Bırakın boykotu, öfkeyi, Fransa ile ancak hukuk yoluyla mücadele edilir


Fransa Ulusal Meclisi “Ermeni soykırımı yoktur diyenlere hapis ve para cezası verilmesini” öngören yasayı bugün oyluyor. Yaygın kanaat yasanın sorunsuz biçimde Meclis’ten geçeceği yönünde.

Bu, doğal olarak bizi çok öfkelendiriyor. Ayrıca kararın arkasında duran Fransa Devlet Başkanı Sarkozy’nin asıl amacının ülkesindeki Ermeni oylarını avlamak olduğu gerçeğini de biliyoruz.

Ancak, hem ulusal gururumuzu inciten hem de ülkemizi dünya platformunda zora sokacak olan bu yasaya karşı öfkelenmek, sert ve adeta şiddete dayanan önlemler almaya kalkmak akıllıca değil.

“Fransız mallarını boykot edelim, Fransızları ihalelere sokmayalım, Türkiye’deki Fransız şirketlerini kovalım, Fransa’dan gelenlere binbir türlü zorluk çıkaralım” türü öneriler, gururumuzu da okşadığı için kulağımıza hoş gelebilir, ama bunların çözüm olmadığını da bilmemiz gerekiyor.

En azından öfke ile alacağımız bu tür önlemlerin uzun vadede Türkiye’ye zarar vereceğini bilmemiz gerekir.

Diplomasinin duayenlerinden, eski büyükelçi ve eski milletvekili Şükrü Elekdağ twitter aracılığı ile bu konudaki görüşlerini dile getirmiş. Elekdağ hayli uzun olan twitlerde Sarkozy’nin konuyu nasıl iç politika amacıyla kullandığını veciz biçimde anlattıktan sonra hukuka dikkat çekiyor.

Elekdağ soykırım kavramı ile ilgili tartışmaların Fransa’da da yapıldığını ve bu nedense benzer bir yasanın Senato’dan geçmediğini hatırlatarak “Bunun başta gelen nedeni de, Fransız tarihçilerle entelektüellerin tarihi sorunları niteleme ve tanımlama amacını güden Hafıza Yasalarına karşı çıkmalarıydı” diyor ve ekliyor:

“Tarihe Özgürlük bildirisiyle tarihçiler parlamentonun ‘Hafıza Yasaları’ çıkarmasının fikir ve araştırma özgürlüğünü engellediğini ileri sürdüler. Kampanyaları halktan yoğun destek gördü. Bu ortamdan cesaretlenen Meclis Başkanı Bernard Accoyer’nin inisiyatifiyle kurulan araştırma komisyonu hazırladığı kapsamlı raporda parlamentoya yasayla tarih yazılamayacağı tavsiyesinde bulundu.”

İşte Türkiye’nin asıl üzerinde durması gereken nokta budur. Tarih parlamentoda yazılmaz, bunu tarihçilerin yapması gerekir. Aksi hâlde hem özgürlükler kısıtlanmış olur; hem tarih çarpıtılır hem de hukukun gereği yapılmamış olur.

Fransa, en çok sahip çıktığı “demokrasi ve hukuk” alanında vurulmak zorundadır. Türkiye’nin vurgulaması gereken nokta budur.

Yoksa sadece Türk halkının gururunu okşayacak efelenmeler, öfke gösterileri, ileri geri konuşmalar ne Fransızları ne de başkalarını ilgilendirecektir.

Şunu unutmamak gerekir ki, Ermeni soykırım tasarısı Ulusal Meclis’ten sonra Senato’da da görüşülecek.

Bugün için çok geç kalmış olabiliriz, o halde bütün gücümüzü Senato’yu etkilemeye vermemiz gerekir.

*****


Rahatsız oldum

Çarşamba akşamüzeri cep telefonuma Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden bir mesaj geldi. “Gazetecilere özgürlük yürüyüşü bugün saat 19.30’da Taksim’de” yazıyordu.

Gazetecilikten başka hiçbir gailesi olmayan Vatan muhabiri Çağdaş Ulus’un gözaltına alınmasına çok canım sıkılmıştı.

Çağdaş çok genç bir muhabir arkadaşımız. Polis muhabiri olarak her türlü polisiye olaylarla ilgili haberler yaptığı gibi terör olayları ile de ilgili pek çok haberi var.

Sanıyorum Çağdaş’ın, haber alabilmek amacıyla yaptığı bazı görüşmeleri bahane ettiler herhalde, gerçek yakında ortaya çıkar.

İşte bu duyguyla, gazeteci dayanışmasına katkı sağlamak için kalkıp Taksim’e gittim.

Taksim ve İstiklal Caddesi herhangi bir gösteri olmasa bile her saat miting alanı gibi.

