlarında ABD askerinin işgali önlendi.
Her iki savaştan Türkiye’yi, işleyen parlamenter sistem kurtardı.
***
RTE’nin bugün iç ve dış politikadaki uygulamalarına bakıyor da insan; maazallah başkanlık sistemi gelir ve başkan seçilirse neler yapabileceğini düşünmek bile insanı ürpertiyor.
Partili başkan önerisinin ardından daha neler geleceğini Allah’la RTE’den başka bilen olmadığı gibi, Kürt sorunu ile terörü önleyecek umuduyla AKP ve CHP’nin buluşup yakınlaşmasının nasıl ve ne gibi verimli ürünler vereceği de bilinmiyor.
Kılıçdaroğlu, MHP’yi de ikili uzlaşmanın içine çekmek için “Gel, âkil adamlar adını da istediğin gibi değiştiririz” diye Bahçeli’ye sesleniyor.
Ne ki MHP’nin derdi, dayatması komisyonların adlarının değiştirilmesi değil.
MHP, baştan beri “Bu ülkede Kürt sorunu yoktur” diyor ve Kürt sorununu çözeceğiz diye yola çıkan CHP ve AKP’ye karşı duruyor.
CHP Genel Başkanı, Kürt sorunu olmadığının açıklanmasını, yalnız PKK terörü ile mücadelenin esas alınmasını isteyen MHP’yi, partiler arası yöntem birlikteliğinde buluşmaya çekmek için “Kürt sorunu yoktur” diyebilir mi?
Kılıçdaroğlu, fuzuli ve anlamsız bir çaba içinde.
***
Anaların gözyaşları dinsin. Elbette!
Amma velakin, “AKP ile görüşmeye anaların gözyaşları artık dinsin demek için yola çıktığını” söyleyen Kılıçdaroğlu’na…
…ikili görüşmeyi köşelerinde olumlu karşılayanların bile bugünlerde öncelikli koşut diye, “İki büyük partinin kuşkusuz BDP’nin de katılımıyla -ilk aşamada- silahların susmasının sağlanmasını” ve “böylece barış sürecinin başlayacağını” yazdıklarını anımsatalım.
Böyle bir ortam doğarsa, kuşku yok, silahları bırakmanın önkoşullarını sıralayacak PKK.
Önce TSK silah bıraksın diye başlayacak ve sonra silahı bırakabilmesi için konu her gündeme geldiğinde sıraladığı “koşulları” yinelemeye başlayacak.
Ayrıntıya girmeyelim. Örneğin Öcalan’ı kapsayan PKK’ye genel aftan başlayalım. Anadilinde eğitim, hatta bölgesel özerkliğe doğru devam edelim.
Devam edelim mi? Edecek misiniz?
Cüneyt Arcayürek
Cumhuriyet