A. Sami Sezer yazdı:"Cumhuriyet Öğretmeni"
Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ; Türk Ulusunun Çağdaş
Uygarlık Düzeyine ulaşmasında, eğitim ve öğretime verdiği önemi ; daha , Türkiye Büyük Millet Meclisini açmasının ve Yeni Türk Devletini kurmasının hemen ardından, Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılması öncesinde göstermişti. Ankara’da, 16.07.1921 tarihinde düzenlediği Eğitim Kurultayı’nın Açış Konuşmasında , öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmasının bir bölümünde, şunları söylemişti:
“(…) Yüzyılların yüklettiği derin bir yönetim savsaklamasının , devlet varlığında açtığı yaraları gidermeye uğraşacak çabaların en büyüğünü, eğitim yolunda bol bol harcamamız gerekmektedir.(…) Şimdiye dek sürüp gelen okuma ve yetiştirme yanlışlıklarının, ulusumuzun gerilemesinde en önemli nedenlerden biri olduğu kanısındayım.Onun için, bir “Ulusal Eğitim Programı”ndan söz ederken; eski çağdaki asılsız uydurmalardan, yaradılışımıza hiç de uymayan yabancı düşüncelerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen bütün etkilerden uzak, “Ulusal Kişiliğimiz ve Tarihimizle Uyumlu Bir Kültür”ü kastediyorum Çünkü; ulusal dehamızın, tam olarak gerçekten gelişmesi, ancak böyle bir kültürle sağlanabilecektir. Rast gele bir Yabancı Kültürü benimsemek; şimdiye dek uygulanıp durulan Yabancı Kültürlerin yıkıcı sonuçlarını yinelemekten başka bir işe yaramaz.”
Büyük Zafer”in hemen ardından ise, 27.10.1922 tarihinde, kutlamalar için Bursa’ya gelen İstanbul Öğretmenlerine, orada yaptığı konuşmasının başlarında; “İstanbul’un Işık Ocaklarını simgeleyen yüce topluluğunuz…. ifadeleri ile başlayan Mustafa Kemal; o konuşmasının bir bölümünde de, şunları söylemişti:” Yurdu ve ulusu kurtarmak isteyenler için yurtseverlik, iyi niyet, fedakarlık çok gerekli olan niteliklerdendir. Fakat; bir toplumdaki hastalığı görmek, onu iyileştirmek, toplumu, çağımızın isteklerine uygun olarak yükseltmek için bu nitelikler yetmez. Bu niteliklerin yanında, bilim ve teknik gereklidir. bilim ve teknikle ilgili çalışmaların başladığı ve geliştirildiği yerse, okuldur. Okul; genç beyinlere insanlara saygıyı, ulus ve yurt sevgisini, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düşünce, onu kurtarmak için tutulması uygun olan en doğru yolu belletir.”“En mühim ve feyizli vazifelerimiz; eğitim ve öğretim işleridir. Eğitim ve öğretim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin hakiki kurtuluşu, ancak bu suretle olur.”
Yine “Mustafa Kemal; daha, kurtuluştan hemen sonra, henüz, savaşın yorgunluğunu gidermediği günlerde, bir yandan ülkenin siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlarına çözüm ararken, diğer yandan, ulusun bir an önce kalkınabilmesi için, her şeyden çok , bilime, kültüre ve eğitime önem verilmesi gerektiğine inanıyordu.
Ancak; kültür alanında devrim yapmak, başka alanlardan daha güçtü. Ve Mustafa Kemal, Türk Tarihi boyunca, yenilik yapmaya çalışan nice devlet ve bilim adamının, neden başarısızlığa uğradıklarını, hatta, bazılarının, Taassup ve İrtica yüzünden, Şeyhülislam ve Ulema Fetvalarıyla, nasıl, sehpalarda can verdiklerini çok iyi biliyor, tutucu ve gerici güçleri affetmiyordu.”(1)
Yıkılan Osmanlı İmparatorluğundan, yüzde 80-90 oranında okuma-yazma bilmeyen çok geri ve “Uluslaşamamış Bir Toplum Yapısı” devralan Mustafa Kemal; hiç kuşkusuz, bundan sonraki savaşını, yine ulusu için utanç verici bir durum olarak nitelediği CEHALET’e karşı açacaktı. Bu savaş için ise, bir başka orduya ihtiyacı vardı ki; işte bu ordu, kendi deyimiyle, İLİM ve İRFAN ORDUSU idi. Ordularımızın kazandığı askeri zaferin, bu ilim ve irfan ordusunun Zaferi için, sadece bir zemin hazırladığını; gerçek zaferi , ancak bu ordunun kazanacağını ve kazanılmış zaferin, yaşayacak sonuçlar vermesinin de, bu ordu ile mümkün olabileceğini söylerken, hiç kuşkusuz, başlatacağı Eğitim Savaşını, Ulusal Bağımsızlık ( Kurtuluş ) Savaşının bir devamı olarak görüyordu.