Taksim’de birkaç grup toplanmıştı. Biri Gerze’nin doğal kaynaklarının HES’lere kurban edilmesini protesto eden bir gruptu. Diğeri TRT için hazırlanan Ünye Fatsa arası belgeseli için bu ilçelerden gelenlerdi. Diğeri de “Özgür basın susturulamaz” yürüyüşüne katılacak bir kalabalık.

Şaşırdığım şu oldu, 35 yıllık gazeteciyim, o kalabalıkta “selam verebileceğim” bir tanıdık bile yoktu.

Elbette onlar gazeteci değil demiyorum ama, hiç kimseyi tanımıyor olmam da çok şaşırtıcı. Oysa tanıdığım gazeteci sayısı bini geçer, yüzlercesiyle de zaten çalışmışlığım vardır.

Yürüyüş başladı, sloganlar atılmaya başlandı. “Kürdistan AKP’ye mezar olacak.” Ne alaka?

Sonra “Hepimiz Kürt’üz, hepimiz BDP’yiz.” Peki bu ne alaka?

Canım sıkıldı. Kenara geçtim. Kortejin önümden geçmesini bekledim. Sonra kendi hayatıma geri döndüm.

*****


“Sen kendine bak” demek “Biz de yapmıştık” anlamına gelir

Çok çabuk öfkelenen ve bu nedenle bazen ne söylediğimizi de fark etmeyen yapıdayız.

Fransa’ya, Ermeni soykırımı yasası nedeniyle çok öfkeliyiz. Bu gayet normal.

Ancak “Sen Cezayir’de katliam yaptın, Ruanda’da yüz binlerce insanın ölmesine göz yumdun, sen asıl kendine bak” demek bir anlamda “Tencere dibin kara” atasözümüzü anımsatıyor.

Karşı tarafa “Sen kendine bak” demek aynı zamanda “Ben böyleyim ama sen de aynısın” demek gibidir.

Bir tür suçluluğu atağa geçmekle örtmeye çalışmaktır bu.

Cezayir ve Ruanda’yı hatırlatmak bizim gururumuzu okşayabilir, buna karşı Fransızları öfkelendirmesi ve “Bırak şimdi bunları sen itiraf ediyorsun” demelerine yol açması sürpriz olmaz.

“Boğaz dokuz boğumdur” diyen çok güzel bir atasözüne sahibiz. Dikkatli olmalıyız.

*****


Dehşet bir dehşet filmi

Tabii ki tüm Türk filmlerini izlemedim ama Labirent bugüne kadar gördüğüm en “dehşet” film. Tolga Örnek’in yönettiği Labirent filmi yarın vizyona giriyor.

Konusu bildik, çok işlenmiş bir konu. Ama ilk kez bir Türk filmine en “sert” biçimde konu oluyor.

Labirent Türkiye’de “dehşet” eylemlerine soyunan bir İslami terör örgütünü ve bununla mücadele eden “çok gizli” bir anti terör biriminin mücadelesini anlatıyor.

O çok gizli anti terör birimi “kontrgerilla”yı anımsatıyor ister istemez, ama ne yaparsınız ki bu kontrgerilla sevimli görünüyor.

Filmin sahneleri çok etkileyici. Hele en baştaki intihar komandosunun hazırlanması ve kendini patlatması değme Amerikan filmlerine taş çıkartır cinsten.

Başından sonuna aksiyonun hiç eksik olmadığı, Kurtlar Vadisi’nden bile fazla ölüm yaşanan filmdeki çok üstü kapalı bir aşk hikayesi de izleyiciyi sarıyor.

Öyle sanıyorum ki film vizyona girer girmez üzerinde çok büyük tartışmalar çıkacak. Öncelikle İslamcı kesimin yaygara koparması büyük olasılık. Çünkü Labirent, İslam adına cinayet işleyenleri, Amerikan filmlerinden bile daha kıyasıya eleştiriyor ve hiçbir yumuşamaya gerek görmeden en sert içimde sergiliyor.

Bunun yanı sıra anti terör timinin gizliliği, her türlü izleme, dinleme, operasyon yapma, gerektiğinde işkenceye bile başvurma yöntemleri, sonuçta seyircinin hoşuna gitse bile (Tıpkı Behzat Ç. gibi) kontrgerillayı anımsattığı için bazı çevreleri rahatsız edebilir.

Sonuçta diyorum ki bu filme gidin. Alışılmadık bir Türk filmi. Oyuncular ve çekim çok iyi, bazı diyaloglar bana yapay gelse de, senaryo aslında gerçek. Hem Türkiye’nin hem dünyanın gerçeği.

*****


Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, “Soykırım yasa teklifi kabul edilirse Fransız mallarına boykotu engelleyemeyiz” demiş. Vatandaşın da işi zor; şarap yerine ayrana, parfüm yerine kolonyaya, pasta yerine ekmeğe talim edecek. (Gani Yıldız)

Can Ataklı
Vatan