RTE Söylediğinden Değil, Doğru Olmadığından...




Değerli okurum Metin Mangir’den bir ileti aldım. Cumhuriyet okuru Sayın Mangir, çok konuda görüşlerimizin bağdaştığını ama cuma günkü (19 Kasım) yazıma katılmadığını söylüyor ve Tayyip Erdoğan diplomasisine yönelttiğim eleştirileri yerinde bulmadığını belirttikten sonra, şunları ekliyor:

- Komşumuz İran’a karşı bu ABD inisiyatifinin bizim kontrolümüzde olmasını istemek Türkiye Başbakanı’nın görevidir. NATO ve ABD’nin her isteğine gözü kapalı boyun eğmemesi yerilecek değil, övülecek yaklaşımdır. Sadece RTE söyledi diye her şeye karşı çıkılmamalıdır.

Her şeyden önce, Mehmet Yılmaz’a ben de katılarak, AKP’yi kutlamak isterim.

Değil mi ki titiz bir Cumhuriyet okurunda bile, Türkiye’nin çıkarlarını koruyarak ABD ve NATO’nun her istediğini boyun eğmeyen imajını yaratmıştır AKP, bu büyük başarısı dolayısıyla gerçekten tebrike şayandır.

Burada birçok kez belirtmeye çalıştığım gibi, siyasette neyin nasıl olduğundan daha çok, nasıl algılandığıdır önemli olan. Bu açıdan AKP siyaseti başarılıdır genelde.

Bu hususu vurguladıktan “sadece RTE söyledi diye her şeye karşı çıkılmaması gerektiği” görüşüne tümüyle katıldığımı söyledikten sonra bir noktayı belirteyim:

- Karşı çıkışım RTE söylediği için değil, söylenenler yanlış ve yapılanlarla çelişkili olduğu içindir.

***

Lizbon Zirvesi’nin ana konusu olan füze kalkanı ve İran sorununda AKP ve lideri Tayyip Bey (zirveye katılan Sayın Gül de olsa politikayı oluşturan RTE’dir) daha baştan yanlıştılar ve Erdoğan – Davutoğlu diplomasisi, İran’ın nükleer bir güç olma olasılığının yarattığı riski inanılmaz bir hafiflikle ve birçoklarının da belirttiği gibi ideolojik bir saplantıyla ciddiye almamışlardır.

Oysa İran’ın nükleer kapasitesini geliştirmesi, bütün bölge ve dolayısıyla bölge ülkesi olan Türkiye için tehdit oluşturur.

Hiçbir devlet adamı, tehdit değerlendirmesi yaparken, komşulardan herhangi birini “bundan bize tehlike gelmez” diye bir kenara koyamaz.

Hele ki bu ülke İran gibi saldırgan ve devrim ihraç edici tavrını yakın geçmişte davranışlarıyla kanıtlamışsa.

Tayyip Bey’in bu konudaki politikasına karşı çıkışımızın ve onu Türkiye’nin çıkarlarına aykırı buluşumuzun birinci nedeni budur.

“Komşularla sıfır sorun” politikasına gelince: Evvela Ortadoğu’da bunun gerçekçiliği ve uygulanabilirliği tartışmalıdır.

Ayrıca İran ile iyi ilişkiler mümkün ve arzulanabilir ama sıfır sorun imkânsızdır.

Üstelik, füze kalkanı, Türkiye’nin zararına değil yararınadır.

***

Tayyip Erdoğan’ın kimi çıkışları da dış politikadan çok iç tüketime yönelik.

Ortadoğu’nun mazlum uluslarına karşı ABD emperyalizminin yanında saf tutmama gösterisine kimse kanmamalı.

BOP’un eşbaşkanı olduğunu dünya âleme iftiharla ilan eden, 1 Mart tezkeresini geçirip, Irak işgalinde Amerikan tramplenliği işlevini gerçekleştirmek için canını dişine takan Tayyip Bey, şimdi ABD emperyalizmine ya da İsrail saldırganlığına karşı bölge yiğidi mi olacak?

Güldürmeyin beni...

Bu masal ancak Hamas’ın içine demokrasi ışığı sızmayan loş sokaklarında yutulur.

AKP’nin bütün bu oyunu, “İran’ın hedef gösterilmesini engelledik, bütün istediklerimizi kabul ettirdik” diye satmasına kanmak ise safdilliliktir.

Gidin sorun İran’a, “bu füze kalkanı kime karşı?” diye. Bakalım size ne diyecekler... Savunma sistemini harekete geçirecek düğmeye basma yetkisinin Türkiye’de olmasına gelince:

Konunun ileride ele alınması, bu isteğin gerçekleşebileceği anlamını taşımıyor.

Bu böyle biline!

Peki nasıl oluyor da Kadri Gürsel’in çok yerinde olarak iflas diye nitelediği bu politika, kamuoyuna büyük bir başarı olarak lanse edilebiliyor?

Bu sorunun yanıtının yedirende mi, yoksa yiyende mi olduğunun takdiri sizindir.

Ali SİRMEN