Cumhuriyete kadar izlenen eğitim sisteminin; ulusumuzun gerileme tarihinde önemli bir etken olduğu kanaatini taşıyor, eğitimin, Türk Ulusunun sosyal değişimine ve gelişimine, Çağdaş Uygarlık Düzeyine ulaşmasına en büyük katkıyı yapacağına inanıyordu.
Aradığı ve gerçekleştirmek istediği; ülkenin ve çağın ekonomik ve sosyal gerçeklerine uygun bir eğitim sistemi idi. Bu itibarla ; ULUSAL ( Milli ) , LAİK , BİLİMSEL VE İŞLEVSEL BİR EĞİTİM SİSTEMİ kurmayı amaçlamıştı ve bu sistemin, ÇAĞDAŞ UYGARLIK DEĞERLERİ çerçevesinde oluşmasına ve gelişmesine, büyük bir özen gösteriyordu. Eğitimi ; insanlarımıza Ulus (Millet), Yurt ( Vatan ) , Dil ve Tarih Bilinci vererek, onları yurttaş yapma ve bu yurttaşları, üretime ve yaratıcılığa dönük bir şekilde yetiştirmenin bir aracı olarak gördüğü gibi, ileriye doğru Uygarlık (Kültür) değiştirmenin bir aracı olarak da görüyordu.
Cumhuriyetin; yeni kuşağa vereceği eğitimin, öncelikle ULUSAL ( Milli ) EĞİTİM olduğunu; çocukların ve gençliğin, bu eğitimle geliştirilmesi ve yükseltilmesini isterken, aynı zamanda, ulus içinde yeni bir anlayış ve uygar yaşayışın benimsetilmesini ve yayılmasını da amaçlıyordu. Ulus Egemenliğinin ve Tam Bağımsızlığın yanı sıra, Çağdaş Uygarlığı da algılayabilecek ve yaşatabilecek bir ulus yaratmanın, ancak eğitim sayesinde sağlanabilecek bir bilinçlenme ile gerçekleştirilebileceğine inanıyordu. İşte; tüm bu nedenlerle, eğitime; bir ulusun bağımsız ve refah içinde veya esaret ve sefalet içinde yaşamasındaki büyük öneminin bilinci ile büyük bir önem veriyordu.
Ancak ; Ulusal ( Milli ) Bilincin ve Ulusal ( Milli ) Birliğin gerçekleştirilmesi için, öncelikle, Eğitim ve Öğretim Birliğinin sağlanması gerekiyordu. Bunun için de, eğitim ve öğretimi birleştiren Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ( 3 Mart 1924 ) çıkarılması zorunlu idi. Mustafa Kemal, bu konuda, İnebolu-Kastamonu da, 28.8.1925 tarihinde, ”Terbiye ve Tedrisatı tevhid etmedikçe, aynı fikirde, aynı zihniyette fertlerden mürekkep bir MİLLET yapmağa imkan aramak, abes olmaz mıydı.?”diyordu.
Aslında; bu dönemde yaşanmaya başlayan, KEMALİST DEVRİM SÜRECİnin İnkılap Aşamasındaki, eğitimi de kapsayan ve Milli Kültürümüzü Çağdaş Uygarlık Düzeyinin üstüne çıkarmayı hedefleyen, genel anlamda bir KÜLTÜR İNKILABI idi.
Devlet Mimarı Mustafa Kemal; işte bu köklü değişimi gerçekleştirebilmek amacıyla, bu Kültür İnkılabı çerçevesinde olmak üzere ; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ardından,
Öncelikle, ulusun eğitimi için Harf İnkılabı (1928), Millet Mekteplerinin Açılması (1929), Dil İnkılabı (1932), Halkevleri ve Halk Odalarının Açılması (1932),Üniversite Reformu (1933), gibi önemli ve büyük inkılapları başlatmıştı.
