Bazen bir şarkı gelir aklıma, bazen bir şiir, bir öykü... Hayatın sayfaları, hapislik günleri, genç ölüler...
Yarın Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın yapımcılığını üstlendiği (18 Ekim Pazartesi Saat 21.00, Beyoğlu Sineması), Tevfik Taş’ın hazırladığı, yönetmenliğini Tunç Erenkuş’un, müziklerini Ayşe Tütüncü’nün yaptığı “Oğlunuz Erdal” belgeselinin gösterimi var.
Erdal Eren, 12 Eylül faşizminin yaşını büyütüp darağacında sallandırdığı genç ölülerden birisidir.
Bizim düşlerimizi çalanlar, zorunlu din derslerini Atatürk adına getirenler o günleri çoktan unuttular.
Darbecilerle kadeh tokuşturanlar bugün demokrasi ve özgürlük savaşımının neredeyse simgesi.
Televizyon kanallarında, gazetelerin köşelerinde boy gösteriyorlar utanmadan sıkılmadan.
Darbecilerle pazarlık eden “din baronları” ve onların müritleriyle el ele kol kola yürüyorlar.
***
Yağmurlu bir günde yine hüzünlüyüm...
Deniz Som’u dün öğle saatlerinde, o gri bulutların arkasına saklanan güneşe uğurladık...
Bugün 1980’de lise öğrencisi olan Erdal’ı yazacağım, Onat Kutlar’ı anacağım...
Onat’ın o güzelim “Eylül” şiirini yüksek sesle okuyorum odamda:
“şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında
ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum
ne kadar çok öldük yaşamak için.”
***
Erdal’ın öyküsü doğum yeri olan Şebinkarahisar’da başlıyor.
Tüm yaşamlar, dönemin gençlik eylemleri ve insan yaşamının değeri...
Hiçbir cinayet insanın tek başına öldürülmesi demek değildir... Benim kuşağım ve 78’liler bunu çok iyi bilir.
Sinan Suner, Erdal Eren ve Ercan Koca, korku ve terörün buyruğundaki ölümün birer kurbanı mıydı; yoksa devrimci bir geleceği isteyenlerin genç, boyun eğmez sözcüleri mi?
Bana gönderilen bilgi notunda yazılı bunlar...
Yazılanları okurken düşünüyorum.
Faşist darbecilerin Atatürkçülük adına kurduğu “darağaçları”nda sallandırılan genç fidanların sayısı kaçtır; başta Diyarbakır, Aydın, Metris cezaevlerinde işkenceyle öldürülen tutukluların adlarını bugün kaç kişi biliyor?
Devlet tarafından planlanmış her cinayet, başka ölümlerin de çağrıcısıdır, düzenleyicisidir.
12 Eylül öncesi ve 1990 sonrası...
Balgat, Bahçelievler, Kahramanmaraş; Sivas Madımak ve Gazi Mahallesi katliamları...
Doğan Öz’den Uğur Mumcu’ya; Orhan Yavuz’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya dek yüzlerce faili meçhul cinayet.
Kan gölünden beslenen cinayet şebekeleri kimin koruması altındaydı? Kimlerdi “bu devlet bizim” diyen faşistler, devlet içindeki örgütlü çeteler?
Aydınlatıldı mı, tetikçilerin arkasındaki “büyük patron” bulunabildi mi?
***
Onat’ın dediği gibi, eylül mezarlıkları şimdi her gece... Ellerinde fenerle geçenler bizim arkadaşlarımız, kardeşlerimiz.
Ben de oturdum ve düşündüm:
“Unutulan bir ülke eylül”
Gecenin sesi soluğu kesilmiş... Bir kör ampul tavanda... Hücreler, işkenceler, ölümler.
Gizli tarihin yarıkları içinde geziniyorum Onat gibi...
Dalıp dalıp gidiyorum dizelerin içinde.
“Islanınca esmer defterleri yüzümüzün
bu çamurla kanla alınteriyle gizli bir yazgı
çakıyor bir an karanlık feneri ülkemizin.
Nasıl bir yalnızlık, unutulmuş bir ışık diliyle
çırpınırken biz üstümüze geliyor büyük gemisi geleceğin
bir tenis topu, koşan bir çocuk, bir gözyaşı bile değiliz.
Yalnızca bir ağaç ailesi ve bir köşede
yıllardır bizi gözleyen hep aynı balta: Dalgınlık.”
***
Erdal Eren 17 yaşında bir lise öğrencisiydi...
Cumhuriyet’ten genç arkadaşımız Esra Açıkgöz’ün “Tank, Tüfek ve Cezaevleri - 12 Eylül ve Çocukluğum” (Agorakitaplığı) kitabını okurken, Erdal’ın kız kardeşi Sevil Eren’in “12 Eylül, abim Erdal’ın çalınan hayatıdır” anlatısı gerçekten içimi acıttı.
Bu kitabı mutlaka okuyunuz...
Genç ölümler, acılar, hüzünler...
Kirli akan bir ırmak gibi yaşam.
Kara kil pelerinli caniler, cellatlar ellerinde çiçekler açan arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler.
Gözlerim büyüyor ıslak çimenlere bakarken... Gözlerim bir şeyler arıyor elimde olmadan.
İçimdeki sonsuz uzaklıklar, Vasko Popa’nın “Senin Gözlerin Olmasa” şiirinin dizeleri...
***
Nerede avuçlarımızda güneş suyu içen kuşlar, nerede düşlerimizde gecelemeyen eller.
Yaşam nerede, ölüm nerede?
Ölü Deniz’in bıraktığı bir yerde mi, yoksa bozkırda mı dağların yamaçlarında?
Bir ürperti, bir iç çekiş...
Bak hava iyice karardı, bir hüzün bulutu indi kıyıya, farkında mısın?..
Hikmet ÇETİNKAYA
Hakimiyet-i Milliye