Yediğimiz kazık ne denli iri olursa, devlet büyüklerimizin neşesi de o kadar büyük oluyor.
Tecrübeyle sabit.
Türkiye ile “müzakere açma” kararının verildiği 2004 Brüksel zirvesi dönüşünde Başbakan’ın neşesini hatırlıyor musunuz?
Erdoğan “Avrupa fatihi!” çığlıklarıyla yere göğe konmamış; gazeteler, “Artık Avrupa’dayız!” başlıkları atmıştı.
Sonra neler oldu.. biliyorsunuz.
Müzakereler, bir daha hiç kapanmamak için açıldı. Türkiye o gün bugün, kaplumbağa hızıyla rekor kırdı.
Gül’ün Lizbon seferi dönüşü beyanları ve beyanlar üzerindeki değerlendirmeleri gördükçe, aklıma nedense hep 6 yıl öncesinin “Avrupa fatihi!” muhabbetleri geliyor.
Bu kez de acaba “NATO fatihi” mi olduk?
Bir meslektaş bakın neler yazıyor: “Türkiye, Lizbon’da Amerika’nın ardından NATO’nun en etkili üyesi olarak öne çıktı... Kendisine söyleneni yapan Türkiye’nin yerini NATO’nun en önemli aktörlerinden biri olan ve söylediklerini NATO konseptleri haline getiren bir Türkiye almış durumda!”
NATO’ya söylediklerimizi dayatmakla kalmıyoruz…
“NATO konsepti” haline getiriyoruz.
“Biz ne diyorsak o!”
Bu kadar!
‘Bilek güreşi yeni başlıyor!’
Türkiye tüm istediklerini almış. Tüm kaygılar giderilmiş…
Ancak bu kaygı ve isteklerin tam listesi üzerinde yapılan pazarlıkların arka planı hakkında iç basında ayrıntı yok.
“Ayrıntılar” için.. dış basın kaynaklarına başvurmamız gerekiyor.
“La Stampa”ya örneğin demeç veren ABD’nin NATO Büyükelçisi Ivo Daalder, Ankara’nın “rızasının”, “Türk topraklarının da kalkan koruması altına alınması şartıyla” karşılandığı dokundurması yapıyor…
“Stampa” (20 Kasım), ABD büyükelçisinin sözlerini şöyle vermiş:
“Katılımı için son anda füze sisteminin kontrolünü isteyen Ankara engelinin nasıl aşıldığını Daalder şu şekilde anlatıyor: ‘Ankara kendi topraklarını da koruyacak bir kalkana onay verdi. Teknik detaylar önümüzdeki aylarda ele alınacak’…”
“Bu sözlerin anlamı; ‘Müttefikler arasında bilek güreşi henüz yeni başlıyor!’.. demektir” diyor “La Stampa”.
Büyükelçinin ifadelerinden başta Ankara ile sanki “Türk topraklarını kapsamayan”/“Türk topraklarını kapsama garantisi vermeyen” bir “kalkan” anlaşması yapılmaya kalkışılmış da ardından “son anda!” bizimkiler bir “kumanda!” marazası çıkarmış ve bu maraza karşılığında “Kalkan Türkiye’yi de kapsasın!” tavizi alınmış gibi bir hava çıkıyor.
Nitekim “Türkiye’nin üç şartına da evet!” başlığıyla verilen Türkiye’deki haberlerde İran’ın adının geçmemesi ve kalkanın NATO bünyesinde olması.. yanında, “Türkiye dahil tüm NATO ülkeleri koruma altında” başlıkları sıralanıyor.
Zafer nidalarıyla yerine getirildiği söylenen bu “üç” şarttan ilk ikisi üzerinde uzun boylu durulacak bir yan yok da üçüncüsü çok ilginç: Yani.. “Türkiye’ye hem kalkanı kakalamaya çalışıp hem de yalnız Edirne’nin berisi mi korunacak?” dendi baştan.
Söylenmek istenen bu mu?
Yarım küsur asırlık NATO üyeliği ardından böyle bir pazarlığa mecbur kalındıysa vahim. Bu ezikliğin arkadan Türk kamuoyuna “Biz ne diyorsak o!” havasında yansıtılması daha vahim…
Ankara niye arka çıktı?
Sade bunlar değil...
“NATO fatihi” Cumhurbaşkanımız bakın başka neler söylüyor:
“NATO’nun prestijini kurtardık! Türkiye NATO zirvesine heyecan getirdi! Türkiye olmasa zirve on dakikada biterdi!”
Batılı yayın organlarında Türkiye’nin “NATO zirvesinde yarattığı heyecan kasırgası”, tam tersine “Türkiye öncülüğünde yaşanan ‘uzun’ (ki bunu ‘sıkıcı’ olarak okuyabilirsiniz) tartışmalar” şeklinde aktarılıyor. Ve “etkili bir ülkenin” “ağırlık koymasından” çok, bir “sorunlar yumağı” tarzında algılandığına işaret ediyor…
Uluslararası zirveler, “sherpa”lar tarafından genelde en ufak ayrıntısına dek aylar öncesinden planlanlanır. Yapılması gereken pazarlıklar, zirve masasına gelmeden yapılır. “Son anda” uzattıkça uzatılan tartışmalar, ona buna “ders/ayar vermeler” hoş karşılanmaz…
Böbürlenmeler arasında hele bu -“Biz olmasaydık, konuşulacak konu olmayacaktı!”- yok mu; Türk kamuoyunu iyice ‘ahmak’ yerine koymak demek.
Sarkozy’ye zirvede -misal!- “ayar vermeye kalkana” kadar, Sarkozy’den alınacak taviz varsa onu kopartsaydınız…
Türk medyası Gül’ün Sarkozy’ye nasıl “cuk” cevap oturttuğunu hikâye ediyor.
İyi. 100 puan. Ama bu cevaptan sonra ne olmuş?
“Le Monde”a (20 Kasım) geçiyorsunuz… Gül’ün Sarkozy’ye “hayatın gerçeklerine” dair öğrettiği derslere dair tek satır bulamıyorsunuz.
Tersine: “Türkiye’nin Fransa’ya arka çıktığını okuyorsunuz.”
Yanlış okumadınız; Türkiye, Lizbon’da Fransa’nın verdiği en büyük kavgalardan birinde Paris’e arka çıkmış.
Kavganın konusu şu: Almanya, Soğuk Savaş dönemi Amerikan taktik nükleer silahlarının Avrupa topraklarından artık kaldırılmasını istiyor. Fransa ise buna karşı çıkıyor.
“Tek taraflı nükleer silahsızlanmaya karşı çıkan” Fransa’yı -Baltık ülkeleri dışında- yalnız Türkiye destekliyor! İyi mi?
Ama neden?
Karşılığında Sarkozy’den alınmış gizli bir vaat filan mı var?
Gül belki anlatır ve öğreniriz.
Nilgün CERRAHOĞLU