Bu Kültür İnkılabı ile; gerçekte, VIII.yy.’dan XIX.yy.’ın ortalarına kadar uzanan bin yüz yıllık bir süreci kapsayan ve Millet ( Ulus ) değil, Ümmet anlayışına ve taassuba dayanan, Teokratik ( Dinsel ) Devlet Düzeninden güç alarak gelişen, öz kaynağından ve değerlerinden uzaklaşmış Türk-İslam Düşüncesi ve Skolastiği vardı ki, işte bu temellere dayanan bir Doğu Kültürü (Medrese Kültürü) yıkılıyor; Millet (Ulus) anlayışına, Laik ve Bilimsel Temellere dayanan ve Çağdaş Uygarlığı temsil eden Batı Kültürüne geçiliyordu.
Kısacası; köklü (Radikal) bir şekilde, ileriye doğru,“bir uygarlıktan, başka bir uygarlığa geçiş” yaşanıyordu. Çağdaş Uygarlığa doğru giden bu Kültür İnkılabı Sürecinde; 3 Mart 1924 tarihinde, Çağdaş bir Ulus-devlet’e temel olmak üzere çıkarılan “Laiklik Yasaları”ndan “429 Sayılı Yasa” ile Şeriat ve Vakıflar ve Genelkurmay Bakanlıklarını kaldırmış, “430 Sayılı Yasa” ile Ümmet anlayışında ve Teokratik (Dinsel) Temellere dayanan bir Eğitim-Öğretim Sistemini, “431 Sayılı Yasa” ile de, yaşamdaki her şey için temel olan bir devlet düzenini (Hilafet) yıkarak, Ulusal Niteliğe dönüştürmüş ve Laik Temeller üzerine oturtmuştu.
Eğitimin Laikleştirilmesiyle; Hurafelerin ve Batıl İtikatların, Ulus-devletin gelişmesinin önüne geçmesini önlemek, özgür bir akıl sahibi ve bilimi rehber edinmiş ÇAĞDAŞ BİR ULUS-DEVLET Yapısı oluşturmak istiyordu.
Burada; ”İnkılaplar” anlamında olmak üzere kullanılan “Devrimler” konusunda, Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ve Reformlar-Devrimler ile ilgili olarak şunları söylemek gerekir ki; “Zamanla yarış edercesine, birbirini izleyen reformları, devrimleri gerçekleştirmek için, insanüstü çaba harcayarak; geceleri uykusundan feda ederek; çevresinde Bilim, Sanat ve Kültür Adamlarını sık sık toplayıp, onların düşüncelerinden yararlanarak; eğitim seferberliğini ilan ederek…İşte; her biri, bir insanın tüm yaşamını dolduracak kadar büyük devrimler, böylesine yoğun bir çalışmanın ürünleridir.”(2)
“Atatürk Devrimlerinin en önemlisi, Kültür Devrimidir. Hiç bir ulusun tarihinde, bu kadar kısa bir zamana, böylesine köklü ve yoğun bir devrimin sığdırılabildiğini sanmıyorum. Atatürk; emperyalizme karşı, sadece siyasal ve ekonomik alanlarda savaş açmamış, Kültür Emperyalizmine karşı da, ulusunu harekete geçirmeye çalışmıştır. Yalnız kendi ulusunu değil; Türkiye’nin sınırlarını aşarak, yüzyıllardan beri sömürülen tüm Mazlum Milletlere de, kurtarıcı bir lider gibi yol göstermiştir.”(3)
O,“(….) eğitime; dünyada, barışı ve huzuru sağlayıp yaratacak uluslararası bir işlev tanıyan büyük liderlerden biridir.”(4)
“Onun en çok uğraştığı mevzulardan biri, Milli Eğitim ve Kültür işlerine ait idi. Hatta, bazı zamanlar ,”Eğer; Cumhurreisi olmasam , Maarif Vekilliğini almak isterdim.”derdi.
Mektep Programlarıyla bizzat meşgul olur, okutulan kitapları gözden geçirir ve bilhassa Tarih derslerinin, Milli Şuuru yükselteceğine inanır ve Türklük Aleminin Tarihinin, bir bütün olarak, Medeniyet Unsurlarına daha çok önem verilerek incelenmesini ve okutulmasını isterdi.”(5)
Ulusun gerçek kurtuluşunun; ancak, eğitim işlerinde kısa zamanda başarılı olunması ile mümkün olabileceğini görüyor ve bunun gerçekleşmesinin, ancak sosyal yaşamın gereksinmelerine ve çağın gereklerine uyan bir eğitim programıyla mümkün olabileceğine işaret ediyordu.
Mustafa Kemal ; Milli Eğitim Yönetimi ile ilgili olarak , 1 Mart 1922 tarihinde, ”Bir taraftan bilgisizliği yok etmeye uğraşırken, bir taraftan da, memleket evladını, sosyal ve iktisadi hayatta fiilen etkili ve faydalı kılabilmek için zorunlu olan iptidai bilgileri, pratik bir tarzda vermek, maarif yönetimimizin esasını teşkil etmelidir.
Efendiler ! Medeni ve asri bir topluluğun, ilim, irfan yolunda, yalnız bu kadarla yetinemeyeceği şüphesizdir. Milletimizin inkişafı, dehası ve bu sayede layık olduğu medeniyet derecesine ulaşması, elbette, yüksek meslekler erbabı yetiştirmekle ve milli kültürümüzü yükseltmekle kabildir.”diyordu. Dünyada, Çağdaş Uygarlık Düzeyine ulaşmak isteyip de, ilmi rehber edinmemiş bir ülke bulunmadığını ve bulunamayacağını biliyor ve söylüyordu.“Dünyada; her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için hayatta en hakiki mürşit, İlimdir, Fen’dir,“Milletimizin Siyasi ve Sosyal Hayatında, Milletimizin Düşünsel Eğitiminde, rehberimiz, İlim ve Fen olacaktır.”“Kastettiğimiz İlim; hakikati bilmektir.” diyor, bu bilinç iledir ki; Cumhuriyetimizin kuruluşunun 10.yılında verdiği Nutkunda,”(…..)Türk Milletinin, yürümekte olduğu Terakki ve Medeniyet Yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, Müspet İlimdir.” ifadelerini dile getiriyordu.
İlim-Çağdaş Uygarlık ilişkisini yakından görebilen Seçkin Önderimiz; Çağdaş Uygarlık Düzeyine ulaşmış ”Hür, Müstakil, Daima Daha Kuvvetli, Daima Daha Refahlı bir Türkiye İdeali”nin (Türk Milletinin Dinamik İdeali), ancak, ilim rehberliğindeki Eğitim Programları ile gerçekleştirilebileceğini çok iyi görüyor ve anlıyordu.
Çağdaş Uygarlık Düzeyinin yolunun; bilim ile birlikte, öğretmenden geçtiğini, çünkü, ulusa, bilimi aktaracak ve onu o hedefe taşıyacak olanın, Cumhuriyet Öğretmeni ve yetiştirmekte olduğu öğrencilerle birlikte oluşturduğu İlim ve İrfan Ordusu olduğunun bilincindeydi.
Eğitimin esasının; ülke evladını, sosyal ve iktisadi hayatta fiilen başarılı, etkili ve verimli kılmasını, bunun için de, bütün öğrenim kademelerinde, uygulamaları da kapsayan işlevsel eğitim‘e önem verilmesini istiyordu.“İstihsal ve imalatı artırıcı unsurlar yetiştirmek, Türk Eğitiminin temel ödevi olmalıdır” diyen Atatürk; bunun metodunun da,”İş içinde eğitim kazandırmak” bulunduğunu belirtiyordu.”(6)
Ülkenin Kalkınma Savaşının gerektirdiği Teknik Donanımlı İnsanları yetiştirmek kadar, Memleket Davalarının İdeolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratma görevini de, eğitimden bekliyordu. Eğitim Sistemini; aynı zamanda, pragmatik ve realist temeller üzerine kurmuştu. Eğitimin, kişi ve ulus açısından faydalı olacak işler için önemli bir araç olduğu kanaatindeydi. Bütün bunlarla birlikte; eğitimin , bir kişi veya zümre uğruna doktrine edilmesi fikrinin ise, her zaman karşısında olmuştu. Böyle bir anlayışa sahip olması; onun her zaman, Kişi veya Sınıf veya Zümre Egemenliği gibi her türlü Ferdi ve Oligarşik Egemenliğe karşı olmasının, Cumhuriyet’in kuruluş temellerinden birisi yaptığı Ulus Egemenliğinden yana olmasının, son derece doğal bir sonucuydu.
Bir başka açıdan bakıldığında; “Kemalist Eğitim İlkeleri” hususunda, şunları söylemek mümkündür.
“1.Yaygın Bir Eğitim Sistemi kurarak, temel bilgi ve maharetleri, Türk Köylerindeki vatandaşlara, hızlı ulaştırmak gerekir. Bu bilgi ve maharetler , her şeyden önce, Ümmiliğin eksiklerini giderecektir.
2.Eğitim Kurumu; çocuklara ve yetişkinlere, her ne değer verirse versin, öğretilen şeylerin, sosyal ve ekonomik bir sonucu olmalıdır. Sosyal Hayatı değiştirmeye, İleri Toplumların Seviyesine ulaşmaya yardım etmeyen, ferdin ve toplumun ekonomik gelişmesine etkide bulunmayan bilgilerin, hem faydası yoktur, hem de “fuzuli bir yük” olması bakımından zararı vardır.
3.Verilen bilgiler ve maharetler, mutlaka Ameli, yani iş içinde ve iş vasıtasıyla kazandırılmalıdır ki, kazanan kişilerde kalabilsinler.”(7)
Kültür İnkılabı ile birlikte, Kemalist Dönemin Kültür Politikasında,”Eski ile kökten bir kopuş, esası ve eşkaliyle, Milli Bir Dönüşüm amaçlanmıştır. Bu bakımdan, ilk planda, hedefler, iktisadi olmaktan çok, kültürel olmuştur.”(8)
Mustafa Kemal; kültürü, eğitimi de kapsayan bir kavram ve olgu olarak görüyor ve değerlendiriyordu. Kültür İnkılabının yönünü çizerken, Kültür (Hars) ve Uygarlık arasında bir fark görmediği gibi, birbirlerinden ayrılmasının güç ve gereksiz olduğuna, ülkelerin çeşitli, fakat uygarlığın; Batıda ve tek olduğuna ve bir ulusun, gelişmek için bu tek uygarlığa katılmasının şart olduğuna inanıyor ve bu inkılabı, Uluslaşma ve Çağdaşlaşma Sürecinde en önemli araçlardan biri olarak görüyordu. O dönemde, Mustafa Kemal, Kültür ile ilgili olarak; ”Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür…..kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekayı eğitmektir. Milli Kültürün, her alanda açılarak yükselmesini, Türkiye Cumhuriyetinin temel dileği olarak sağlayacağız.”diyordu.10. Yıl Nutkunda da; “Milli Kültürümüzü, Muasır Medeniyet Seviyesi ( Çağdaş Uygarlık Düzeyi ) nin üstüne çıkaracağız.” diyor ve bunu , ulusuna bir hedef olarak gösteriyordu. Ancak; O, bunu söylerken, Milli (Ulusal) Kültürümüzün, kaybedilerek (eritilerek) veya taklit yolu ile değil, kimliği, özü ve değerleri korunarak ve Çağdaş Uygarlık Düzeyi Değerleri ile geliştirilerek zenginleştirilmesini, her alanda açılarak yükselmesini ve bu düzeyin üstüne çıkarılmasını kastediyordu.
Atatürk gibi, Kültür ve Uygarlığı birbirinden ayırmayan E. B. Tylor’a göre de; ”Kültür (ya da Uygarlık); toplumun bir üyesi olarak, insanoğlunun kazandığı (İktisap ettiği) bilgi, sanat, ahlak, gelenekler ve benzeri diğer yetenek ve alışkanlıkları kapsayan karmaşık bir bütündür.”(9)“Tariflerdeki farklılıklara rağmen; kültürün, bir toplumun ihtiyaçlarını karşılama biçimlerinden, kurum ve gruplarına, inanç ve geleneklerine kadar uzanan unsurlarının oluşturduğu ”Organik Bir Bütün” olduğu kabul edilmektedir” (10)
Sonuç olarak; “Kültür Tarihi; Uygarlık Tarihinin ayrılmaz bir bölümüdür. Uygarlık; bir toplumun, bir ulusun veya tüm insanlığın, yüzyıllar boyunca çeşitli aşamalardan geçerek, sürekli bir oluşum ve gelişim sonunda ulaştığı ileri yaşam koşullarının ve ortak buluşların tümüne denir. Kültür Tarihi ; işte bu uygarlık çerçevesinde bilimsel, sosyal, ideolojik ve teknolojik ürünleri, sanat ve edebiyat yapıtlarını inceler. Hiç bir kültür, tek başına gelişemez. Ulusal Kültürler arasında daima ilişkiler, karşılıklı etkenler olmuş ve olacaktır.”(11) Kültürler doğarlar, gelişirler, oluşurlar ama değişirler de. Kültür Değişimi, önemli bir olaydır” (12) ve bizi yakından ilgilendirir.
Zira; Türkler, tarih boyunca birkaç kez uygarlık ve din değiştirmişler, daha doğrusu, kendi uygarlıklarına, yabancı etkenlerle yeni yönler vermişler, hatta, örneğin, etkisi altında kaldıkları İslam Dinini olsun, Doğu Uygarlığını ve Kültürünü olsun, yalnız benimsemekle kalmayıp, onları güçlendirmişler , yüceltmişlerdir de.”(13)
Mustafa Kemalin başlattığı Ulusal Eğitim Savaşı, öncelikle cehaletin kaldırılmasından başlamak üzere, ülkenin sosyal ve iktisadi yaşamına en önemli katkılar sağlamanın yanı sıra , ülkemizin hızla kalkınmasına, Uluslaşmamıza ve Ulusal Kültürümüzün yükseltilmesine ve Çağdaş Uygarlık Düzeyinin üstüne çıkarılmasına doğru uzanan bir yön çizmektedir.
Büyük Önderimiz; bütün bu değişimlerin yaşanmasının; en temel unsur olan eğitime; diğer deyişle, adeta bir “Eğitim Zinciri” olarak, eğitim sürecinin yönünü ve yapısını belirleyen Eğitim Programlarına, bu programları uygulayacak eğitim kurumları olan Okullara ve okulların temel unsurları olan Öğretmenlere önem vermekten geçtiğini biliyor ve görüyordu. İzlenecek Ulusal Eğitim Politikasının temelinin; öncelikle, var olan cehaleti ortadan kaldırmak olduğunu söylerken, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, her şeyden önce, Türkiye’nin Bağımsızlığına, kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereğinin öğretilmesini istiyordu. Tüm bunlarla birlikte; insanlığa saygıyı, ulus ve vatan sevgisini, istiklal şerefini öğretecek olan ve gerektiğinde, istiklali, düştüğü tehlikeden kurtaracak yolu gösterecek olanın da, eğitim, yani okul ve öğretmen olduğuna inanıyordu.“Okulun vereceği ilim ve irfan sayesindedir ki; Türk Milleti, Türk Sanatı, Ekonomisi, Türk Şiir ve Edebiyatı, bütün güzellikleriyle gelişir” derken, ilim ve fen girişimlerinin faaliyet merkezi olarak, okulu görüyordu. Okul ile ise; hiç kuşkusuz, eğitimi ve öğretmeni işaret etmekteydi. Bu düşünceler iledir ki, Mustafa Kemal; öğretmende, ulus olabilmenin, vazgeçilemez mutlak şartını görüyordu. Öğretmene, o kadar önem vermekte idi ki; gerçekleştirilen İnkılapların, onların, bu Sosyal ve Fikri İnkılapta’ki başarıları ile güçleneceğine inanmakta ve güvenmekte, öğretmenin başarısını , Cumhuriyetin Başarısı saymaktaydı.
Daha; 16.07.1921 tarihinde gerçekleştirilen Eğitim Kurultayını Açış Konuşmasının bir bölümünde, “Öğretmenleri; ulusu yetiştirmek gibi kutlu bir görevi benimsemiş olan yüce topluluk olarak belirten Büyük Önderimiz; öğretmenin önemi konusunda, 1923 yılında yaptığı bir konuşmasında ise, şunları söylüyordu:“Büyük ve asil milletimizin, insan gücü üstündeki savaşma ve fedakarlıkları ile kazanılan zaferler, pek parlak olmakla birlikte, bizi, henüz, gerçek mutluluk ve kurtuluşa eriştirememiştir. Bu zaferlerin değerli sonuçlarını tamamen toplamak, birçok kan ve can karşılığında elde ettiğimiz milli bağımsızlık ve egemenliğimizi, her türlü saldırıdan korumak için aynı emek , aynı kararlı davranış ve fedakar hisle daha çok, pek çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Memleketi ilim, kültür, iktisat ve bayındırlık sahasında da yükseltmek, milletimizin her hususta pek verimli olan kabiliyetlerini geliştirmek, gelecek nesillere sağlam, değişmez ve olumlu bir karakter vermek lazımdır. Bu kutsal amaçları elde etmek için savaşan aydın kuvvetlerin arasında, öğretmenler, en mühim ve nazik yeri almaktadırlar.”
O; değişik yer ve mekanlarda yaptığı konuşmalarında, öğretmenlerden isteklerini ve yetiştirmelerini istediği neslin vasıf ve kabiliyetlerini ise, şöyle tanımlıyordu: ”Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki; Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”“Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister.” “Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti; sizin maharetiniz ve fedakarlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.”“Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar, beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasetimizin açık dileğidir.”
Prof. Dr. Afet İnan’ın anlatımı ile; “O, hocalarını, saygı ve minnetle anar ve hayatta olanlara rastladıkça, onlara en büyük saygıyı gösterirdi.(….)Hocalık mesleğimde, bana ilk tavsiyesi şu olmuştur;”Talebe, her ne yaşta ve sınıfta olursa olsun, onlara, geleceğin büyükleri nazarıyla bakacak ve öyle muamele edeceksin.”(14)
“Atatürk; vaktiyle bilgi aldığı öğretmenlerini unutmamış, yıllar sonra onları arayıp buldurmuş, Tevfik Bilge’yi (1865-1945) Milletvekili ve Türk Tarih Kurumu Üyesi; Naküyiddin Yücekök’ü de Milletvekili yapmıştır.” (15)
Ona göre, öğretmen; ulusu yetiştirmek gibi kutsal bir görevi üzerine almıştı ve bu görev, çok önemli ve ulus için yaşamsal bir nitelik taşıyordu. Çünkü, ulusları kurtaranlar, yalnız ve ancak öğretmenlerdi. Ulusları ulus yapan ve ayakta tutan güçlerden biri olan Manevi Gücün gelişmesinde de; en önemli görevin, eğitime düştüğünü söylerken, öğretmenlerden, ulusa ve ülkeye yararlı insanlar yetiştirmelerini istiyor ve diliyordu.Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği üzerinde ve “Türk Milletinin Dinamik İdeali”ne, diğer bir deyişle, Türk Ulusunun “Çağdaş Uygarlık Düzeyi”ne ulaştırılmasında ve Milli Kültürümüzün bu düzeyin üstüne çıkarılmasında, büyük fedakarlıklarla, yukarıda belirtilen ve böylesine önemli ve büyük sorumluluklar isteyen görevleri üstlenen İlim ve İrfan Ordusunun en değerli unsuru olan Öğretmenlik Mesleğinin geleceği ile ilgili olarak ise, Mustafa Kemal, 1923 yılında şunları söylüyordu:.“Okullarda; öğretme vazifesinin güvenilir ellere teslimi, memleket evlatlarının, o vazifeyi, kendilerine, hem bir meslek, hem bir ülkü sayacak bilgili ve saygıdeğer öğretmenler tarafından yetiştirilmesini temin için, öğretmenlik ; diğer yüksek meslekler gibi, tedricen, ilerlemeye ve her halde refah teminine müsait bir meslek haline konulmalıdır. Dünyanın her tarafında, öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve saygıdeğer uzuvlarıdır.”
1925 yılında da: öğretmenin, bir kütlenin Uluslaşmasındaki (Millet) büyük önemi konusunda, “Milletleri kurtaranlar; yalnız ve ancak, öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz, millet adını almak yeteneğini kazanamamıştır. Ona, alalade bir kütle denir, millet denemez.Bir kütle ; millet olabilmek için, mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır.” diyecekti.
Sevgili Öğretmenim! ”24 Kasım ; Öğretmenler Günü”nüzü, en iyi dileklerimle kutlarken, sizlere, en içten saygılarımı sunuyorum.
Bu makalemi ; gerçek bir Kemalist (Atatürkçü) Cumhuriyet Öğretmeni olan , Edirne Lisesi’ndeki Coğrafya öğretmenim Sayın Rayegan KÖYATASI’na ithafen yayınlıyorum.
A.Sami SEZER
Kemalistler
